Yazdır

İç Çürüme ve Onarım Yolları (2)

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Çağlayan dergisi yazıları

Oy:  / 10
En KötüEn İyi 
Çağlayan Başyazı: İç Çürüme ve Onarım Yolları (2)

İnsanın ciddî tefekkür ve tedebbürlerle kendini doğru okuyup değerlendirmesi, o Biricik Doğru’yu bilip O’na yönelmesi adına hayatî bir yol ve yöntemdir. İnsan böyle bir bakış açısı ve bu bakış açısına lütfedilen iman ve marifetle, ne için yaratıldığını, kendinden istenen ve beklenen hususların neler olduğunu ve nebilerin soluklarıyla vicdanlara duyurulan şeylerin neden ibaret bulunduğunu anlar; varlık içindeki yerini, konumunu hecelemeye başlar.. adım adım, fasıl fasıl bütün benliğiyle mihrabına yönelir.. ve yaratılış gayesini idrakle salar kendini Gayeler Gayesi’ne ulaştıracak çağlayana. Yürür bu iç içe keşif yollarıyla; anlar maddî-manevî derinliklerin, varlık muammasının sırlı birer anahtarı olduğunu. Mahiyet enginliklerine her yelken açışında farklı bir kısım çağrılarla daha derinlerden davet mesajları alır; bir sonsuzluk yolcusu mülahazasıyla bütün fâniyât u zâilâta sırtını döner; çözülmelere karşı çözülmez seralar oluşturur.. ve sorgulamaya durur nefsini, nasıl yaşaması, nasıl davranması gerektiği hususlarında.. değişik analizlerden geçirir kendini.. farklı sentezlerle katlar metafizik gerilimlerini.. bakıp görenler nezdinde bir “muktedâ bih” görünümü sergiler.. uyarır uykuda olanları sabâ nağmeleriyle.. ve yönlendirir Hakk’a, kibirden, gururdan, ucubdan arınabilmiş gönülleri...

Bunun aksine, kendilerini keşfedememiş bir kısım tıkanık ruhlar ve bakmayı, görmeyi birbirine karıştıranlar vardır ki, bunlar duymazlar varlığın hal diliyle dört bir yanı velveleye verdiğini.. bilemezler eşya ve hadiseler içindeki müstesna yerlerini.. sürekli kulak tıkarlar metafizik ses ve nağmelere.. hep körler, sağırlar gibi sürdürürler hayatlarını.. ve anlamazlar varlığın her bir harfinin “Hû!” deyip O'nu işaretlediğini. Bu his ve heyecan mahrumu bedbahtlar, canlı cenazeler gibi oturur-kalkarlar; oturur-kalkarlar da sürekli tenakuzlarının hâsıl ettiği iç burkuntularıyla yutkunup dururlar...

Oysaki insanın kendini keşfetmesinden geçer vuzuh ve inkişaf bekleyen hususların bilinip tanınması, farklı tahlil ve terkiplerle eşya ve hadiselerin gerçek mahiyetlerinin anlaşılması. Bu analiz ve sentezlerle akıl, ruh ve insan letâifi birer mercek haline gelir; insanda “Daha, daha!” deme hislerini harekete geçirir ve onu, bulacaklarını bulma yoluna yönlendirir. Ve bir gün gelir bu mütemadi aramaya mutlaka lütuf tecellî boyundan neler ikram edilir neler!.. İşte o zaman; “Kendini bilen Ben’i bilmeye koyulur.. Ben’i arayan mutlaka bulur.” hakikati şule-feşân olur ki, ahsen-i takvime mazhariyetin gereği de budur...

Bilakis, kendini, Allah karşısındaki konumu itibarıyla bilip tanımayan, sürekli düşünce sürçme ve çelişkileri yaşar.. ömrünü alt tabakadaki varlıklar gibi sürdürür.. yer, içer, yan gelir kulağı üzerine yatar. Dolayısıyla da bir gün mutlaka tuz-buz olup eriyip gitme streslerinden sıyrılamaz.. iç içe hafakanlar yaşar.. oyun-eğlence ve sarhoşlukla, değişik tenvîm yöntemleriyle kendinden kaçar.. ve hiçbir şey elde etmeden nakd-i ömrünü boşuna harcamış olur ki, günü geldiğinde hayat mumu söner, o da kendini hep korkup titrediği o acı akıbetin ağuşunda bulur.

Günümüzde böyle aklını yitirmiş ve tamamen şeytanın güdümüne girmiş nefs-i emmârenin azat kabul etmez bendelerinin ve isyan çağlayanına yelken açanların hadd ü hesabı yok. Başlarında hevâ kırbacı, dimağlarında bir sürü kirli düşünce, cismânî ve hayvânî hislerle oturup kalkanların sayısı belli değil. Kalbe ve ruha inat mesâvi alkışlanıyor, mezalime yahşî çekiliyor, düşünceler meflûç, kalbler şeytana emanet, yıkılmış semâvîliğe ait ihsaslar ve iplik iplik sökülüp gitmiş insanı insan yapan bütün değerler.

Haya sıyrılıp gitmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde…
Ne çirkin yüzleri örtermiş meğer o incecik perde!
Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bîmedlûl;
Yalan rayiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhûl.
Ne tüyler ürperir, yâ Rabb, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne iman, din harâb, iman serâb olmuş.
Mefâhir kaynasın gitsin de, kesilsin vicdanlar lâl…
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl! (M. Akif)

mısraları dört bir yanda toplumdaki bu iç içe çözülüşleri seslendiriyor gibi -aslında gibisi de yok ya!..- Yığınlar konumlarından habersiz ve çok alt alanlardakilerle yarış içinde.. varoluş esprisini umursamayanların adedini Allah bilir.. yığınların en az tanıyıp bildikleri yine kendileri.. bugünü, yarını birbirine karıştırarak geceliyor ve sabahlıyor en meşhur dimağlar.. kimsenin varlık ve eşya hakkındaki esrar ve manayı anlamaya tahammülü yok.. binler-yüz binler “ahsen-i takvîm”e mazhariyetini bütün bütün unutmuş ve sere serpe yaşıyor.. kendini ve varlık içindeki konumunu heceleyen/heceleyebilen insanların sayısı azlardan az.. sırtlarını hayat meltemlerinin esip geldiği kapıya dönüp yaşayanların halleri yürekler acısı.. çoklarının dimağı bugüne kilitli ve peylenen peylenene yürüyorlar bir kahredici meçhule doğru.. kalmamış pek çoğu itibarıyla yığınlarda kalbî ve ruhî hayat düşüncesi. Tam resmedilmese/edilemese de tablo, “urve-i vüskâ”yı elden kaçıran bahtsızların göze çarpan ahval-i pürmelallerinden sadece birkaç satır; tamamı, tarihin yüz kızartacak sayfalarına emanet...

Böylelerinden pozitif bir şey beklemenin aptallık olduğunda şüphe yok.. böylelerinden bir şeyler bekleyenlerse ümitleri alıp götürecek kadar, çoklardan çok.. hak urbası içinde sahne sahne sergilenen bâtıl, bütün gönüllere otağını kurmuş gibi.. kendilerinden hakka tercüman olup doğruyu anlatmaları beklenen şeklî elitler ve din bezirgânı ham ruhlar ise dillerini yutmuş dilsiz şeytanlık girdabında ve bâtıla çanak tutmakta.. hak kisvesiyle sahnelendirilen ve kitleleri sürüleştiren ayak oyunları, şeytanları bile utandıracak mahiyette.

Bütün bu negatif şeyler toplumun/toplumların hakiki kimliklerini yitirdikleri meş’ûm bir zaman diliminde başlamıştı; şansımıza veya şanssızlığımıza günümüzde kavaklar gibi boy atıp gelişti. İç ve dış dünyamız itibarıyla kendimiz olmaya döneceğimiz âna kadar da devam edecek gibi görünüyor. Hiçbirimiz öyle olmasını istemeyiz ama mahiyet-i insaniyenin maddî-manevi anatomisiyle dosdoğru okunup değerlendirileceği, eşya ve hadiselerin bütüncül bir nazarla yeniden tahlile tâbi tutulacağı, peşi peşine kaçırılan fırsatlar telafi edilip birkaç asırlık yırtıkların uygun yamalarla yamanacağı ve yeni bir diriliş faslının yaşanacağı/yaşatılacağı bir kutlu bayram gününe kadar da devam edeceğe benzer.