Yazdır

Dar Bir Çerçevede Din ve Vicdan Hürriyeti

Yazar: Fethullah Gülen, Yeni Ümit, Nisan-Haziran 2004, Sayı 64 Tarih: . Kategori Yeni Ümit Yazıları

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Din ve vicdan hürriyeti; herkesin istediği dini serbestçe seçebilmesi, seçtiği dinin kendisine yüklediği mükellefiyetleri herhangi bir engelle karşılaşmadan rahatlıkla yerine getirebilmesi, inandıklarını tastamam yaşaması adına gerekli olan eğitimi alabilmesi ve inanıp uyguladığı bu sistemi icabında başkalarına da anlatabilmesi şeklinde hulâsa edilebilir.

Dini sırf bir kanaat-ı vicdaniyeden ibaret görenler, hem onu ilâhî vaz'a aykırı yorumlarla tahrif etmekte hem de onun uygulanma ve tesir alanını daraltarak Allah'ın dine bağlı vaadettiği ferdî, ailevî, içtimaî fayda ve maslahatlardan yararlanmayı engellemektedirler. Oysaki din, iman esaslarına yürekten inanmanın yanında, islâmî disiplinleri tastamam yerine getirmeyi, ahlâkî kuralları arızasız yaşamayı ve daha bir kısım ailevî, içtimaî, hukukî esasları da ihtiva etmektedir ki, bu kuralların hemen bütünü inanan insanlar için bağlayıcı birer disiplin olduğu gibi, bunlara terettüp eden sonuçlar da oldukça hayatî ve ciddîdir. Evet, ne bu esaslar kulak ardı edilebilecek türden şeylerdir, ne de sonuçları önemsenmeyecek gibi hususlardır. Dünyevî nizam ve ahenk, ferdî ve ailevî huzur ve saadet büyük ölçüde bu esaslara bağlı olduğu gibi insandaki ebediyet arzusunun cevabı ve ötedeki kesintisiz mutluluk da bunların birer sonuç ve semeresidir.

Ne var ki, dünden bugüne kimi idareler bu esasları hiç mi hiç kâle almamış; kimileri onlarla oynamış ve çerçevelerini değiştirmiş; kimileri de sık sık uygulanma alanlarına müdahale ederek düpedüz vicdanlara baskı yapmış ve insanların inandıkları gibi yaşamalarını zorlaştırmış, hatta engellemişlerdir. Bu arada, dinî kurallarla idare edilen bazı devletler, o dini benimseyen vatandaşlarına din ve vicdan hürriyeti adına belli ölçüde cömertçe davranmış görünseler de, başka din ve felsefeye inananlar için aynı şekilde hareket ettiklerini söylemek çok zordur. Ancak Müslümanlığı hakkıyla yaşayanlardır ki, her dine, her düşünceye, her hayat felsefesine karşı saygılı davranmış, bu düşünce ve sistem müntesipleriyle hep diyalog içinde olmuş, sürekli hoşgörü soluklamış ve her zaman onları şefkatle kucaklamışlardır. Aksine, Müslümanlığı doğru anlayamamış olanlar ve hangi dinden olursa olsun, yaşama felsefelerini kine, nefrete, ayrımcılığa, bağnazlığa, taassuba bina edenler, kendi ufukları, kendi vicdanları gibi, semavîlikten gelen dinin özündeki enginliği de büzmüş, daraltmış ve felâh vesilesi sayılan bir sistemi/sistemleri iflâh etmeyen müesseseler hâline getirmişlerdir; müntesiplerini gayz, öfke ve hasetle; 'ötekiler' dediklerini de -tabiî elleri ulaşıyorsa- şiddetle, cebirle, harb u darple ve daha başka pek çok vahşice yollarla...

Günümüzde, tamamen dinin devletten ayrıldığı lâik ve liberal sistemler hemen herkesin inandığı şekilde yaşamasını benimsemiş gibi görünse de, pek çok yerde dinsizliğin şiddetle iltizam edildiği, dine ve dindara karşı da olabildiğine sert ve müsamahasız bir tavır takınıldığı açıktır. Böylelerinin, bir milletin kaderine hâkim oldukları coğrafyalarda ise, sık sık huzur ve istikrarın dinamitlendiği, halka kahreden baskıların yapıldığı, hatta değişik bahanelerle toplumun tazyiklerle sindirildiği ahvâl-i âdiyeden olmuştur/olmaktadır. Buna, kaba kuvvetle vicdan hürriyetinin mücadelesi de diyebiliriz. Böyle bir mücadelenin tarihi çok eskilere dayanır. Bu tür bir çatışmada, Allah, din, peygamber kabul etmeyenlerin yanında, bazen değişik diyanet erbabı da aynı zalim silahı kullanarak münkirler gibi davranmada beis görmemiştir: Farklı dönemlerde her şeyi ırka dayayan bir kısım Yahudi idareciler kendilerinden olmayan milletlere olabildiğine sert davranmış; ötekiler dedikleri kimseleri bir türlü hazmedememiş; dahası insanlar arası barış ve emniyet vaadiyle gelen semavî bir dini, vicdanlara baskı ve savaş vesilesi hâline getirmişlerdir. Aslında böyle bir tutum, başkalarının mağduriyet ve mazlumiyetine sebebiyet vermenin yanında onların da inkırazlarıyla sonuçlanmıştır.

Esefle ifade etmeliyim ki, dünyanın diğer yerlerindeki durum da bundan farklı olmamıştır ve şimdilerde de değildir. Batı, Müslümanlarla ilk karşılaştığı andan itibaren, bir kısım bağnaz ve mutaassıp ruhanî reislerin tahrikiyle, daha önce başkalarının Hazreti Mesîh ve onun mesajına karşı aldıkları yakışıksız tavrı almış ve bu yeni din mensuplarını ezmek, hatta tarihten silmek için haçlı seferleri tertip ederek gelip gelip bu mazlumlar coğrafyasına toslamıştır. Hem de Romalılar'ın aynı şeyleri kendilerine yapmış olmalarının izleri henüz silinmediği bir dönemde; âh o öldüren taassup ve kahreden bağnazlık..! Bu işgal ve tecavüzler, Hazreti Mesîh'in temel mesajlarıyla telif edilebilir miydi.? Ayrıca, tarih karşısında bu hoyratça saldırı ve baskılar hangi mâkul sebeplere dayandırılacaktı? Şayet bütün bunlar din adına idiyse -genelde öyle gösteriliyor- acaba bir diyanet hesabına bunca mesâvînin irtikâbı garip değil miydi.? Elbette garipti; ondan daha garibi de bütün bunların, mesajının özü şefkat ve merhamet olan Hazreti İsa adına yapılmasıydı...

Keşke, din, iman ve vicdanlara baskı bu kadarlıkla kalsaydı; heyhât, bu dünya tarih boyu içten içe hep bir fitne kazanı gibi kaynadı ve farklı düşünce, farklı felsefe, farklı dinî yorumlar karşısında fevkalâde sert ve müsamahasız davrandı. Böyle bir hercümerç içinde saf kitleler ne düşünürdü, onu bilemeyiz ama idare eden kadroların tagallüp, tahakküm, tasallut ve taassuplarında şüphe yoktu. Öyle ki, Hıristiyanlık bir devlet dini hâline geldiği günden itibaren, idare edenler Hazreti İsa Mesîh adına muhalif gördüğü herkesi astı, kesti ve hiçbir zaman onun sevgi, hoşgörü ve afv u safh çizgisine saygılı olamadılar. Her zümre bir sürü öteki icat etti ve bütün farklı anlayış, farklı düşüncelere baskı uygulayarak Hazreti Mesîh'i hoşnut edip Cennet'e gireceği vehmiyle cinayetler işledi; hâlâ da öyle yaşayanların var olduğu söylenebilir..

Bir gün geldi, bu mütemâdî çalkantılar, bir kısım ilim adamı ve filozofları harekete geçirdi. Bunların hareket noktası: Allah'tan gelmiş bir din, insanların birbirilerini kırıp geçirmesini emredemezdi.. bu işe bir 'dur!' denmeliydi. Din adına bu kavgacı yorum, bir reform veya daha değişik bir yöntemle mutlaka değiştirilmeliydi. Neticede kısmen de olsa öyle sonuçlandı: Bir taraftan peşi peşine reform hareketleri gerçekleştirildi; diğer taraftan da birbiriyle mücadele içinde bulunan din ve ilim belli sınırlara çekilerek uzlaştırma yoluna gidildi. Din ve devlet ayrımı adına ciddî adımlar atıldı. Derken, düşünce ve vicdan hürriyetinden söz edilmeye başlandı. Ne var ki, bu defa da vaz-ı ilâhî'nin yerine vaz-ı beşerî gelip oturdu.. ve din bir kere daha herhangi bir nazariye gibi büzüşüp vicdanlara hapsedildi.

Oysaki, dinî inanç aynı zamanda diyanet demekti; o, herhangi bir ideoloji veya hukukî sistemin belirlediği sınırlara göre değil, Allah'ın vaz'ettiği esaslar çerçevesinde ifâ edilince semavîliğiyle kalabilir ve işte ancak o zaman ona din denebilirdi. Evet, din hürriyeti, vicdanî bir kanaat olmanın yanında, Allah'tan geldiğine inandığımız bütün semavî esasların yaşanması, icabında onların yazıyla, sözle başkalarına da anlatılması ve ne suretle olursa olsun ona ait kuralların engellenmeden yerine getirilmesinden ibarettir. Aksine, kısmen dahi olsa, onu yaşamaya bir kısım manilerin bulunduğu veya 'şu alan-bu alan' mülâhazasıyla diyanete sınırlar konmaya çalışıldığı bir yerde din ve vicdan hürriyetinden söz etmek mümkün değildir.

Bugün Batı dünyası upuzun bir hercümerç yaşadıktan sonra belli ölçüde de olsa kendi problemlerini dinin dünyaya, dünyanın da dine karışmamasını ifade eden 'lâisizm' kavramıyla halletmiş gibi görünüyor. Ne var ki, bu dünya onu hiçbir zaman cerh edilmez bir inanç sistemi ve bu konuda bütün problemleri çözebilecek biricik esas olarak da görmedi/görmemekte. O, menşei olan bu dünyada sırf bir uzlaşma yöntemi, din ve vicdan hürriyetinin de teminatı şeklinde algılanmaktadır. Bunun böyle yorumlandığı ülkelerde, o gün-bugün din lâisizmle, o da diyanetle çatışmaya girmeden şöyle-böyle birbirlerine destek olagelmektedirler. Bugün hâlâ bazı ülkelerde, lâiklik, dine, diyanete baskıya vesile yapılıyorsa bu, ya onun ilmî bir tarifle ortaya konamayışından, ya uygulayıcıların dinsizliğinden veya bazı ülkelerde yabancı servislerin kargaşa çıkarmak istemelerinden kaynaklanmaktadır ki -bu kabîl durumların söz konusu olduğu bir kısım- karanlık coğrafyalarda din ve idareler arasındaki kavga daha bir müddet sürüp gideceğe benzer. Şüphesiz bunda İslâm'ın karakteristiğinin önemli bir faktör olduğunu da göz ardı etmemek icap eder. Ne var ki, eğer o, kendi hususiyetleri nazara alınmadan bir kısım yabancı kavramlarla telif edilmeye çalışılarak kendi ruhuna aykırı yorumlara tâbi tutulur, semavîliğine dokunulur ve reform türünden değişik hezeyanlara girilecek olursa insanlık çapında çok ciddî problemlere sebebiyet verilmiş olur.

Her şeyden evvel İslâm, çok sağlam ve birbirinin lâzımı inanç esasları üzerine oturtulmuş mükemmel bir ibadet ve ahlâk sistemi, akıl ve vahiyle müeyyed bir ruhî hayat yolu, vicdanların beklentilerine cevap teşkil eden bir Cennet ve ebedî saadet anahtarı, ferdî, ailevî ve içtimaî problemlerin çözümünde bir 'zîc-i semavî' ve kusursuz bir iktisadî ve idarî disiplinler mecmuasıdır. Bütün bunları görmezlikten gelmek ona ihanet, müntesiplerine de apaçık haksızlık demektir ki, ona inanan kimseler değişik baskılarla bütün bütün susturulsalar da, içten içe hep homurdanacak, bu ihanet ve bu haksızlığı kat'iyen affetmeyeceklerdir.

Aslında, İslâm'ın yukarıdaki hususlarla alâkalı emir ve tavsiyeleri, içtimaî barışı sağlaması, milletler arası diyalog ve hoşgörüyü gerçekleştirmesi, sesinin ulaştığı hemen her yerde genel emniyete katkısı açısından fevkalâde önemlidir. Bugün onun bu gücünden istifade etmeyi düşünmeyenler, gelecek nesillerin şirâzeden çıkmış bir kitabın parçaları gibi sağa-sola saçılması karşısında ellerini dizlerine vurup inleyeceklerdir ama iş işten geçmiş olacaktır.

Keşke milletle alâkalı konularda, onun örf, âdet ve gelenekleri nazar-ı itibara alınarak ona göre plânlar, projeler üretilebilseydi.! Keşke şu köklü millet bir kısım yamuk-yumuk ideolojilerle uyutulmaya çalışılmasaydı.! Keşke dine, diyanete bağlılığından dolayı bazı kimseler baskı altına alınmasaydı ve bu mübarek milletin her ferdi vicdan hürriyetine karşı saygılı olabilseydi..!

Bir zamanlar bizim, İslâm gibi yüce bir dinimiz vardı -eksik-gedik yaşanmasına rağmen hâlâ da var- bu din gelmiş-geçmiş bütün edyân-ı semaviyenin ruhunu, özünü, usaresini mündemiç, câmi', kâmil, evrensel bir dindi; hiç şüphesiz onun câmiiyet ve kâmiliyetinin en önemli yanlarından biri de geçmişteki bütün hak din ve peygamberleri kabulüydü. O, bütün bu din müntesiplerini 'Ehl-i Kitap' unvanıyla özel bir konumda ele alıyor; hususî tevcihlerde bulunuyor ve onlara farklı statüler tanıyordu; tanımakla kalmıyor, bu konuda vaz'ettiği kuralları hemen uygulamaya koyuyordu.

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) tâ baştan itibaren değişik din mensuplarına fevkalâde bir müsamaha ile yaklaşmış, bu hususta olabildiğine yumuşak davranmış, arkasındakileri o istikamette sürekli motive etmiş ve onları ümmet-i vasat (örnek millet) olmanın hakkını edâ etmeye çağırmıştı. Müslümanlar her zaman bu çağrıya uymuş, bazı dönemlerdeki bir kısım dar görüş ve dar vicdanların sert ve bağnazca tutumları istisna edilecek olursa, hep hoşgörülü davranmış, başkalarının farklı inanç ve felsefelerine saygılı olmuş ve kat'iyen düşünce, inanç ve diyanetlerinden ötürü kimseye baskıda bulunmamışlardı; bulunamazlardı da, zira, Kur'ân onlara 'Dinde zorlama yoktur; hak, bâtıl birbirinden ayrılmış ve gerçek bütün vuzûhuyla ortaya çıkmıştır.' (Bakara sûresi, 2/256) diyerek nasıl davranmaları gerektiğini apaçık belirtmiş, şu veya bu şekilde inhirafa düşmelerine hiç mi hiç meydan vermemişti.

Evet, yukarıdaki âyet, dinde ikrâh olmadığını/olamayacağını ifade ederek, düşünce ve inanç konusunda istidlâl ve ikna metodlarını nazara veriyordu. Ayrıca âyete 'İkrâh dinde yoktur.' şeklinde mânâ verenler de olmuştur ki; o da neye ve hangi hususa dair olursa olsun, dinde zorlama söz konusu olamaz demekti. Her şeyden evvel mesele, dinin tarifi çerçevesinde ele alındığında onun kat'iyen cebre dayanmadığı ve tamamen ihtiyarî bir konu olduğu görülecektir. Dahası, yukarıdaki tevcihe bağlı denebilir ki, din, insanları ne herhangi bir diyaneti ne de dünyayı kabule zorlar. Esasen hak-bâtıl, hayır-şer, nur-zulmet, iman-küfür, hidayet-dalâlet birbirinden ayrıldıktan sonra değişik türden baskı ve dayatmalar hem insana hem de insanın iradesine karşı apaçık bir saygısızlık demektir.

İslâm tarihinde, dini kabulün semeresi mutlak saadet olduğu halde 'لاَ اِكْرَاهَ فِي الدِّينِ' mantukunca dine girme mevzuunda hiç kimseye karşı cebir ve şiddet kullanılmamıştır. Aksine din, başkalarını ikrâhtan korumayı taahhüt etmiş ve herkesin rahatça kendi dinini yaşayabilmesini teminat altına almıştır. Dahası din, başkalarına baskıyı hem insana hem de dinin ruhuna saygısızlık kabul etmiştir; insana saygısızlıktır, zira o, irade sahibi hür bir varlıktır ve dilediğini yapabilmesi de diğer varlıklar arasında farklılığının en belirgin derinliğidir. Dine karşı saygısızlıktır, zira iman samimiyete dayalı ve kalbin kabulüne vâbeste bir iz'an işidir. Kalblerde kabul görmeyen iman da, amel de makbul değildir. Evet, değişik baskılarla insanlara kabul ettirilen iman iman olmadığı gibi böyle bir iman taşıyan kimse de mü'min değildir. Olsa olsa o bir münafık, amel adına ortaya koyduğu davranışlar da birer göstermeliktir.

Ayrıca din, insanların kerih görecekleri bir sistem, bir müessese değildir ki, ikrâh söz konusu olsun. O herkesin severek kabullenebileceği bir hayırlar ve güzellikler kaynağıdır. Bu itibarla da, dini ve dinî meseleleri başkalarına medenîce anlatma yerine baskı uygulama, dinden nefret etmeye sebebiyet verir ki, bu da ona karşı apaçık bir hürmetsizlik demektir. Kur'ân dinde ikrâh olmadığını/olmayacağını hatırlattığı aynı yerde 'Hak-bâtıl birbirinden ayrılmıştır.' diyerek konuyu âfâkî ve enfüsî delillere, peygamberlerin mesajlarına, her biri bir iman kahramanı mürşidlerin beyanlarına havale etmek suretiyle bize istidlâl yolunu, peygamberler vesâyetini, İslâm'ı tam yaşayan insanların rehberliğini salıklar.

Bunu çok iyi anlayan atalarımız dinlerini, diyanetlerini anlatma konusunda istidlâl ve ikna metodlarını kullanmış ve hiçbir zaman başkalarını kendi düşünce ve inançlarını kabule zorlamamışlardır; zorlamamışlar ve herkes inandığı gibi yaşamış, rahatlıkla kendini ifade edebilmiş, adlî ve idarî hiçbir problemle karşılaşmamıştır. Bu hoşgörü atmosferinde, müşrik, Yahudi, Hıristiyan veya başka herhangi bir düşünce ve felsefeye inanan kimse, din ve vicdan hürriyeti açısından hiçbir baskıya maruz kalmamış, yurdundan-yuvasından edilmemiş, mahkemelerde süründürülmemiş; isteyen istediği dini seçmiş, ahdinde durmak ve vatandaşlık sorumluluklarını yerine getirmek şartıyla her zaman sıyânet görmüş ve hep korunup kollanmıştır. Günümüzde olduğu gibi, o gün de ahdini bozanlar, vatandaşlık mükellefiyetlerini yerine getirmeyenler, ülkeyi bölüp parçalamak isteyenler, meşru sisteme açıkça başkaldıranlar, terör eylemlerine girenler, değişik ad ve unvanlar altında fesat çıkaranlar, gelip gelip kaba kuvvetle milletin tepesine binenler hukuk dairesi içinde cürümlerine göre cezalandırılmış ve devletin güvenilirliği sağlanmıştır.

Müslümanlıkta, düşünce ve vicdan hürriyeti açısından böyle davranıldığı gibi, ibadet ve muamelât konularında da kat'iyen ikrâha geçit verilmemiştir. Dahası İslâm, başkalarıyla savaş içinde bulunulduğu durumlarda dahi, vatandaşlığı kabul edip vergisini verme taahhüdünde bulunanları vatandaş kabul etmiş ve asla dinine, diyanetine karışmamıştır. Savaşta ısrar edenlere de, yenik düştüklerinde zimmet hakkı tanımış, kendi vatandaşlarından aldığı gibi onlardan da belli bir vergi almış ve onları da vicdanlarıyla baş başa bırakmıştır. Bundan başka o, gelip gönül rızasıyla vesâyetine girenlere din ve vicdan hürriyeti adına nasıl davranmışsa, harp mağluplarına karşı da aynı kuralları uygulamış ve onları, devlete, millete zarar vermeme kaydıyla bütün tasarruflarında serbest bırakmıştır.

İslâm'ın din ve vicdan hürriyeti adına sergilediği bu engin hoşgörü sadece vesâyetine dehâlet edenlere de münhasır değildir; o bütün dünyada aynı değerleri koruyup kollamanın da takipçisi olmuştur; mağdurun imdadına koşmuş, mazluma yardım etmiş, düşeni tutup kaldırmış ve her yerde hakkı ikame etme arkasında koşmuştur. Dahası, onun maddî mücadelesi dahi, insanları cebir, şiddet ve ikrâhtan koruma edâlıdır. O, elinin ulaşabildiği hemen her yerde, vicdanlara baskı yapılmasına karşı çıkmış; imanın gönül rızasıyla kabul edilmesine zemin hazırlamış; yerinde bir pakt olarak ve yerinde münferiden bir kısım mazlum milletleri rızaları hilafına herhangi bir dine, bir düşünceye, bir felsefeye veya bir ideolojiye zorlamaya müdahale etmiş; gücü yetiyorsa her türlü cebir ve şiddeti önlemiş ve onlara başkalarına zarar vermeme kaydıyla, istediği yolu-yöntemi seçebilmenin garantörü olmuştur. Bu da İslâm'ın, muhtelif milletlerden meydana gelmiş geniş bir câmiada umumi sulh ve sükûnu sağlaması, gönüllerde bütün peygamberlerin temel mesajlarına karşı hürmet hissi uyarması ve böylece herkesin konumuna saygılı olmayı bir kısım mâkul ve kalıcı sebeplere bağlaması demektir ki fevkalâde önemlidir.

İslâm'ın din ve vicdan hürriyeti adına insanlığa vaadettiği şeyler herkesin görüp anlayabileceği şekilde gayet açık ve nettir. Zannediyorum bu konuda tarihe kuşbakışı bir göz atma yeterli olacaktır: Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) döneminde azınlıklara tanınan din ve vicdan hürriyeti, Râşid Halifelerce de kemâl-i hassasiyetle üzerinde durularak herhangi bir inhirafa meydan verilmeden tamı tamına uygulanmıştır. Sonraki dönemlerde de milimi milimine bu örnek uygulamalara hep sadık kalınmıştır. Işık çağından Emevî, Abbasî ve Osmanlılara kadar -çok azı müstesna- bütün idareciler azınlıkları, inançlarını koruma, diyanetlerini yaşama, ayin ve yortularını hiçbir engele takılmadan rahatlıkla icra edebilme, çocuklarına istedikleri gibi eğitim verme, mevcudiyetlerini devam ettirme adına değişik vakıf ve cemiyetler etrafında bir araya gelme, eski mâbetlerini onarma, yeni mâbetler kurma... gibi bütün vatandaşlık haklarından yararlandırmış, ülkenin genel düzeniyle alâkalı kanun ve nizamlara uymanın dışında kendilerinden hiçbir şey istememiştir.

Şam Emevîleri ve Abbasîler'den sonra Endülüs Müslümanları ve Osmanlılar da bu hususta parlak birer örnek sayılırlar. İlimde, irfanda Batı'ya çok şey kazandıran bu insanlar Rönesans'a giden yolları açmanın yanında mehâsin-i medeniyetin de ilk mimarları olarak tarihe geçmişlerdir; dinlerini yaşamış, kimsenin diline, dinine ilişmemiş ve asırlarca ütopyaları aratmayan bir idare şekli sergilemişlerdir. Ama ne acıdır ki, dünyayı ışığa gark eden bu aydınlık ruhlar, devletleri yıkıldıktan sonra katı bir Haçlı mülâhazasıyla kılıçtan geçirilmiş ve onlardan bir tek ferde dahi bölgede yaşama hakkı verilmemiştir. Aslında Balkanlar'dan Kuzey Afrika'ya, Mısır'dan Mağrib ülkelerine kadar işgal edilen bütün İslâm coğrafyasında da hep aynı mezâlim irtikâp edilmiş ve aynı baskılar uygulanmıştır: Müslümanların civanmertliklerine karşılık işgalci güçler bölge halkını ezmiş, sömürmüş, gelip gelip idarelerine karışmış; yerinde kendi piyonlarını işbaşına geçirmiş, yerinde ambargolar uygulamış ve hiçbir zaman din ve vicdan hürriyetine saygılı olmamışlardır.

Bütün bunların, birbirinden farklı iki medeniyetin din ve vicdan hürriyeti konusundaki tutumlarını aksettirmesi bakımından iyi birer örnek teşkil ettiği/edeceği kanaatindeyim. Bir dönemin insanlarını sorgularken yeni yeni kavga unsurları icat etmenin ve bazı hissiyatları tetiklemenin yararlı olmadığını biliyorum; ancak, bir medeniyetin mehâsinini vurgularken diğerinin de mesâvîsine dikkat çekmek önemli bir esas olduğu gibi, dün o mesâvîyi irtikâp edenlerin eski huylarından vazgeçmeyip bugün dahi aynı şeyleri yapıyor olmalarını hatırlatmanın da bir vecîbe olduğunu düşünüyorum.. bu çerçevede olsun böyle bir hususu ihtar etme, haricî ve dahilî zalimleri, vicdan hürriyeti tanımayan kaba ve ham ruhları uyarır mı, uyarmaz mı bilemeyeceğim ama böyle davranmanın bir sorumluluk gereği olduğunda da benim şüphem yok...