Yazdır

Hak Dostları ve Heyetin Velîliği

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bamteli Dosyaları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Âhir zamanda İslam'ın ancak velîlerle temsil edilebileceği ve Kur'an talebelerinin kuvve-i velâyete dayanarak vazife görecekleri vurgulanıyor. Bahsedilen kuvve-i velâyetten maksat nedir? Velâyetin çerçevesi hakkında neler söylenebilir?

  • Veli; malik, sahip, muîn, sadık, nâsır mânâlarına gelip, hak dostu, hak eri; dostluk hisleriyle Allah'a yönelen ve O'nun tarafından dostluk muamelesi gören ermiş insan demektir. Böyle bir mazhariyete ermişliğe de velilik anlamında "vilâyet" ya da "velâyet" denir. (01.00)
  • Kur'ân'a göre velâyet, Allah'a inanmak, emir ve yasaklarına titizlikle uymak demektir. Bir âyette, Allah dostlarına korku olmadığı, onların üzülmeyecekleri bildirilir; onu izleyen âyette de bu velâyetin gerekleri vurgulanır: İnanmak ve muttaki olmak. (Yunus, 10/62-63). Benzer ilahî beyanlar nazar-ı itibara alındığında, genel mânâda velâyetin bütün mü'minlerin vasfı olduğu görülecektir. (05.00)
  • "Veliyyullah" veya "evliyâullah" dendiğinde, bundan "âdâullah"ın karşılığı kabul edilen bütün mü'minler anlaşılsa da -ki aslında, Kur'ân ve sünnette evliyâullah sözcüğüyle anlatılan da budur- tasavvufta veli tabirine yüklenen daha başka mânâlar da vardır. Sofilere göre veli, riyazet veya daha değişik mücahede yollarıyla, beden ve cismaniyetini aşıp, kalb ve ruhun hayat mertebesine, dolayısıyla da Hak yakınlığına ulaşan, derken şahsı adına fenâ bulup yeni bir mânâ ile bekâya eren Allah'ın hususî iltifat, ihsan ve teveccühlerine mazhar hak eri demektir. (08.05)
  • Seyr u sulûk-i ruhânî de, aşk, çile ve emsali yol erkanının yanında, takip edilecek kestirme bir yol daha vardır ki o, "Der tarîk-i acz-mendî lâzım âmed çâr-çîz: Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!" ifadeleriyle çerçevesi çizilen acz, fakr, şevk ve şükür yoludur. Bu yol, insanın sonsuz güç ve kudret sahibi Rabb'i karşısında kendisini bir "sıfır" görüp, mazhar olduğu bütün nimetleri O'ndan bilmesini, şükürle mukabelede bulunmasını, hep tefekkürle meşgul olmasını, sürekli şevkle kanatlanmasını ve mahlukata karşı şefkatli davranmasını gerektirir. (09.47)
  • Velâyet, genel (velâyet-i amme) ve özel (velâyet-i hassa) olmak üzere ikiye ayrılır. Genel velâyet Kur'ân'ın tanımladığı velâyettir. Bu anlamda her Müslüman Allah'ın velisidir. Özel velâyet ise, hususi yöntemlerle kendisini arındırarak kurbete nail olan Hak dostlarına hastır. (12.15)
  • Âhir zamanda eda edilecek önemli misyonların temsilcileri gizli bir velâyete dayanacak ve şahs-ı manevinin velâyetinden güç alacaklardır. (13.27)
  • Vifak ve ittifak sayesinde mü'minlerin cemaati velâyet kuvveti kazanır. Hususiyle bencilliğin ve enâniyetin çok ileri gittiği bir dönemde kutbiyet ve gavsiyeti, salih mü'minlerden meydana gelen topluluğun şahs-ı mânevîsi temsil eder. Her mü'min, gönlünde duyduğu intisap ve paylaşma hissine göre, o kutbiyet ve gavsiyetten pay sahibi olur. (18.05)

Bazı insanların iman hizmetinde çok aktif olduklarını, hatta adeta aksiyon sayesinde ayakta durduklarını ve aktif vazifeleri ellerinden alınsa her şeye küser hale geldiklerini, fakat aynı ölçüde kalb hayatına dikkat etmediklerini görüyoruz. Makbul aksiyon nasıl olmalıdır? Aksiyon ve kalbî hayat dengesi nasıl sağlanabilir?

  • İmanla desteklenen aksiyon başlı başına güzel bir iştir. İnsan, kalbî hayat açısından eksikleri bulunsa bile, aksiyonunun mükafatını görür. (21.21)
  • İnsan hayatında dengenin tam sağlanabilmesi için mutlaka kalb ve vicdanın hakemliğine de başvurulmalıdır. Kendisine verilen bir kısım paye ve konumlar elinden alınınca gönül koyan insanlar genellikle meselelere kalb ufkundan bakamayan kimselerdir. (24.04)
  • Kalbî ve ruhî hayat ufkunda yaşayabilmenin esasları İhlas ve Uhuvvet Risaleleri'nde detaylıca anlatılmıştır; hizmet erleri her fırsatta o eserlere müracaat etmelidirler. (25.55)
  • Her insanın damarına dokunan bazı hadiseler olabilir. O hadiseleri aşabilmenin sırrı Allah'a, ahirete ve dinin esaslarına doğru inanmaktadır. Sevimsiz şeyler karşısında iradenin hakkını vermek suretiyle önce enaniyeti ve başkaları hakkındaki olumsuz duyguları baskı altına almak, sonra da tefekkür sayesinde damara dokunan hususların tesirini hafifletme gayretinde bulunmak çok büyük sevapların vesilesidir. (26.47)
  • Hemen her türlü kalbî rahatsızlığın çaresi imanda derinleşmektir. Bu nimete mazhar olabilmek için hem fiilî hem de kavlî duaya sarılmak lazımdır. (31.20)
  • Hazreti Halid'in (radıyallahu anh) komutanlıktan azledilişi.. ve sıradan bir nefer olmayı kabul konusundaki örnek duruşu... (37.15)
  • Kendini bir şey bilme, bir şey olmamanın emaresidir. (38.47)
  • Hazreti Bediüzzaman, ebced ve cifirle alâkalı bazı tesbitlerini, Risalelere ve Cevşen'e ait bir kısım ikramları dile getirirken, "Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasipti; fakat bu kadar hadsiz muarızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az, fakir ve zaîf olan bizlere kuvve-i maneviye, gaybî imdad, teşci', sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i kat'iye oldu, ben de yazdım." demektedir. (40.15)
  • Bir kulun günahı ne olursa olsun, ona düşen, yaptığı şeylere bir daha dönmemek, günahlardan uzak durmaya azm ü cezm ü kast eylemek ve bu kararında sağlam durmaya çalışmaktır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermişlerdir ki, bir insan yüz defa tevbesini bozmuş olsa bile, "Allah'ım, ben yine düştüm; günahımı bağışla, beni affet.." diyerek ve o çirkinliklere dönmeme hususunda kesin karar vererek bir kere daha tevbe etse, Allah onun tevbesini yüzbirinci defa da kabul eder. (42.58)
  • "Belvâ" musibet, zahmet, ızdırap, meşakkat ve güçlük gibi anlamlara gelir; "âmme" de bütün, herkes, umûm demektir. "Belvâ-i âmme" ise, herkesi kapsayan meşakkat ve güçlüğün unvanıdır. Terim olarak "belvâ-i âmme", bir şekilde hemen herkese bulaşan, umumî, kaçınılması güç sıkıntıları ve bunlar hakkındaki husûsî hükümleri ifade eder. Sokakta elbiseye sıçrayan ve kaçınılması mümkün olmayan su ve çamur damlalarıyla namaz kılmanın caiz oluşu bu hükümlerdendir. Kezâ, içinde yaşadığımız zamanın da "belva-i amme" sayılabilecek kendine has halleri vardır. Velâyet mevzuu söz konusu edilirken bu husus da dikkate alınmalıdır. (44.20)