Yazdır

Çocuğun Yetiştirilmesi ve Eğitimi

Yazar: Fethullah Gülen, Sızıntı, Temmuz 1981, Sayı 30 Tarih: . Kategori Gençliğin Problemleri

Oy:  / 9
En KötüEn İyi 

Bu bölümde ise, yuvaya ait iki mühim hususu ele almak istiyoruz:

  • Çocuğun görme ve duyma atmosferine akseden şeylerin müspet, temiz ve öğretici olmasıdır.
  • Yetiştirme adına çocuklara karşı verilecek her hizmetin şefkat ve samimiyetle edâ edilmesidir.

Çocuk, daha ilk dünyaya gelişiyle etrafında olup biten şeyleri tecessüse koyulur. Ancak, onun eşyâ ve hâdiselerle bilerek münasebete geçmesi, temyiz dönemiyle başlar. Bu devrede o, hem etrafındaki değişik renk ve keyfiyetleri, hem de kendi benlik ve şahsiyetini sezerek, çevresinde olup bitenlerle, iç-intibaları arasında, mekik gibi gelir gider ve bir şeyler anlamaya çalışır.

Çocuğun zevkleri, acıları, hüsn-ü kabulleri ve reaksiyonları bütünüyle bu devrede belirmeye başlar. Çevresinde cereyan eden şeylerin hoş ve güzel olanları, herkes gibi onu da sevindirir; üzücü, zevksiz ve çirkin olanları ise, müteessir eder. Bu itibarla da, etrafıyla daimî münasebette olan ruhunun, daimî teessür ve daimî hazları olur. O, minicik görme ve işitme uzuvlarıyla her an hâdiselerin içine girer ve ruhuna yeni yeni bilgiler kazandırır. Bu yolla, her gördüğü, ve işitip bellediği şey, ilerde benliğini kurmağa yarayan malzeme olarak, şuur-altına taşınır durur. Evet, durmadan iç-aleminde petekleşen bu şeyler, ilerde onun benlik ve şahsiyetini oluşturacakları gibi, bütün bir hayat boyu onun hareketlerini baskı altında bulundurarak ona, menfi, müspet istikamet ve yön de verecektir. Denebilir ki; insanın müstakbel hayatında, davranışlarına en çok tesir eden şeylerden biri şüphesiz şuur-altı birikimleridir.

Nice birikimler vardır ki; altın oluklarla yavrunun içine akıtılmış kevserler gibidir. Bu birikimler; onun iç-âlemini, ünsiyetin, vefânın, sevginin barındığı bir cennete çevirir. Ve nice birikimler vardır ki, siyahtır, zifttir, bulaşıktır, çocuğun gönlünü vahşetin, kinin, nefretin kol gezdiği bir gayyâ [1] hâline getirir.

Onun içindir ki, bu dönemde yuvanın, çocuk karşısındaki tavrı çok mühimdir. Yuva, ona neyi gösterir; neyi işittirir ve neyi anlatırsa, yavru onunla kendi benlik ve şahsiyet peteğini örmeye çalışır. Evet, çocuk, içinde doğup büyüdüğü yuvanın çocuğu olarak gelişir ve şekillenir. Biz farkına varalım, varmayalım, o, telkinlerimizden daha çok, yuvada gördüğü ve duyduğu şeylerin tesirinde kalarak, benlik ve şahsiyete erer. Vâkıa, telkinin de yavruya kazandıracağı pek çok şey vardır ama; bunlar hiç bir zaman onun göz ve kulak yoluyla yuvadan aldığı, sessiz öğütleri kadar tesirli değildir. Belki telkinin gerçek tesiri de, yuvada verilen şeylerin üzerine bina edildiği nispettedir. yuvadan destek görmeyen bir telkin zayıf ve tesirsiz; yuvada verilenlere ters bir telkin ise, çocuğun ileride bunalımlara sürüklenmesine vesile olacaktır.

Evet, bir taraftan aile hayatındaki düzensizlik ve huzursuzluklar, beri taraftan dürüstlük, ahlâk ve fazilet telkinleri, zavallı çocuğu lâubalî ve huysuz kılacaktır.

Bu bakımdan anne, baba ve evdeki diğer büyükler, kendilerini her an gözeten ve gördüğü duyduğu şeyleri, kendi ölçüleri içinde değerlendiren çocuğun mevcudiyetini bir lâhza hatırdan çıkarmamalıdırlar. Hatırdan çıkarmamalıdırlar, çünkü çocuk yuvada bir talebe ve bu talebenin en çok tesirinde kalacağı dersler de çevresinde görüp duyduğu şeylerdir.

O halde, yavrunun nasıl olması arzu ediliyorsa, behemehal öyle olunmalıdır. Yani, aile muhitindeki hayat akışı, çocuğun tasavvur edilen geleceğiyle sımsıkı alâkalı olmalıdır. Ve onun atmosferi için cereyan eden her şey, ona yapılacak telkinlerin hazırlığı ve yapılmış telkinlerin de temrinatından [2] ibaret bulunmalıdır.

Mesela, Yüce Yaratıcıya imân ve saygı; O'nu bize anlatan hakikat-erlerine hürmet ve minnet; anneye, babaya iyilik; insanlara sevgi ve alâka; vatan ve millete bağlılık, yuvanın, fâsılasız üzerinde durması gereken şeylerdendir. Bunlar, çocuğun duygu ve düşünce atmosferini çepeçevre sarmalı; çocuk her lâhza bunları teneffüs etmeli ve aile fertleri durmadan bunları solumalıdır.

Evet, hiçbir ders, yuvadan alınan bu samimi öğütler kadar tesirli olamaz. Elverir ki, bu derste, hal ve dil yanyana gelsin ve anlatılmak istenen şey gönülden ve devamlı olsun. Evet, hangi ders, kainattaki baş döndürücü nizâm ve âhengi anlattıktan sonra, hayret içinde iki büklüm olmak kadar ona tesir edebilir? Ve hangi ders, Yüce Yaratıcının, çilekeş elçilerini anlattıktan sonra iki damla gözyaşı dökme kadar onun üzerinde silinmeyen iz bırakabilir?

Bırakın çok konuşmayı; felsefe yapmayı ve esrarlı beyanı. Ne olmayı düşünüyorsanız; geliniz öyle olunuz! Ve çocuklarınıza da öyle görününüz. Rica ederim; bana uzun uzun psikolojinin kanunlarından, pedagojiye ait prensiplerden bahis açmayınız! Bana şu mevzuda müspet bir şey söyleyebilir misiniz? Bir sorumluluk karşısında hiç renginizin sarardığı ve kaddinizin büküldüğü oldu mu? Bir vazifede gösterdiğiniz kusurdan ötürü yemeden içmeden hiç iştihanızın kaçtığı oldu mu? Hayat ve saâdetinizi ona borçlu bulunduğunuz, biricik sevgiliye vuslatı düşünüp de, bir kere olsun inlediniz mi? Kursağınıza giren gayr-i meşrû bir lokmadan dolayı, kaktüs yutmuş gibi ıstırap çekip kıvrandınız mı? Bağrı kanayan bir insan gördüğünüzde âh edip sızladınız mı; sızlayıp da 'Al! Bu para, bu elbise, bu yiyecek senin olsun' diyebildiniz mi? Makamda, mansıpta, dünya menfaatlerinde, hattâ manevî zevk ve füyûzât hislerinde başkalarını nefsinize tercih edebildiniz mi? Mukaddes değerleriniz için, ruhlarınızı her an fedâya hazır bulunduğunuzu, bir kaç defa çevrenizin ruhuna duyurabildiniz mi? Bunlardan başka, yuvanın semâsını, fenalıklardan, inkâr ve ilhaddan temiz tutabildiniz mi?...

Evet, çocuğa karşı bu en çetin imtihanı başarıyla verebildiniz mi? Verebildi iseniz, artık uzun boylu yorulmanıza ihtiyaç kalmamış demektir. Yoksa, nazarî bilgilerle onun ruhunu değiştirebileceğinize inanmak oldukça zordur. Evet, bir kere daha hatırlanmalıdır ki; çocukta; inanç, ihlâs, safvet, derinlik ve hayâli, iffetli olma bekleniyorsa aile fertlerinin bu yüce mefhumlara karşı saygılı olmaları şarttır. Ve eğer onun, mukaddes mefhumlar uğrunda hayatını hakir görmesi ve fedakarlıkta bulunması arzu ediliyorsa, ona, bu hususta verilecek misâller, tarihî üstûrelerden alınmamalıdır. Çocuk bu misâllerini, sabah, akşam baş-ucunda soluklarını duyduğu kimselerden alabilmelidir. Aksine, kendisine anlatılan kahramanlıklara mukabil, etrafını saran nâsihler ruh ve karakter itibariyle hımbıl kimselerse bunlar çocuğun bakışını bulandıracaktır. Böyle zıtlıklar içinde yetişen çocuk ise bir talihsiz ve buhranlara terkedilmiş bir zavallıdır.

Anne Baba ve Diğer Büyükler

İkinci husus; anne, baba ve diğer büyüklerin, çocuklara karşı içten ve şefkatli davranmalarıdır. Aslında, anne ve babada şefkat ve 'içtenlik' fıtratın gereğidir. Ne anne ve babayı şefkatten ne de şefkati anne ve babadan ayrı mütâlaa etmeye imkân yoktur. Ne var ki; bazı anne ve babalar, ya vekar ve ciddiyetin gereği sayarak veya çok fazla asabî ve hassâs olduklarından, çocuklarına karşı haşin ve sevimsiz davranırlar. Hemen belirtelim ki, vekar ve ciddiyet hiçbir zaman sertlik ve huşûnete karıştırılmamalıdır. Birincisinde, insan sevimli, tesirli ve emniyet telkin edici olmasına mukabil; ikincisinde, sevimsiz, menfur ve çevresine karşı tesirsizdir. Bu itibarla, vekarlı ve ciddî bir insanın, söz ve davranışlarıyla çocuğun kalbine girmesi ve ona hükmetmesi her zaman bahis-mevzuu olsa bile, haşin ve huysuz kimseler için, bu asla söz-konusu değildir.

Şefkat, insanda fıtratın ve tabiatın nağmesidir. Büyük, küçük herkes ve her şey bu nağmeden müteessir ve mütehayyiçtir.[3] Şefkat, kâinatı çepeçevre ihâta eden sonsuz (Rahmet) ile rezonans olmanın en beliğ dilidir. O olmadan, ne terbiye edenin, ne de terbiye edilenin insanlığa yükselmesi, katiyen düşünülemez. Semâlar ötesi Yüce âlemlere seyahat da, ancak şefkatin yumuşak ve esrârlı kanatlarıyla kabildir. Rahmeti sonsuz, şefkat edenlere merhamette bulunup huzuruna alacaktır. Binaenaleyh, 'yeryüzündekilere (bilhassa masum yavrulara) merhamet ve şefkat edin ki, gök-ehli de size merhamet etsin' (h) 'yaratıklara merhameti olmayana merhamet edilmez' (h) Ve, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun çarpıcı beyanları içinde 'Büyüklerimize tazim ve küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir.' (h) Zâten kendi de, arkadaşları arasında, aile efradına ve bilhassa çocuklara karşı şefkatte, en ileri olarak tanınmaktaydı.

Bâdiyede, bir demircinin yanında süt emmek üzere bulunan çocuğunun yanına kadar gidiyor; çocuğunu bağrına basıyor; öpüyor öpüyor sonra geriye dönüyordu. Bütün hayatı boyunca da bu yoldan ayrılmadı; sevdi, sevildi. Çocukları kucakladı; bağrına bastı. Ve, mızrabını her vuruşta ruhumuza, hayata ait bir nağme duyurdu. Evet, böyle yapıyordu; çünkü yaptıkları fıtratın gereğiydi. Yaratan, onları öpmek, koklamak ve yollarında acılara, sıkıntılara katlanmak için yaratmıştı. Evet, 'Mal ve evlat dünyâ hayatının süsü ve zineti.' (k) 'Mallarınız ve evlatlarınız, sizin için imtihan vesilesidir.' (k)

Aslında, daha sonraki dönemlerde, çocuklardan bir şey istemenin en makul yolu da budur. Bağrındaki sevgi ve şefkati bir çağlayan gibi onların gönüllerine bağlayacak; sonra da ruhunun ilhâmlarını onlara duyurmağa çalışacaksın. Sözlerindeki tatlılık, şerbet gibi derûnlarına doğru akacak, dolu dolu bakışların onların gönüllerini kanatlandıracaktır. Umumî atmosferiyle bu kadar sâfîleşen, bu kadar berraklaşan bir hânede, anne ve babanın dudağındaki nağme ne temiz; yavrunun ruhundaki beste ne derindir!.

Netice olarak diyebiliriz ki, bir hayat-ı içtimaide şefkat, kinleri, öfkeleri eriten ve yok eden esrarlı bir iksir[4] olduğu gibi, aile fertlerini de birbirine sımsıkı bağlayan kopmaz bir iptir. Ve, aynı zamanda çocukların gönlüne girmenin de hemen hemen tek vesilesidir.

Binaenaleyh, bu kuvvetli vesileye sımsıkı sarılan, en sarp tepeleri aşabilir; en onulmaz dertlerin Lokman'ı olabilir. Evet, şefkat ve merhamet, sırlı bir anahtardır. Ve, bu anahtarın açamayacağı ve hükmünü geçiremeyeceği bir gönül de yoktur.

[1] Gayyâ: İçine düşenin kolay kolay kurtulamayacağı korkunç yer.
[2] Temrinat: Temrinin çoğulu. Temrin: Alıştırma, tekrarlatarak çalıştırmak.
[3] Müteheyyiç: Heyecanlı.
[4] İksir: Çok tesirli, her derde deva sayılan mevhum cisim. Madenleri altına çevireceği zannedilen farazî madde.