Yazdır

Takdim

Yazar: Prof. Dr. Suat Yıldırım Tarih: . Kategori Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Oy:  / 5
En KötüEn İyi 

"Nezdimizde, Müslüman kişiye ihsan edilen Kur'ân anlayışından başka şey yok."
Hz. Ali (radıyallâhu anh)
[1]

Hamd Allah'a, salât ü selâm kendisine Kur'ân gönderilen Hz. Peygamber'e, âl ve ashabına olsun. Mücerret ilim ve nazariye ile aksiyonu birleştirmek pek enderdir. Hatta bazılarına göre imkânsızdır. Bu değerlendirmenin elbette doğruluk payı büyüktür. Ama istisnaların olduğunu da unutmamak gerekir. İşte daha çok, bir aksiyon adamı olarak bilinen Fethullah Gülen Hocaefendi elliden fazla olan kitaplarına bir yenisini daha ilave ediyor.

"Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar" adını verdiği bu kitap, tefsire dair. Sûre ve âyet sırası gözetilerek, Kur'ân-ı Kerim'in bazı âyetlerinin ilham ettiği nükteleri, incelikleri ortaya koyuyor. Daha ilk nazarda, muhterem müellifin klasik tefsir kitaplarına vukufu, onlara istinat ettiği belli oluyor. Fakat kendisini gösteren hemen bir başka özelliği de tefsir ilminin ölçülerine aykırı olmaksızın yeni açılımlar, sızıntılar ve pırıltılar ihtiva etmesidir. Zaten "İdrake Yansıyanlar" vasfı ile müellif, âdeta bu hususiyetleri kasdetmiş olmalıdır.

Çağımızda uzmanlaşma artarken, diğer taraftan uzmanlar ihtisas alanlarının neticelerini geniş kitlelere yayma ihtiyacını da hissetmekte ve buna gayret etmektedirler. Batıda "vulgarisation" dedikleri bu tarz, ihtisasın neticelerini, avamlaşmaksızın geniş kitlelere yayma çalışması olarak çağımızın özelliklerinden olmuştur. Hele dinî ilimler gibi en geniş kitle ile doğrudan alâkalı olan alanda bu ihtiyaç daha da şiddetli bir şekilde kendisini hissettirmektedir. Şimdi bir âlim kalkıp Zemahşerî, Razî, Beyzavî, Nesefî, Ebussuud tarzında tefsir yazacak olsa pek okuyucu bulamayacağını bilir. Onun içindir ki mevcut muhataplara hitap edecek tarzda, teknik terimleri asgari nispette kullanarak konuları anlatmaya yönelir.

İşte elinizdeki kitapta da bu tarz göze çarpmaktadır. Muhterem Hocaefendinin, orta seviyede bir aydına hitap edecek bir tarzda kaleme aldığı anlaşılmaktadır. Fakat bazen, ister istemez teknik terimlerle anlatma ihtiyacı kaçınılmaz olmaktadır. Bunları anlayamayan okuyucu da kendisini biraz daha geliştirmeye yönelerek istifadesini artırma fırsatı bulacaktır. Meselâ Bakara sûresinin 2. âyetindeki bazı incelikleri anlatan kısımda (s. 39-40) Nahiv ve Belâgat ilimlerinin terimleriyle anlatılan mânâları bilmese de Bakara sûresi 2. ve 5. âyetlerindeki "Hidayet Rehberi" kavramının, bir önceki Fatiha sûresinde yer alan hidayet isteğine cevap mahiyetinde olduğunu anlayacağı gibi, zihninden geçen şu sorunun cevabını da öğrenecektir: "Kur'ân bütün insanlara gönderilmiş olduğu hâlde bu âyet neden muttakilere mahsus olduğunu söylüyor?" Zira onlar reyb u şüpheden ayrı oldukları gibi hem şeriat-ı garranın emirlerini yerine getirme konusunda hazır ve hakkı kabule teşne, dahası ön yargılı olmadıklarından, böyle bir hidayetten istifade de ancak onlara müyesser olmuştur (s. 39). Yani netice itibarıyla bu hidayet rehberinden istifade edenler onlar olduklarından, Kur'ân sanki yalnız onlara gelmiş olmaktadır. Hemen burada kâfir ve münafıkların hâlet-i ruhiyelerine dair güzel bir tahlili nakletmemiz iyi olacaktır: "Âyet-i kerimede münafıkların iç dünyaları bir temsille müşahhaslaştırılarak gözler önüne seriliyor: Münafıklar, Müslümanlarla içli-dışlı bir hayat sürdürdükleri için, ara sıra da olsa iman nurunu göz ucuyla görebiliyorlardı. Ancak kalb ve kafalarındaki o nifak, iman nurundan tam anlamıyla istifade etmelerine mâni oluyordu. Evet, bunlar ya Hz. Resûl-i Zîşân'ın tutuşturduğu meşaleyi hafife alıcı nazarların matlaştırması veya fıtrî istidatlarını ifsatlarının köreltmiş olması sebebiyle bakar-kör hâline gelmişlerdi ki, zâhiren bakıyorlardı ama meşalenin göz kamaştırıcılığı ile karşılaşıyor, ona im'ân-ı nazar edeceklerine, ruhlarında harekete geçen dinamizmi, şüphe ve tereddütleriyle nötralize ediyor ve tesirsiz hâle getiriyorlardı. Hatta ışıktan istifade edip yol alacaklarına, ondan nasıl bir yangın unsuru elde edeceklerini plânlayıp duruyorlardı ki âyetteki اِسْتَوْقَدَ kelimesi bu iki tevcihe de açık görünmektedir.

Kâfirlere gelince, onlar iman ve onun nurefşan ışıkları ile hiç tanışmamış, onu hiç görmemiş ve onun büyüleyici, kudsî atmosferine hiç girmemişlerdi. Bu sebeple kâfirler şu veya bu vesile ile iman nurunu bir defa vicdanlarında duyup hissedince -küfre şartlanmışlar hariç- daha ondan vazgeçmiyor ve hayatlarının geri kalan kısmını, samimî bir mü'min olarak geçirmeye çalışıyorlardı. Şüphesiz bunda, ziya-zulmet ölçüsünde küfür-iman farklılığının tesiri büyüktür. Daha önce başka şeyler görenler, bakıp onu tanıyınca yeni bir dünyaya uyanıyor ve İslâm'ı bütün cazibedar güzellikleri ile görebiliyorlardı. Zaten her zaman, İslâm'ı ilk defa duyup yaşayanlarla, Müslüman ülkelerde doğan, büyüyen ve yaşayan -çok azı hariç- kimselerin İslâmî hayatları mukayese edildiğinde, yukarıda bahsini ettiğimiz husus daha açık olarak görülecektir." (s. 43-44).

Müellif dil ve belâgat yönünden nüktelere dikkat çekmekle beraber, daha ziyade bunlardan gaye olan mânâlara yönelip pek güzel tespit ve yorumlar getirmektedir. Buna misal olarak Cenâb-ı Allah'ın "Bedîu's-semavati ve'l-arz" isminin açıklamasını okuyalım: "Bedea Arapça'da, daha önceden örneği, misli hiç olmaksızın var etme mânâsını taşır. Semavat ve arz da böyle enginlikleri ihata edilemeyen, güzelliklerine doyum olmayan bir eşsizlik arz ederler. Yani misli sebkat etmemiş, örneği görülmemiş hilkat acibelerindendirler. Bir taraftan misal, örnek ve şablonun bulunmaması; diğer taraftan da madde-i asliyesi ve heyet-i hâliyesi açısından daha cazibi olmayacak ölçüde baş döndürücülüğü ile harikulâdedir. Ve milyarlarca ışıktan işaretleriyle Hz. Mübdi'i göstermektedir.

Evet, yer ve gökler o büyüleyici güzellikleri, muhtevası, perde arkası esrarıyla Hz. Hallak tarafından "Ol!" deyivermekle oluvermiş, hem de eksiksiz, kusursuz, mükemmeliyet üstü bir mükemmeliyetle oluvermiştir. Olanlar O'ndan ayrılıp gelen cüzler değil, O'nun zuhuru da değil; varlıkla Hz. Mübdi arasındaki münasebet Hâlık-mahluk münasebetidir. Ne tevellüd, ne sudûr, ne de gayri iradî bir zuhurdur. Muhalfarz öyle olsaydı, asıl onca sudûr, zuhur ve ayrılmalar karşısında, tıpkı güneşin bir gün biteceği gibi biter gider. Oysaki her şey yaratılıp gelişmekte, geliştiği gibi bitip gitmekte, bitip gidenleri de aynı cazibedar başka güzellikler takip etmektedir. Evet, her şey bir bir gelmekte, bir bir gitmekte ve sadece O Bedîu's-semavati ve'l-arz bâki kalmaktadır. İşte O (celle celâluhu) her gelene vücut ve hayat nurunu bahşetmekle şuur erbabına varlığını ifade ettiği gibi, gidenler gittikten sonra arkadan gelenlerin aynı şeylere mazhariyetiyle de ebediyetini anlatmaktadır." (s. 74-75).

Müslümanın, Kur'ân'dan en iyi şekilde istifade edebilmesi için onu nasıl okuması gerektiği üzerinde düşünmesi gerekir. Bunun üzerinde düşünen az olduğu gibi, tavsiye edileni tatbik edenler ise daha da azdır. Bir İmam Gazzalî'nin İhyâ-yı Ulûm'da, bir Bediüzzaman'ın Mektubat'ta bu konuda oldukça derin tefekkürleri yer almaktadır. Değerli Fethullah Gülen Hocaefendi de bu hususu vurgulama ihtiyacını duymuş olup, Kur'ân'ı nasıl okuyup anlamak gerektiğine dair bir metot vermektedir. Şöyle diyor: "Hz. Nuh'un (aleyhisselâm) "Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma."[2] diye bedduada bulunması, her ne kadar yukarıda anlattığımız hususlara ters gelse veya öyle gözükse de, kat'iyen öyle değildir. Zira "itibar-ı mâyekûn" kaidesince, yıllarca içinde peygamberlik vazifesini eda ettiği o toplumu çok iyi tanıyan Hz. Nuh, ihtimal, bu konuda ilâhî muradı sezdikten veya murad-ı ilâhî kendisine bildirildikten sonra böyle bir duada bulunmuştu ki enbiyâ-i izâmın genel ahlâkı bakımından bunun böyle yorumlanması daha uygun olacaktır.

Ayrıca bu ve bunun gibi kıssaların, hakikatlerine hamledilip edilmemesi açısından da üzerinde durulması icap ediyor. Evet, bazılarının zannettiği gibi bu kıssalar, kat'iyen sembol değildirler. Bunlar, aynıyla gerçekleşmiş olaylardır ve Kur'ân, olduğu gibi hikâye etmektedir.

İkinci olarak; Allah (celle celâluhu) bu vak'aları bize anlatmakla, kıyamete kadar devam edecek olan küllî bir kısım kanunların ucunu göstermektedir. Yani böylesi hâdiseler, Hz. Âdem ile başlamış ve dünyada insanoğlu adına tek bir fert kalıncaya kadar devam edecektir. Zaten Kur'ân'ın kullanmış olduğu malzemeye bakarsak, bunların hiçbir zaman ve mekâna tahsis edilmediğini görürüz.

Zaten evrensel bir kitaptan beklenen de budur. Yalnız Kur'ân'a bu gözle bakabilmek için âyetleri hususî bir çerçevede izleyebilmeye ihtiyaç vardır. Hatta diyebiliriz ki Kur'ân'dan hakkıyla istifade edebilmenin yegâne şartı da işte budur. Bir diğer husus da, âyetler ister kâfir, ister münafık ya da Yahudi veya Hıristiyan hakkında inmiş olsun, esbab-ı nüzul şunu veya bunu göstersin, her fert kendi şahsıyla, çevresiyle, şöyle böyle içinde bulunduğu zaman ya da mekânla bir çeşit aklî, mantıkî, hissî, vicdanî münasebetler tesis ederek her zaman ona muhatap olabilir ve onun tazelerden taze mesajlarını gönlünde duyabilir. Bir diğer ifade ile fert "Ben, sadece peygamber değilim. Ama onun dışında Kur'ân bütün emir ve yasakları ile ve altı bin küsur âyeti ile her zaman bana nazil oluyor gibi..." demelidir. Zaten işin ruhu da, esası da bu değil mi? Rica ederim, Allah'ı zaman ve mekânla kayıtlayabilir misiniz? Öyleyse O, kelâm sıfatının tecellîsi olan Kur'ân-ı Kerim ile, Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuştuğu aynı anda sanki seninle, benimle de konuşmaktadır.. bizden sonra gelecek tüm insanlıkla da. Aslında Kur'ân'ın evrenselliği ve zaman üstü olması açısından da bu yaklaşım çok önemlidir. Aksi hâlde fert Kur'ân'da zikri geçen bu olaylara gelmiş geçmiş kıssalar nazarıyla bakar, öyle okur ve geçerse, ondan istifade de o nisbette olur." (s. 353-354).

Dikkatli bir gözlemci bu pasajda belâgat ilminin, tefekkürün, esbab-ı nüzul hakkında değerlendirmenin, Kur'ân kıssalarına bakış açısının, Kur'ân'ın şümulünün yani kıyamete kadar gelecek nesillere ders verme özelliğinin mükemmel tarzda mezcedildiğini görecektir. Konunun uzmanı, burada kendisini tatmin edecek bütün unsurları bulduğu gibi, sıradan bir okuyucu da yararlanacak birçok taraf bulmaktadır.

Muhterem müellif, Kur'ân'ı anlamada önemli bir kaynağı olan Risale-i Nur Külliyatı'na sık sık açıkça, bazen de zımnî olarak atıfta bulunmaktadır (Meselâ: s. 259, 266, 285 ve 330).

Klasik tefsirlerden istifadesinin yanında yeni açılımlar göstermesine, Vâkıa sûresinde[3] yer alan mevâkiinnücûm'a ayırdığı uzun pasajı (s. 101, 117, 140, 143, 147, 212, 214, 237, 318, 323, 351, 358) örnek verebiliriz. Burada tefsir yönünden muhtemel vecihleri güzelce açıklar: Maksadın Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), diğer peygamberler (aleyhimüsselâm), yıldızlar, Hz. Cibril'in emin sinesine âyetlerin tevdi edilmesi, Kur'ân nücumları yani vahiy parçaları, Kur'ân âyetlerinden her birinin tam yerli yerinde olması, hatta mü'minlerin pak sinelerinin Kur'ân necimlerine mekân olması gibi tefsirlere yer veren sözler nücum misali parlaktır. Konuya başlarken ise, asıl başka bir yöne parmak basmaktadır: "Ah kalbi kasvet bağlamış insan.! Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle senin bu durumunu biliyor ve sana anlatacağı şeyi yeminle teyit ederek anlatıyor. İnsan bundan utanmalı, hicap etmeli, terlemeli, dudakları titremeli ve bu gibi âyetleri okurken ürpermelidir. Rabbi ona, Kur'ân'ın şerefli bir kitap olduğunu söylemek ve kabul ettirmek için tahşidat üstü tahşidatta bulunuyor ve sözlerine büyük bir yeminle başlıyor." Bu uzun pasaj şöyle sona ermektedir: "Bütün bu ve bizim bilemediğimiz nice mânâlar içindir ki Cenâb-ı Hak, mevâkiinnücûm'a kasem etmiştir. Ve bu kasemin hakikaten büyük bir kasem ve yemin olduğunu da yine Kendisi bildirmiştir. Biz bilemediğimiz sırlara da en az bildiklerimiz kadar inanıyor ve "Bilseniz, bu çok büyük bir yemindir." ifadesini bütün vicdanımızla tasdik ediyoruz." (s. 388-398)

Değerli müellifimiz, Kur'ân-ı Kerim'in kâfirler ve münafıklar konusunda mü'minleri uyaran âyetlerini yorumlarken de dikkate değer tahliller yapar ve kendilerini bekleyen hilelere, tuzaklara karşı mü'minleri dikkatli olmaya çağırır. "Kendini ilhada kaptırmış ve küfür, tabiatının bir derinliği hâline gelmiş inkârcılar ve münafıklar da tıpkı şeytan gibidirler. Yerinde, takiyye ve iğfal mülâhazasıyla "Allah, din ve diyanet" derler, çok defa suret-i haktan görünürler, ama her zaman mü'minlere karşı kin ve nefretle oturur kalkar, her zaman gayzlarını icra yollarını araştırırlar. Düşmanlıklarını tenfize güçleri yetmediği dönemlerde kinlerini ve nefretlerini tebessüm ve yumuşak beyanlarla örtmeye çalışır, demokrat davranırlar. İstedikleri her şeyi yapacak güce ulaştıklarına inanınca da "Hak kuvvettedir.", "Demokrasi bir fantezidir." der ve küfür yobazlığı adına akla hayale gelmedik mesâvii irtikâp ederler. Böylelerine güvenmek, güven duygusuna karşı saygısızlık, bunlardan endişe duymak da Allah'a karşı itimatsızlıktır. Mü'min, muhabbetle herkese açık olma duygusuyla oturup kalkmalı, sırtını dönemeyeceği bu gibilerin şerlerinden de her zaman Allah'a sığınmalıdır." (s. 404-405)

Bu konudaki tahlillerini sürdürdükten sonra konuyu şöyle bitirir: "Kendileri yalancı, ikiyüzlü ve takiyyeci olduklarından en masum hareketlerden bile işkillenir, en nezih duygu ve düşünceye dayanan hamle ve hareketleri bile hep aleyhlerinde sanır ve temiz insanları, gönüllerindeki akreplerin mülâhazalarıyla değerlendirirler. اَلْخَائِنُ خَائِفٌ fehvâsınca sineleri hep hıyanetle inip kalkmaktadır ve nabızları da korkuyla atmaktadır. İman ehli için gerçek düşman bunlardır ve mü'minler, kendi üslûplarını korumada kusur etmeden, bunlardan sakınmalıdırlar." (s. 408)

Mürtetlerden bahseden şu âyet-i kerimeye getirdiği yorum ise pek enfes tahliller ihtiva eden önemli yerlerdendir. Âyeti sathî olarak okuyan kimse, ilk bakışta mânâyı açık olarak anladığını düşünebilir. Fakat Hocaefendinin tahlillerini okuduktan sonra, âyetin derinlemesine ihtiva ettiği birçok mânâyı ondan öğrendiğini itiraf edecektir. "İman edip Resûl'ün hak olduğuna şehadet getirdikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder ki? Allah zalimler topluluğunu doğru yola hidayet etmez."[4]"İyiyi bütün güzellikleri ile görüp kötüyü bütün şenaatleriyle müşâhede ettikleri hâlde kötüye, çirkine ve küfre taraftar olan zalimlerin ve inkârcıların yanında yerlerini alan insanlar, haddini bilmez, inhiraf içinde zalim insanlardır. Bunlar cibilliyetleri bozulmuş, hidayet kabiliyetlerini köreltmiş öyle tali'sizlerdir ki, âdet-i sübhaniyesince artık Allah, bu türlü kimselere hidayet nasip etmez, onları asla ve kat'a doğru yola iletmez.. etmez, çünkü bunlar İslâm'ın cazibe-i kudsiyesinden anilmerkez bir hareketle uzaklaşma sürecine girdikleri için, hep uzaklaşmanın gerektirdiği ruh hâleti içinde olacak ve hep ayrıldıkları merkezi suçlayacak, karalayacak ve dolayısıyla da kendi tabiî renklerini aşkın şekilde kararacaklardır. Böyle yapmakla güya tanıdıkları ehl-i imanı, onları bilen içlerinden birileri gibi olumsuz şekilde deşifre ederek ilhad ve küfür cephesinin moralini yükseltip onları sevindirecek, mü'minleri de inkisar ve kedere gark edeceklerdir. Ayrıca Allah nezdinde, diğer dinlere nispeten ışığı, vâridâtı ve vaad ettikleri güneşler mesabesinde olan İslâm'dan ayrılmakla, hep arayış içinde olacaklar; ama daha parlağını bulamadıklarından dolayı da ömürleri bir bulunmazın arayışında tükenip gidecek, yol ve erkân bilmeyen şaşkın kitlelere de fena bir örnek teşkil edeceklerdir." (s. 124-125)

Müellifimiz bazen, yanlış anlaşılabilecek bir hususa, asıl maksadı bildirmek suretiyle açıklama getirir. Meselâ hakikati tebliğ ve nasihat dinde esastır. Fakat bazıları "O hâlde öğüt fayda verecekse, sen de nasihat et."[5] âyetini şöyle anlarlar: "Defalarca anlattım, ama anlamadılar. Zaten liyakatleri de yok. Demek ki öğütlerim fayda vermiyor. Âyet de fayda verme kaydı ile kayıtlıyor. Öyle ise artık yapılacak şey kalmamıştır." Hocaefendi mezkur âyete şu yorumu getirerek, ondan asıl maksadı açıklar, hizmet ve tebliğde sebatın esas olduğunu bildirir: "Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bilâ kayd u şart tezkir ve ihtar vazifesiyle muvazzaf bulunduğundan "Va'z u nasihat fayda verirse" şeklindeki şartlı ifade, bir kayıtlama mülâhazasından daha çok, sorumluluğu pekiştirme mânâsını müfiddir. Şöyle ki, faydalı olmak için şerefnüzul olmuş beliğ ve güçlü bir beyan, bilkuvve mutlaka faydalı olma konumundadır. Onu dinleyenlerin bilfiil ondan istifade edip etmemeleri ayrı bir mevzudur. Öyleyse burada kelâmın vaz'edilmesi esprisine dayanarak diyebiliriz ki, bu cümleyi "Nasihat et, zira nasihatin faydalı olacağı muhakkaktır." şeklinde anlamamız gerekir." (s. 418)

Hele Müslümanın hayat, çalışma veya dinleme anlayışlarının hem çerçevesini çizen, hem de muhtevasına işaret eden şu âyet-i kerimeye getirdiği yorumu nakletmeden geçemeyiz: "(O hâlde) bir işten boşalınca, hemen (başka) bir işe koyul."[6] Bu âyet-i kerime, Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu sunuyor. Evet, mü'min her zaman hareket hâlinde olmalıdır; çalışırken hareket, dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında boşluğa hiç yer kalmamalıdır. Gerçi mukteza-i beşeriyet olarak, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda dinlenecektir ama, böyle bir dinlenme de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, dinlenirken yan gelip yatabileceği gibi, pekâlâ meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur'ân okuyabilir, namaz kılabilir, kültür-fizik yapabilir, musahabe ve mülâtafede bulunabilir ve hâkeza. Bunlarla yorulduğunda da döner, tekrar kitabın mütalâasına başlar. Kısaca, sürekli hareket; mesaisini, sürekli bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme şeklinde sürdürme.. böylece "çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma" metoduyla hareket etme, mü'mince bir davranış olsa gerek.

Bu meseleyi genel hizmet çerçevesinde değerlendirecek olursak, denebilir ki, mü'minler olarak, hemen her zaman ifade edildiği üzere, âdeta cebrî lütuflar cereyanı içinde bulunuyoruz. Öteden beri kabul edilen ve uygulanagelen hizmet üslûbu içinde, istesek de istemesek de, mü'min olmanın gereği, Kur'ân'ın bu düsturunun farkına varmadan hayatımıza hep yansıdığını görmüşüzdür. Bir zaman Allah'ın rızası peşinde koşan bazı zenginlerimiz, millete ve ülkeye hizmet adına fakir ve istidatlı talebeler için evler tutmuş; daha sonra "vazifemiz bitti" diye ülfet ve ünsiyete takılıp gevşemeye girilebileceği bir anda geniş hizmet daireleri açılmış ve yepyeni, terütaze hizmetlerin en erişilmez zevkleri tadılmıştır. Samimî yüreklerin, "Bu çizgide sürdürülen çalışmalar akamete mi uğrayacak, daha fazla hizmet sahaları yok mu?" endişeleriyle hopladığı bir anda ise, çok daha geniş bir coğrafyada Hak yolunda koşturmanın bütün zevkleri bir defa daha dolu dolu tadılmıştır (...) İşin aslına bakılacak olursa, bir mü'minin bunun dışında bir alternatifi yoktur. Bir kere, Cenâb-ı Hakk'ın mü'minlere ihsan buyurduğu her nimet çok büyüktür. İnsan olmamız bir nimet; sağlık, sıhhat, afiyet ve hele imanla bu nimetleri duymak bambaşka bir nimet; yeme-içme, ebediyeti ve ebedî nimetleri bekleme, her şey ama her şey nimet. Fakat ülfet ve ünsiyetin çocukları olarak, çok defa bunların gerçek kadr ü kıymetlerini bilemiyor ve dolayısıyla da bir türlü şükürlerini eda edemiyoruz. Bütün bu nimetler bir yana, başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda, pek çok yerde sıcak savaşların cereyan ettiğini ve her gün on binlerce insanın kan ağladığını göreceğiz. Dünyanın her yerinde Müslümanlar zulüm görmekte, Müslüman ülkelerdeki despot idareciler, inanan insanlara ne zulümler yapmakta. Şimdi etrafımızda hâdiseler bütün dehşet ve ürperticiliği ile böyle cereyan ederken, bizim hidayet üzerinde bulunmamız, mükellefiyetlerimizi yerine getirebilecek müsait ortamı bulmamız, inancımızdan dolayı türlü türlü zulüm ve hakaretlere -eskiye ve başka ülkelere nispetle- maruz kalmamamız birer nimet değil midir? Ve bütün bunlar şükür istemez mi? Öyleyse her zaman bir işten diğerine koşmalı (.....) ve hayatında boşluk olmayan bir insan gibi yaşamalıdır." (s. 424-426)

Bu iktibaslardan anlaşılacağı üzere bu kitap, mü'minlerin hayatlarını faaliyetlerle dolduracak yönlendirmeler ihtiva etmektedir. Zaten Kur'ân-ı Kerim'in tefsirinde önemli esaslardan biri de "dinamik tefsir" anlayışı diyebileceğimiz bir anlayıştır ki Seyyid Kutub ve Mevdudî gibi zatlar tefsirlerinde bu hususa, vazgeçilmez bir şart nazarıyla bakarlar. Zira Kur'ân, hayattan ve faaliyetten uzak bir dini inceleme kitabı değildir. Aksine tatbikat isteyen bir hitaptır, hayat ve hâdiselerle karşılıklı tecavüb hâlinde, hâdiseleri yönlendirerek tedricî tarzda nazil olmuştur.

Bu değerli kitabı tanıtma gayesiyle yaptığımız nakilleri artık ister istemez durdurmak zorundayız. Aksi hâlde nerdeyse kitabın tamamını aktarmak gerekecektir. Bu sunuşu bitirmeden şunu da ifade edelim ki müellifimiz, her ne kadar geniş kitlenin anlayabileceği tarzda sade yazmaya çalışsa da, Tefsir Usulü ilminin teknik terimlerini pek kullanmasa da, yine de bir kısım okuyucular bazı yerleri anlamakta zorluk duyacaklardır. Böyle yerlerde okuyucu tekrar daha dikkatli şekilde okumasından istifade edebilir. Yahut bilen birine veya sözlüğe başvurarak bilgi seviyesini yükseltmeye çalışabilir. Yine olmazsa, çeşitli meyvelerle dolu bir bahçeye giren kimse, ihtiyacını giderecek kadar yedikten sonra, "Hepsine ulaşmam şart değil, onlardan da ulaşabilenler yararlanır." diyerek onları erbabına bırakır. "Ve fevka kulli zî ilmin alîm" "Vallahu a'lem"

Muhterem hocamız bu kitabında iddiasızdır. "Kur'ân'ı örneklerle anlatmak ciltler ister. Hâlbuki bizim sunmaya çalıştığımız bu kitapçık, değişik sohbetlerde ve münasebet geldikçe, hem de irticalî ifadenin darlığı, sığlığı içinde sadece birkaç soluktur. Bir de bu soluklar duyguları, düşünceleri itibarıyla en revnaktar hakikatlere dahi renk attırıp solduran birine aitse." (s. 31) Fakat biz onun tevazuuna müdahale etme hakkına sahip olmamakla birlikte, bu sözlerini kabul edemeyiz. Hz. Ali'nin (radıyallâhu anh) meşhur sözünde beyan edildiği gibi, aslında her mü'minin hakkı ve vazifesi olan hususî Kur'ân anlayışı yani bir başka tabirle "Kur'ân'dan onun idrakine yansımalar" hususundaki bu muvaffakiyetinden dolayı kendilerine tebriklerimizi sunuyor, sıhhat ve afiyetle dolu nice İslâmî ve ilmî hizmetlere muvaffak olmasını ve keremi bol Rabbimizin, bu eseriyle kendisine büyük mükâfat ve Müslümanlara da geniş istifade ihsan etmesini niyaz ediyoruz.

[1] Hz. Ali'ye: "Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) siz Âl-i Beyte mahsus bir şey bıraktı mı?" diye sorulduğunda o şu cevabı vermişti: "Hayır, daneleri ve çekirdekleri yarıp ağaçları çıkaran, insanları ve canlıları düzgünce yaratan Zât'a kasem ederim ki, Müslüman kişiye ihsan edilen Kur'ân anlayışı ve şu sahifedeki (birkaç hadis) dışında bize has olan bir şey bırakmadı." (Suyûtî, el-İtkan fi ulûmi'l-Kur'ân, 2/179, Kahire, 1368)
[2] Nuh sûresi, 71/26
[3] Bkz.: Vâkıa sûresi, 56/75
[4] Âl-i İmrân sûresi, 3/86
[5] A'lâ sûresi, 87/9
[6] İnşirah sûresi, 94/7