Yazdır

Adalet (1)

Yazar: Fethullah Gülen, Yeni Ümit, Temmuz-Eylül 2004, Sayı 65 Tarih: . Kategori Yeni Ümit Yazıları

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Dengeli olma, aşırılığa düşmeme, herkesin ve her şeyin hakkına riâyet etme, zulme girmeme mânâlarına gelen 'adl' ve 'adalet', İslâm dininde ahlâkî ve hukukî yanlarıyla fevkalâde önemli bir esastır. Kur'ân ve Sünnet bu esas üzerinde ısrarla durur, mü'minleri ona riâyet etmeye çağırır ve onun Allah'a bir yaklaşma yolu olduğunu sık sık vurgular.

Adaletin ahlâkî ve hukukî mânâsına geçmeden önce, İslâm hukemâ ve mütefekkirlerinin onu nasıl yorumladıklarını görmekte yarar var. İslâm ulemâsı ve Müslüman düşünürler -İbn-i Miskeveyh'ten Bediüzzaman'a- insanda üç ana kuvvetten bahsedegelmişlerdir: Kuvve-i akliye (aklî meleke), kuvve-i şeheviye (şehvet dinamiği), kuvve-i gadabiye (öfke hissi) ki, bazıları bunlardan kuvve-i akliye'ye kuvve-i melekiye, kuvve-i şeheviye'ye kuvve-i behîmiye veya nefs-i emmâre, kuvve-i gadabiye'ye de kuvve-i sebuiye demeyi tercih etmişlerdir.

Fonksiyon itibarıyla kuvve-i akliye, belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp bilmenin, iyi-kötü her işin neticesini idrak etmenin, maslahat ve mefsedetleri birbirinden ayırmanın önemli bir esası; kuvve-i şeheviye, arzu, istek, iştiha, lezzet ve cismânî hazların ana unsuru; kuvve-i gadabiye ise, kin, nefret, hınç, hiddet, dargınlık, kızgınlık ve atılganlığın biricik kaynağı kabul edilmiştir.

Kuvve-i akliye'nin ifrat (aşırı) hâline, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme, safsataya girme ve şarlatanlıkta bulunma mânâsında 'cerbeze'; tefrit durumuna, hiçbir şeyi doğru-dürüst anlayamama, en basit şeyleri dahi idrak edememe anlamında 'gabâvet' ve 'hamâkat'; mûtedil olanına da, herkesin gücü ölçüsünde eşyâ ve hâdiseleri olduğu gibi bilme, mâhiyet-i nefsü'l-emriyelerine uygun değerlendirip resmetme, lehinde ve aleyhinde olan, olması muhtemel bulunan şeyleri birbirinden ayırma keyfiyetine de 'hikmet' denegelmiştir.

Kuvve-i şeheviye'nin ifrat hâline, tamamen ar ve hayâ hislerinden sıyrılarak, her türlü saygısızlığı, her çeşit küstahlığı irtikâp edecek kadar kayıtsız davranma anlamında 'fısk u fücûr'; aklın ve şer'in tecvîz ettiği ilâhî nimet, lezzet ve zevklerden dahi kat-ı alâka etme, hissiz ve hareketsiz kalma mânâsındaki şekline 'humûd'; behîmî hislerin inkıyad altına alınması, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalmanın yanında meşru dairedeki zevk ve lezzetlere istek izhar etme diyeceğimiz tavra da 'iffet' demişlerdir.

Kuvve-i gadabiye'nin ifrat hâline, âkıbeti düşünülmeden, sonucu hesaba katılmadan, ölçüsüzce ve muhâkemesizce altından kalkılmayacak işlere girişme ve âkıbeti mutlak felâket tehlikelere kendini salma mânâsında atılganlığa 'tehevvür'; tefrit durumuna, korkulmayacak şeylerden dahi korkma, sürekli vehimlerle oturup kalkma ve değişik paranoyalarla hayatı yaşanmaz hâle getirme anlamındaki sapkınlığına 'cebânet'; korkulacak şeyler karşısında tedbirli ve temkinli davranma ve esbabda kusur etmeden ciddî bir soğukkanlılık içinde, korkulacak hususları herhangi bir telâş ve endişeye kapılmadan savmaya çalışma anlamındaki yiğitçe duruşa da 'şecaat' demişlerdir ki, 'adalet' denen şey de, işte bu üç faziletin imtizâcından hâsıl olan ve 'sırât-ı müstakim' unvanıyla da anılan dengeli olmanın mübeccel adıdır.

Aslında bütün insânî kemâlât ve fezâilin asılları da kabul edilen bu hususlar, ahlâkî mânâsıyla adaletin de ruhu, özü, esası ve nüveleri sayılırlar. Bu ruh, bu öz ve bu esasların anlaşılamadığı ya da kavranamadığı yerde ne o adaletin nazarîsinden ne de ferdî, ailevî ve içtimaî yaşanan ve uygulananından bahsetmek mümkündür.

Fakîhlerin adalete bakışı biraz daha farklıdır; onlara göre âdil olma, büyük günahlardan kaçınıp küçüklerinde de ısrar etmemenin yanında her zaman istikamet peşinde olmaya bağlıdır ki, bunu, hasenâtın seyyiâta gâlip gelmesi şeklinde de yorumlamak mümkündür. Hususî anlamda ihkâk-ı hak, ibtâl-i bâtıl etmeye ve hakkı tutup kaldırmaya da adalet denegelmiştir. Fukahâ ve büyük çoğunluğu itibarıyla diğer ulemâ, adaletin mutlak zikredildiği her yerde, daha ziyade onu birinci şıktaki şekliyle anlamışlardır ki, ikincisinin zıddı zülüm olduğu gibi bunun zıddı da fısk u fücûrdur.

Ayrıca fukahâ, uygulama alanı itibarıyla da adaleti ikiye ayırmışlardır:

1) Hiçbir zaman hiçbir şart karşısında değişmeyen, neshe uğramayan, zaman ve konjonktüre bağlı bulunmayan mutlak adalet ki, iyiliğe iyilikle karşılık verme, hayra hayırla mukabelede bulunma, zulmün büyüğünden de küçüğünden de uzak durma... gibi kısmen de olsa insan aklının iyi ve güzel olduğunu idrak edebileceği hususlar bu türün örneklerinden sayılırlar.

2) İyi, güzel ve yararlı olduğu Şer'-i Şerif'in açmasıyla kavranabilen itibarî ve izafî adalet ki, kısas, diyet ve diğer cürümlere, cinayetlere terettüp eden cezalar ve onların miktarları gibi hususlar da bu kısmın misallerindendir. Bu kabil cürüm ve cezalar arasında adalet nisbetini kavramanın bir mizanı olmadığı gibi, böyle bir konuda mantık ve muhâkemeye dayanarak isabetli bir karara varmak da mümkün değildir. Bazı hikmet ve maslahatlar nazara alınarak doğruya yakın bir şey ortaya konsa da, yüzde yüz isabet edildiği kat'iyen söylenemez. Bir başka zaviyeden adalet-i izâfiye, adalet-i mutlakanın hilafına olarak, umumun hukuk ve selâmetinin söz konusu olduğu yerde bazı fertlerin haklarına riayet edilmeyeceği şeklinde yorumlanmıştır ki, bu da İslâm Tarihi'nde çokça başvurulagelen bir konu olarak bilinmektedir.

İslâm dini, gelmiş-geçmiş edyân-ı semâviye arasında ferdî ve içtimâî adaleti en belirgin şekilde ortaya koyan ve bir saat adaletle hükmetmeyi altmış sene ibadete denk tutan, hatta ondan daha hayırlı sayan bir dindir. Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîha'da adaleti emreden pek çok âyât ve ehâdîs-i şerîfe göstermek mümkündür: 'Allah, size âdil olmayı, (insanlara) ihsanda bulunmayı ve akrabaya bir şeyler vermeyi emreder.' (Nahl/ 90) 'Al-lah emanetleri ehline tevdî etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi ister.' (Nisâ/58) 'Ey iman edenler! Hak'tan yana olun ve her işinizde adaleti gerçekleştirmeye çalışın.. her zaman adaletin şahidleri ve temsilcileri olmaya bakın.. herhangi bir zümreye karşı içinizde hissettiğiniz kin ve nefret sizi adaletsizliğe sürüklemesin; âdil davranın ki, takvaya en yakın davranış da budur.' (Mâide/8) ve 'Bana, sizin aranızda adaletle hükmetmem emrolundu.' (Şûrâ/ 15) türünden pek çok âyet-i kerime adaleti emrettiği gibi; 'Zalimler yakın bir gelecekte nasıl bir değişimle devrilip gideceklerini görüp bileceklerdir.' (Şuarâ/ 227) 'Ahâlisi ıslahçı ve hukuka riâyetkâr olduğu sürece senin Rabbin o beldeleri helâk edecek değildir.' (Hûd/117) 'Biz ahâlisi kendini zulme salmış karyelerden başkasını helâk etmeyiz.' (Kasas/59) gibi bir hayli âyât-ı beyyinât dahi adaletin zıddı olan zulmün çirkinliğini ve zalimlerin sû-i âkıbetini hatırlatmaktadır.

Bu itibarla denebilir ki, bir milletin beka ve devamı için sadece dinî ve millî hislerin canlı olması yeterli değildir. Dinî hayatın ve millî heyecanın yanında adalet ve hakkaniyet duygusunun yürekten duyulup yaşanmasına da ihtiyaç vardır. Bu husus şimdiye kadar gelmiş-geçmiş milletlerin hayatında değişmeyen bir esas olduğu gibi bundan sonra da her gün biraz daha artan önemiyle hep devam edecektir.

Bugüne kadar insanlar, âdil ve hakperest oldukları nispette geleceklerini teminat altına almış, zıll-i zalîl-i ilâhî'de hayat ve hâkimiyetlerini devam ettirmiş, cânib-i ilâhî'den hep iltifatlar almış ve teveccühler görmüşlerdir; aksine, adaleti suiistimal edip haknâşinas davrandıklarında da sürekli tokatlanmış, te'dip görmüş ve yalnızlığa itilmişlerdir.. hâl-i âlem buna en büyük şâhittir: Dün Müslümanlar hakkı çiğnedi, adalet ve istikamet duygu-sunu yitirdi, bugün de Allah onlara zalimleri musallat etti ve hepsini cezalandırdı. Haksız-lığı irtikâp eden onlardı, cezalandırılanlar da onlar oldu. 'Şu bir gerçek ki, zerre kadar dahi olsa Allah kullarına zulmetmez.' (Nisâ/40) Zulmeden, kulların kendileridir. Kur'ân-ı Kerim, onlarca âyetinde 'Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.' (Nahl/118) diyerek haddini bilmezliğin ve haksızlığın gerçek adresini gösterir ve her çağdaki muhataplarını teyakkuza çağırır. Onun sık sık, 'Kendilerine verilen öğütleri kulak ardı edip unutunca, içlerinden, onları kötülüklerden alıkoymaya çalışanları kurtardık, zulmedenleri de, fıskı îtiyad hâline getirdiklerinden dolayı derdest edip yoksulluk azâbıyla kıvrandırdık.' (A'râf/165). 'Kasem olsun ki, Biz sizden evvelki nesilleri, kendilerine apaçık âyetlerle nebîler gelmesine rağmen zulümde ısrar ettiklerinden ötürü, iman etme ihtimali kalmadığı için helâk edivermiştik.' (Yunus/13) ve 'Biz zulme gömülmüş nice kentleri kırıp geçirdik de, sonra onların yerine başka milletler yarattık.' (Enbiyâ/11) gibi âyetlerle bu tür tarihî tekerrürler devr-i dâimlerini hatırlatması hep bu mülâhaza itibarıyladır.

İnsanlar, hem Rabbilerine, hem nefislerine, hem de halka karşı adalet ve istikamet içinde bulunmakla mükelleftirler. Cenâb-ı Hakk'a karşı adalet ve istikamet, O'nun vaz'ettiği kurallara uyarak, emir ve yasakları mevzuunda kılı kırk yararcasına titiz hareket ederek; nefsine karşı âdil olma, kendi şahsına ve aile efradına, emanete riâyet hassasiyetiyle muamelede bulunup ifrat ve tefritlere düşmeden her şart altında hayatını îtidal içinde sürdürerek; halka karşı adalet ise, her hususta onların haklarını gözetip onlara her zaman hayırhah bir yol arkadaşı gibi davranarak gerçekleşebilir.

İşte bu şekilde hem hukukullah hem de kul haklarına, tâbir-i diğerle hem hukuk-u âmme'ye hem de ferdî haklara riâyet edilmiş olur. Aksine, bu haklara riâyet edilmediği takdirde umûmî âhenk temelden sarsılır; ihtilâller baş gösterir ve her yanda hercümerç yaşanmaya başlar; Cenâb-ı Hak da bir kısım zalimlerin eliyle onları cezalandırır; sonra döner o zalimlerden de intikam alır. Bugüne kadar hiç değişmeden âdet-i ilâhî hep böyle cereyan edegelmiştir. Bu arada fevkalâdeden inayetler de olmuştur ama, bunlar rahmetin gazaba sebkati esprisine bağlı sürpriz teveccühlerdir ve temâdîleri de O'nun ekstradan inayetlerine vâbestedir.

Allah, yaratırken her şeyi olabildiğine dengeli ve âhenkli yaratmıştır. Varlığın her yanında, bir kısım temayüllerden, sevklerden, insiyaklardan söz edilse de canlı-cansız her nesnenin arkasında o kâhir kudretin adl u âhengi gözettiği açıktır. Bakış zaviyesini iyi belirleyip eşyâ ve hâdiselerin arka plânını görebilenler için bütün kâinat, umum mevcudât, topyekün ekosistem sürekli adalet ruhuyla soluklanıp durmakta ve her nesne hâl, nizam ve maslahat diliyle Hak ismini haykırmaktadır. İnsanoğlu ise, yaratılışındaki farklılık ve fâikiyete binaen bu örfâneye kendi hür iradesi ve kendi plânlarıyla iştirak etme durum ve konumundadır. Bu, onun farklı donanımına göre özel bir tevcih sayılmasının yanında aynı zamanda, çok zor bir sorumluluk da demektir ki, 'Meşakkat ölçüsünde üstün pâyeler elde edilir.' fehvâsınca o iradesinin hakkını yerine getirdiğinde kendisine vaadedilen öyle şeyler vardır ki, onlara nisbeten o yolda verdiği ve o uğurda harcadığı enerji oldukça önemsiz kalır. Evet, altından kalkılamaz bir iş değildir iman ve İslâmiyet'le Cenâb-ı Hakk'a teveccüh ve tekvînî emirlerle teşrîî direktifler arasındaki mutabakatı keşfedip ortaya çıkarmak; ama gel gör ki, dünden bugüne oldukça kolay görünen böyle bir işi başaran tevfik erlerinin yanında onların yüz katı haybet ve hüsran yaşayanlar da olmuştur, hem de göz göre göre. Dün ve bugün Hakk'a teveccüh ederek iman ve İslâmiyet'i duyup yaşama şeklinde olsun iradesinin hakkını eda edemeyen o kadar bahtsız kimseler gelip geçmiştir ki, böylelerini düşününce insanın kendi kendine: 'Meğer 'eşref-i mahlûkat' sayılan bu insanlar arasında ne kadar da özünden, mâhiyetinden habersiz kimseler varmış...' diyesi geliyor...