Yazdır

Asker

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Görüşleri

Oy:  / 10
En KötüEn İyi 

Attan İnmeyesüz [1]

Murad Hüdavendigar, 'Allah'ım ordumu muzaffer ve beni de şehid eyle' diye duâ etmiş ve harbe öyle çıkmıştı. Duâsı kabul edildi: Ordu muzaffer, o da şehid oldu. Bağrından yediği hançerle upuzun yatarken de, etrafındakileri son bir kere daha ikaz etti ve hayata gözlerini yumdu. Son cümlesi 'Attan inmeyesüz' olmuştu...

Şehid Olamama Burukluğu [2]

Alparslan, Malazgirt'te üzerine giydiği beyaz urbasıyla ordusunun karşısında îrâd ettiği hutbesinde, cübbesinin kendisine kefen olmasını niyaz ediyordu. Sanki o, harp meydanına muzaffer olmaktan daha çok şehid olmak için gelmiş bulunuyordu. Ve bunu, giydiği kefeniyle de bizzat gösteriyordu. Onun için de, kendi ordusunun birkaç misli düşmanla tereddütsüz yaka-paça olabiliyordu.. ve oldu da.. oldu ama, günün sonunda içi biraz buruktu. Zira şehid olmak istemiş, fakat olamamıştı.. sonrası malum...

Makam ve Mevkinin Götürdükleri [3]

Devlet hayatında 'olmazsa olmaz' konumunda bulunan müesseseler vardır. Bunlar devlet çarkının işleyişinde hayatî bir önem arzederler. Tabii bu makamın insanı gurura, kibire itebilecek duyguları uyandırması da muhtemeldir. İnsan bu duyguları baskı altına alamaz, aksine onların zuhuruna imkân verirse, önce fert sonra da böylesi fertlerden müteşekkil o müesseselerin devlet ve millet için zararlı olacağı muhakkaktır. Mesela, ordunun, devlet hayatında sahip olduğu yeri anlatmama gerek yok... Bu kutlu müessesede arzetmeye çalıştığımız çerçeve içinde bazıları, apoletinin zenginliğine aldanıp gurura girebilir. Ama bunlar, böyle duyguları ta'dil edebilecek duygu, düşünce ve ruh zenginliğine sahip oldukları takdirde -tabii, olmadıklarını kasdetmiyoruz- omuzlarındaki yıldızlarla kendilerine hakiki yıldızlar arasında yer bulabilirler. Unutmayalım, o yıldızlar madenî değerleri itibariyle pahalı değildir ama, onlarla semanın yıldızları olmak da mümkündür. Kaldı ki, hepimizin ömrü durmadan akıp gidiyor. Bir süre sonra, herkes gibi onlar da emekli olacak ve toprağın altına girdiklerinde yaptıklarıyla anılır hale geleceklerdir.

Osmanlı zekası ve dehası bunu çok erken sezdiğinden dolayı, ordu mensuplarının, kalbî ve ruhî hayatla doyumlarını sağlamış, pazu gücünü gönül gücüyle atbaşı götürmüştür. Böylece ruh dünyasının manevî ikliminde yerini alan paşalar, gurur, kibir, enaniyet gibi duygularını daima baskı altına alabilmişlerdir. Fakat Osmanlının son döneminde Sünnî tarikatlar misyonlarını tam eda edemediklerinden ötürü bir kısım kaymalar olmuş ve bozulmalar birbirini takip etmiştir.

Hasılı, bulunduğu durum itibariyle hayatî bir ehemmiyeti haiz böyle müesseselerin, bizim anladığımız mânâda mutlaka terbiye görmeleri şarttır.

Orduda Gülen'i Tanıyanlar [4]

Ama ordunun içlerinde Fethullahçı denilen subaylardan söz ediliyor. Hatta bu yüzden ordudan çıkarılanlar var. Bu kişilerin sizinle hiç ilişkisi yok mu?

Beni tanıyan insanlardır, değildir. Camiye gelmişlerdir, vaaz dinlemişlerdir, değildir, bilemem ben onu da. Birileri böyle diyerek bir yere varmak istiyorlar. Belki askerin içinde de ordunun içinde de bu denen şeylere inananlar vardır. Bilemiyorum öyle olduğunu zannedenler, vehmedenler vardır. Bu manada bir Fethullah yoktur, dolayısıyla Fethullahçılık yoktur. Fethullahçı yolu yoktur.

Ordu içindeki bu olaylar bazı çevreleri çok düşündürüyor.

-Ben utanıyorum bunları söylemeye de. Çünkü bu meseleler sıkıyor beni. Ben cami kürsülerinde devletin bir memuru olarak vaazlar verdim. Devlet memuriyetime sadece bir memuriyet eda etme meselesi olarak bakmadım. Bunun yanıda inandığım şeyleri ifadeye hayatını kilitlemiş, milletine vefalı olmaya çalışmış bir insanım. Yerinde demişimdir ki,okul açın, bu özel okullar Avrupa'da da mevcuttur. Buralarda seviyeli talebeler yetiştirin demişimdir.

Ben de tam o noktaya gelmek istiyordum. Her gün size ait okullar açıldığı ve bunun bir tür örgütlenme olduğu söyleniyor. Bu da bir çok kişiyi düşündürüyor.

-Bakın ben gittiğim her yerde insanlara bazı tavsiyelerde bulunuyorum. Üniversiteye hazırlık kursları açın, insanımıza seviye kazandırın. İnsanlarımıza vatandaşlarınıza da aynı şeyi dedim ama, tefrik etmeden, ayırt etmeden yani. Türkiye'den gelmiş bir hocayı dinlemeye gelen insanlara dedim ki burada vatandaşlık alın. Burada kalın dedim. Çocuklarınız sanat mekteplerinde okumasın. Üniversiteye girecek şekilde okutun onları, eğer onların genel kültürleri durumları üniversiteyi okumaya müsait değilse, üniversiteye hazırlık kursları açın. Orada imkanlarımızı bir araya getirerek küreselleşen dünya beraberinde bazı şeyleri getirecektir. Bunlardan bir tanesi de bu küçük esnaf, küçük ticeret, bunlar yok olup gideceklerdir. Büyük ticari müesseseler tesis edin.

Asker ve Siyaset [5]

Başka bir hayati soru. Fethullah Hoca darbeler konusuna nasıl yaklaşıyor. Ve Türkiye'nin içinde bulunduğu durumda acaba asker kışlasından bir kere daha çıkmayı düşünebilir mi: Türkiye'nin yeni bir askeri müdahaleye tahammülü var mı sizce?

- Askeri müdahaleye hiçbir ülkenin hiçbir zaman tahammülü olmamıştır. Askeri müdahaleler demokrasinin inkıtaına sebebiyet vermiştir. Ülkede karmaşa yaşanmıştır. Devlet idaresinin başına büyük ölçüde bilmeyen insanlar gelmiştir. Öğrenecekleri ana kadar o gitmiş, demokratik yeni bir seçim olmuş yerine başkaları gelmiştir. Onu genel yapısı itibariyle tasvip etmek mümkün değildir.

Ama bazı durumlar olmuştur ki askeri müdahalelerin neşter vurması söz konusu olmayınca belki o kangren bertaraf edilememiş, o kanser aşılamamıştır. Türkiye'yi 12 Mart muhtırasına götüren dönemleri biliyorum. O dönemde gadre uğrayanlardan birisiyim. 12 Eylül dönemini de çok iyi biliyorum. Devlet memuruydum, vaz u nasihat ediyordum. Herkes belli bir hevesin zebunu Türkiye'yi birlere çekmek istiyorlardı. Ve çekilmişte olabilirdi 12 Eylül'de. Türkiye bir ejderin ağzına atılmış olabilirdi. Ve şimdi biz Asya'daki o devletler gibi perişan, derbeder, yıkık-dökük Rusya'nın vesayetinde bir hale gelebilirdik. Bu açıdan askerî müdahaleleri bütün bütün yadırgamak, bütün bütün isabetsizdir demek doğru değildir ama acaba demokrasi içinde askeri güç o dönemde anarşiyi aşamaz, kargaşanın önüne geçemez miydi? Terörü bertaraf edemez miydi? Bunları geleceğin sosyologları, felsefî tarihçileri değerlendirecek, hükümlerini verecek, yanlış iş yapanları efkar-ı ammede mahkum edecekler. Tarih de mahkum edecek onları. O bakımdan o hususlara girmek istemiyorum.

Türkiye'de yeniden böyle bir durum söz konusu olabilir mi? Yani daha çok dini motif işleyen politik oluşmaların iktidara yaklaştığını düşünen asker tekrar iktidara el koyabilir mi?

- Türkiye'de dini motif mevzuu başlangıcı itibariyle ele alınacak olursa bu durum, 46'lı yıllardan itibaren tahmin edilmeliydi. O dönemde Dünyamda Henry Link'in de ifade ettiği gibi dünya çapında bir dine dönüş oldu. O da zaten 'Dine Dönüş' kitabını yazdı, kitabına da o adı koydu. Hitler'in hareketinden sonra Avrupa'da millet, hatta varoluşçular bile, Sartre millet kiliselere koşuyordu diyor. O dönemde bir dine dönüş yaşandı. Türkiye'nin bundan nasibini alması gayet tabiidir. Türkiye bundan müstağni kalamazdı. Onun için ta 46'lı yıllarda İmam-hatipler, ilahiyat fakülteleri açıldı. 50'den sonra değişik platformda imam-hatiplar açıldı. Ve bunlar zamanla çoğaldı. Bunlar genelde Dünyamda dine dönüşün yanında Türkiye'de de dine dönüşün ifadesiydi. Yani bu kaçınılmaz birceydi. Bu meselenin kontrollü, dinin ruhuna uygun şekilde gelişmesi mümkün mü? Eskilerin ifadesiyle meseleyi öyle bir kanala mümkün idi ama yapılamadığından dolayı bir kısım yanlışlıklar olabilir. Onun için meseleyi ta başlangıcından gören insanlar bugünlere gelineceğini bilmeliydiler. 12 Eylül hareketini gerçekleştiren insanlar da din realitesi karşısında duyarlı davrandılar. Müfredatlara ahlak-din dersi koydular. Şimdilerde bu mecburi olmamalı dediler. Ama din öğretilecekse bu cumhurî bir okulun diğer müfredat programları içinde dine ait meselelerde görüşülmesi mülahazasıyla din dersini mekteplere koydular. Ve komite bu işe sahip çıktı. Çok önemli de bir iş yaptılar. Din realitesi karşısında duyarlı davrandılar. Ve bu çok önemli bir değişimdi. 23-24'lı yıllardan 80'li yıllara gelinceye kadar demek Türk toplumunda ciddi bir değişme olmuş ki o 23'lü, 38'li yılları her şeyiyle kabul etmelerine rağmen fakat din realitesini de kabul etmek durumunda kalmışlardır.

Ancak bir kısım askeri hareket ve müdahalelere din sebep olmuş gibi gösterilmek isteniyor öteden beri. Belki müdahale eden insanlar müdahalelilerine sebep olarak göstermiş oldukları hususlardan bir tanesi de bu dini motif söylenebilir. Ama acaba doğru mu? Yer yer sayın Cumhurbaşkanı Demirel'in de ifade ettiği gibi bazıları birlerlere varmak istiyorlarsa şayet bazı bahaneler gerekliyse bu bahaneler için mi acaba bunları böyle yaptılar.

Geçmişten farklı olarak bugün dini oluşumların potansiyel olarak ciddi bir iktidar alternatifi olduklarını görüyoruz. Acaba bunu asker nasıl yorumluyor?

- Bizim Erzurum'un Keçelizade şairi vardır. Der ki; 'Benimle müttefiktir bu recada cümle ihvan' der. Fakirle bu terakkide, bu yorumda bir hayli müttefik vardır. Onunla aynı düşünceyi paylaşanlar vardır. Kimle görüştüm, zirvede de kimle bu meseleyi müzakere ettiysem 'Ben bir askerî müdahale olmaz demiyorum' dediler. Fakirin kanaatleri de o istikamette. Ama şimdilerde hemen böyle birey olur mu olmaz mı bilemiyorum. Yer yer endişemiz oldu. Birlere daha demokrasinin kesilmesi bizim peygamber ocağı, güzide asker müessesesine karşı bir tavır değildir. Ama askerin bir konumu vardır. Parlemantonun bir konumu vardır, demokrasiyi onlar temsil ederler. Askeriye hayatî önemli bir müessesedir. Kendine ait bir misyonu vardır, onu yapar. O kışlada kalmadı.

Bugünlerde bu nedenle kışladan dışarı çıkmayı düşünüyor olabilir mi?

- Eğer çıkmayı bazıları -bazıları diyeceğim, askeri karalamadan Allah'a sığınırım, askeri rencide etmek istemem çünkü fakirde o ruh vardır, askeri çok severim- o düşüncede olabilir, çıkmak istiyorlardır. Ve bunlar bir taraftan potansiyel bir tehlike dedikleri bu dinin ister siyasi, ister gayr i siyasi gelişmesini bu mevzuda bir vesile sayabilirler. Ekonomik tutarsızlığı, yetersizliği de bir vesile sayabilirler. Dünya karşısında hususiyle harici politikada çok iyi bir politika izlenmemesini de bir vesile sayabilirler. Değişik vesile sayıp gelebilirler. Evet, gelebilirle endişesini taşıyoruz. Ama gelirlerse kendilerini de yıpratırlar. Ve bundan sonraki de diğerleri gibi olmaz. Daha farklı olabilir. Bazı büyük yanlışlıklar yapılabilir. Dilerim olmasın. İlahiyatçı kendi çevresi içinde, asker kışlasında, cemaat camide kalsın.

Asker ve Darbe Söylentileri [6]

Üst üste bir kısım hadiseler cereyan ediyor. Bu hadiseler fasit bir daire gibi birbirlerini destekliyor. Biraz da mevcudu köpürten budur. Abartmak isteyenler meseleyi biraz daha abartıyor. Hergün gerilim üstüne gerilim. Aslında gerilimden dünyanın hiçbir yerinde hiçbir kimse hiçbir zaman istifade etmediği ve gerilim hiçbir işe yaramadığı gibi bu gerilimin umumi olarak bizim için de birşeye yaramayacağı muhakkak. Çünkü gerilim içinde olan insanların mantıkları sürekli muhakemelerinin önünde olur.

Bu da onları eski ifadesiyle taaruz ve tasallutların ağına çeker. Şahıslar şahıslarla, düşünceler düşüncelerle çarpışır, nötralize edilir. Böylece ortalığı kimsenin faydalanamayacağı düşünceler kaplar. Buna düşünce de denmez belki düşüncenin kırıntıları demek daha doğru olur. Bir yönüyle fikirler hep çatışır, heyecanlar hep yüksek cereyan eder, fakat işe yarar hiçbirşey ortaya konamaz. Fikir üretilemez, strateji üretilemez, politika üretilemez, bu kısır döngü böyle devam eder gider. Bizim gibi ülkelerin bu kısır döngüye karşı bir velud döngü, doğurgan döngü, yani hayır doğurma, iyiliğin iyilik doğurması, güzelliğin güzellik doğurması gibi bir hayırlı döngü üretmesi gerekir. Belki ancak bu espiriden hareketle ülkede çağın aşılması meselesini gerçekleştirebiliriz. Türkiye'nin genel manzarası maalesef içte ve dışta devlete ve aydınlara karşı itimadı sarsıyor. Zannediyorum böyle bir itimad sarsılışı Türkiye'ye çok pahalıya mal olmuştur. Doğrudan doğruya alakası görülmese bile ihracat ve ithalatımıza tesir etmiştir, sosyal ve siyasal hayatımıza tesir etmiştir. Bu kısır çekişmeler yüzünden, maddinin yanında manevisiyle değerlendirilirse, zannediyorum trilyonlarca kayıplara uğradı Türkiye. Bu açıdan gerilimin yararı hiç olmamıştır.

Herkese Düşen Görev

Bir an evvel herkese vazife düşüyor. Kendilerine vazife düşen insanlar, ne yapıp yapıp bu gerilimin havasını almalı, indirmeli ve Türkiye'de akl-ı selimi, salim düşünceyi hakim kılmaya çalışmalı. Bizde şu ana kadar yapılan şey; içimizde olan olumsuz şeyler karşısında mazeret ararız. Cumhuriyet döneminde bir kısım handikaplar karşısında hep karşı tarafı suçlamakla mazeret aranmış. Siz de devletler muvazenesinde bulunsanız, dünyayı idare etseniz, belki hakkaniyet dairesinde, insanlık dairesinde, insanlık adına adalet iradesiyle düşünebilirsiniz. Evet o yönüyle onlar haklı sayılırmış. Fakat meseleyi onlar planlıyor demenin rahat bir yanı olsa da, diğer bir yanı ihmal ediliyor, görülmüyor. O da provoke edilecek insanların bulunmasıdır. İki şey var, iki şey buluşuyor: Dış kendine düşeni yapıyor. İçte bir kısım düşünmeyen insanlar bu stratejilere alet ediliyorlar. Türkiye'nin başına gaileler açabiliyorlar. Bu kişiler çok azınlıktır. Teşhis ve tespit edilip üzerlerine gidilirse ancak sesleri kesilebilir.

MGK Kararları

Dış yapısı itibariyle kararlara bakılınca bir muhtıra şeklinde de yorumlayabilir bazıları. Ben şahsen öyle yorumlamak istemiyorum. Öyle yorumlamamak için de bazı sebepler var. Bunun kitaplardaki yerini aramaktan ziyade 12 Mart muhtırasına muhatap olan insanlardan biri olarak yaşadım, gördüm. Muhtıra muhtıraydı. Doğrudan doğruya devletin dışında, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın dışında, Bakanlar kurulunun dışında, devlete tavsiye şeklinde değil, doğrudan doğruya bazı şeyler gönderdiler ki, devlet tecrübesi olan Cumhurbaşkanı devleti devretti. Bu millet, avam halk bile muhtıranın ne olduğunu gördü. Oysa burada belli ölçüde Milli Güvenlik Kuruluyla, Dahiliye Vekili ve Hariciyeden insanlar var. Devletin başındaki insan başbakan var. Oturuyorlar bunlar aralarında konuşuyorlar, Türkiye'nin bir krize doğru kaydığını müzakere ediyorlar. Bazı aşılmaz problemler ve ileriye matuf endişe verici bazı şeylerin söz konusu olduğu kararına varılıyor ve sonrasında ortaya bir tavsiyename çıkıyor. Bir tavsiyename diyoruz. Bu tavsiyenameye orda herkes imza atıyor, bir ikisi de sonra atıyor. İmzayı geciktirmede kendi açılarından bir mülahazaları olabilir. Fakat insanların müzmeratına girerek onları bir şeye mahkum etmek doğru değildir. Muhtemellere hüküm bina etmek sui-zan kapısını açar. Ve muhtemellerle mahkum edilmedik insan kalmaz. Bu açıdan buna muhtıra denmez. Muhtıra bir gücün başka bir tarafta iş yaptırması, birine karşı açıktan açığa bu yapılsın şeklinde tavır koymasıdır.

Güvenlik Kurulu İçtimai Mukavelesi

Burada tavır koymadan daha ziyade, Jan Jac Russeou mülahazasıyla yaklaşacak olursak Güvenlik Kurulu İçtimai Mukavelesi denebilirdi. Yakışıksız bir şey oldu ama karşılıklı oturup bazı şeyleri görüşmüşler ve mukavaleye imza atılmış. Bu mukavelede ele alınan tavsiye kararlarını bu açıdan ben şahsen muhtıra şekliyle algılanmasını telif edemiyorum. Niçin bu işin üzerinde bu yorumlarla duruluyor, askeriye muhtıra verdi diye suçlanıyor? Ben bunu yanlış buluyorum. Askeriye gerçi gücü temsil ediyor. Gücün temsil edildiği yerde mantık, muhakeme tam kıvamına da ulaşmayabilir. İsteselerdi orada bu böyle olacak diyebilirlerdi. Oturup orada meseleyi altı saat müzakere etmezlerdi. Demek ki, devlet başkanının huzurunda meseleye çok yumuşak ve insaflıca yaklaştılar. Orada bir kısım tavsiye kararlarını ortaya koydular. Bu süre içinde tatbikini devlete bıraktılar. Yani demokratik yollardan problemler çözülsün istediler. Antidemokratik muacelelere başvurmayı düşünmediler. Ben bunu böyle algılıyorum.

Türkiye'de bir krizin bulunduğu muhakkaktır. Bu krizin onda üçü gerçekse, onda yedisi bazılarının üslup hatasından, biraz da bir kısım sun'iliklerden kaynaklanıyor. Bu açıdan da en azından görüntü itibariyle rahatsız edebilecek bir bunalımın, bir krizin var olduğu söylenebilir. Bazı şeylerin korunması ve kollanması meselesinde fevkalade hassas olunmalıdır. Ben bu duygumu her zaman her platformda ifade ettim. Bir mağduriyet, bir mazlumiyet dönemim de oldu. O dönemde bir askerimizin hatası neticesinde Sefiller romanındaki şaki gibi aranırken bile ben o günkü mülahazalarımı, bir mecmuada -arşivlerde bulunabilir- 'Son karakol' um diyerek ona saygı duyulmalı şeklinde ifade ettim. Çünkü o bir peygamber ocağıdır. O mevzuda saygımı her fırsatta vurgulamaya çalıştım. Ülke bir kriz içindedir. Ve Türkiye'de gücü temsil eden kimselerin dileyelim ki akılları, hisleri de o ölçüde tamdır. Bazı şeyleri, kendilerince şimdiye kadar müdahale keyfiyetleri nasıl idiyse öyle önleyeceklerine inanıyorlar. Burada müdahale edilecekse bu tavsiye kararları şeklinde olabilir. Daha demokratik bir yol, bir dönem Türkiye'de gerçekleşti.

Teknokratlar Devleti Olsun Diyebilirler

Bir de doğrudan doğruya darbe olsun diyebilirler. Bir kriz, bir bunalım varsa bence çok defa darbenin kendisi de krizdir. Darbe beraberinde bir kısım krizler de getirir. Darbenin getirdiği krizleri çözmek için yeniden kriz masaları kurulur. Darbeciler hep su-i niyetli olmamışlardır. Güzel şeyler olmuştur. Fakat darbede çok önemli kayıplar da olmuştur. Bunların başında demokrasi inkıtaa uğramıştır. Bir sürü tecrübe, birikim heba olmuştur. O ölçüde tecrübe ve birikime sahip olmayan insanlar başkalarından beslenmek, sistemi çürütmek hevesine sahip olmuşlar. Oysa ki bu da bir uzmanlık sahasıdır. O açıdan darbe tam bir çözüm değildir. Darbe, çaresizlikte hekimin neşteri gibi, komplikasyonları da nazar-ı itibara alınarak yapılan bir mualecedir, Arap ata sözü vardır. 'Dağlama en son çaredir.' Bütün mualeceler kullanılır, en son demir kızdırılır, basarlar. Bu bir yönüyle kader-denk noktasında bir değerlendirmedir. Bu götürebilir de, yerinde bırakabilir de. Bu bir yanı. İkinci yanı bu türlü krizler mevzu bahis olunca hemen darbe yolu açılıyor Türkiye'de. 27 Mayıs'ı benim neslim yaşadı. Acı yanlarıyla, bazılarına ümit vaad eden yanlarıyla... 12 Mart muhtırasını yaşadık. Yine çokları acı çekti. 12 Eylül'ü de yaşadık. Çok acı çeken insanlar oldu. Bu tür krizler mevzu bahis olunca hepimiz çok ciddi endişelere kapılabiliriz. Bizim toplumumuz böyle bir krize büyük çoğunluğu itibariyle arkadan darbe getirir mi getirmez mi endişesiyle bakıyor? Kriz, artık bizim için darbeyi çağrıştırır oldu. Tanklar bu mülahaza ile yürümese bile genelde yorumlar hep onun etrafında öykülendi. Tanklardan sonra zannediyorum normal tabii uçuşlar olsaydı 'prova yapıyorlar' denilebilirdi. Bu da ne doğurur? Türkiye'de fert planında ve bu işle hiç alakası olmayan toplum planında sürekli bir gerilim hasıl eder. Hatta denilebilir ki psiko-somatik rahatsızlıklara sebebiyet verebilir. Yapılan bir kısım güzel şeyler vardır. Bu güzel şeylerin arkasındaki insanlar bunlar yıkılacak diye endişeler taşıyabilirler. Aylarca gözlerine uyku girmeyebilir. Böylesine istikrarsızlaşan bir ortamda bu istikrarsızlık para piyasalarına girebilir, borsaya girebilir, yatırımlara girebilir, teknolojiye girebilir. Bizim dünyadaki itibarımıza dokunabilir. Bize teveccühlere dokunabilir, ithalata dokunabilir, ihracata dokunabilir. Bu açıdan, bir taraftan krizlerle darbelerin çağrıştırılması mülahazası, bir de diğer taraftan darbeye karşı çok hassas bir noktaya gelmiş, ayakkabı vurmuş bir ayak gibi ipek dokunurken bile duyarlı olan toplumumuzun duyarlılığı Türkiye'de kriz üstüne kriz hasıl ediyor. Adeta toplum paniğe kapılıyor. Elden geldiğince medya ile bunu aşağıya çekmek lazım. Her kriz bir darbe daveti değildir. Her zaman darbe olmayabilir. Bundan o kadar da endişe etmemek lazım. Askerimiz bizim milletimizin parçasıdır, bir yanıdır. Onu gelir gelmez mukaddesatınızı, tarihinizi, düşüncenizi hedef alarak üzerinize yürüyecek gibi görmek onu tanımamak demektir. İlk kararı, orta kararı, son kararı itibariyle onu bu toplumun değerleriyle karşı karşıya gelmiş, toplumun temel çizgisinden dışarıya çıkmış görmek, onu tanımamak demektir. Türk milleti asker bir millettir. O kadar askerle bütünleşmiştir ki, yeri geldiğince Malazgirt'ten Çanakkale'ye, Çanakkale'den Kıbrıs'a uzanan çizgide askerlik vak'ası bütün şuuraltımızı etkilemiştir. Bugün de Güneydoğu'da seve seve canlarını vererek şehid düşen askerlerimiz vardır. Bunlar milletimizin askere olan manevi bağlarının ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Kim ne derse desin asker millet, askerini sever, bağrına basar ve o asker ocağına peygamber ocağı nazarıyla bakar. Kimsenin hiç endişesi olmasın.

Asker Olmak İstemiştim [7]

Sayın Gülen, irtica tehdidi oluşturduğunuz iddiaları var?

- Bir kere orduyla aramızda bir gerginlik olduğunu kabul etmiyorum. Ben kim oluyorum ki böyle gaziler evladı şehitler namzedi bir orduyla arasında gerginliğe hak versin. Burada orduya karşı saygı duyuyorum derken de bazıları acaba mülahazası ne diye aklına gelebilir. Ama benim atalarım asker. Edirne'de Bulgara karşı savaşan Şükrü Paşa özbeöz benim dedem. Ailemde hep asker kahramanlıkları duydum. O kahramanlık yanının etkisiyle okuyup asker olayım diye düşünmüşümdür.

Askere karşı bir sevgim var. Bir rahatsızlık varsa o benim bazı tavırlarımdan kaynaklanmış olabilir. Ordu bazı konularda hassastır, duyarlıdır. Onlar da zamanın ve kendi bildiklerinin tesirlerinde bazı yorumlar yapıyorlardır. Onlar laiklik ve cumhuriyet gibi hassas konularda vazifeleri ve sorumlulukları gereği daha fazla hassas olma durumundadır. Bazı manipülasyonlar bu hassasiyete çarpınca böyle şeyler olabiliyor.

Ordunun Düşmanı Değilim ki, Sızmaya Çalışayım [8]

- Orduya sızmaya çalıştığınız iddialarına cevabınız ne olacak?

- Hayatımda hiçbir zaman orduya ters, ordu aleyhinde ve ordunun kabûllerine aykırı bir faaliyetim olmamış ki, orduyu faaliyetlerime engel görerek, ona sızmaya çalışayım. Asıl, Din'in her türlü tezahürüne karşı çıkıp, lâikliği ve Atatürkçülüğü dinsizlik şeklinde takdim edip, kendi emelleri istikametinde kullanmak isteyenler, ordunun lâiklik ve Atatürkçülük konusundaki hassasiyetini istismarla, onu bu ülkenin dindar ve vatansever evlâdlarına karşı kışkırtmaya çalışıyorlar. Ordu, ilki bizzat ordunun komutanını, genelkurmay başkanını müebbed hapse mahkûm edecek bir cunta hareketi olarak, Cumhuriyet tarihinde üç defa idareye müdahalede bulunmuş, fakat her müdahale sonrasında hiçbir zaman Din ve dindarlar aleyhinde, kendisini Din aleyhinde kışkırtanların istekleri istikametinde bir uygulamada bulunmamıştır. Asıl tehlike, ordu ile, bağrından çıktığı milletimizi ve onun mukaddeslerini karşı karşıya getirme çalışmalarındadır. Ordunun bunun şuurunda olduğuna inancım tamdır.

- Fethullah Gülen tarikatına bağlı askerlerden bahsediliyor. Ve bu askerlere sizin, 'Çalışın, İngilizce öğrenin, kendinizi saklayın ve âmirlerinizle iyi geçinin' tavsiyesinde bulunduğunuz iddia ediliyor?

- Tarikat ve tarikatçılıkla bir münasebetimin olmadığını defalarca ifade ettiğim gibi, tarikatın ne olduğunu bilen objektif ilim adamları ve aydınlarımız da, bu hususu zaman zaman yazılı veya sözlü olarak dile getirmişlerdir. Buna rağmen, şabloncu bir tavırla meselenin hâlâ böyle takdimi, ancak bir garaz saikiyle olabilir. Sonra, kendilerine tavsiyede bulunduğum iddia edilen askerler kimlermiş? Bunu açık olarak medya vasıtasıyla da sordum. Sözü edilen tavsiyeleri ne zaman, nerede, kime yapmışım? Bu iddia olsa olsa, bahse konu hususlar ordumuzun önem verdiği prensipler olduğundan, iddiaya güya doğruluk kazandırmak için ileri sürülmüş olabilir. Bu prensiplere, 'Kendinizi saklayın' ifadesi de eklenmelidir ki, zikredilen tavsiyeler bana atfedilebilsin!..

- Orduya sızmak için yeni yöntemlerinizin, sızma projelerinizin olduğu, cemaat mensubu türban takmayan modern görünümlü bayanların subaylarla evlenmesini teşvik ettiğiniz yazıldı.

- Bu da, yukarıdakiler gibi, hiçbir mantığı olmayan ürpertici bir yalan. Bu projelerin ne olduğunu hiç bilmiyorum. Hiçbir zaman da böyle bir projem olmadı. Çünkü sızma, düşmana karşı yapılır. Ordumuz hakkındaki hislerim çoklarının malûmu olduğu gibi, yazdıklarım ve söylediklerimin de hepsi meydandadır.


[1] Fasıldan Fasıla II, Perspektife Giren Şahıslar
[2] Fasıldan Fasıla II, Perspektife Giren Şahıslar
[3] Fasıldan Fasıla III, Ruhi Hayat
[4] Hürriyet, Ertuğrul Özkök'ün Gülen'le Röportajı, 23 Ocak 1995
[5] İnterstar Tv'de Yayınlanan Röportaj, 6 Temmuz 1995
[6] STV, Haber Kritik'te Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke İle , 29 Mart 1997
[7] Milliyet, Özcan Ercan'la Röportaj, 5 Nisan 1998
[8] Aksiyon, Gülen'in İddialara Verdiği Cevaplardan, 6 Haziran 1998, Sayı 183