Yazdır

Toplumda Çoğulculuk ve Ailede Beraberlik

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bamteli Dosyaları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Soru: Çoğulculuk (plüralizm), globalleşen dünyada sıkça gündeme gelen bir konu ve genellikle önemli bir değer olarak kabul ediliyor. İnanan insanların içtimaî hayatında çoğulculuğun yeri nedir? İzâfîye (rölativizm) felsefesinin vartalarına da düşmeden çoğulculuk anlayışımız nasıl olabilir?

  • Çoğulculuk, İslam’ın ilk dönemlerinde isimsiz bir müsemma olarak doğrudan doğruya hayatın içinde olmuş; insanların hissiyatları, mülahazaları ve düşünceleri saygıyla karşılanmıştır. (01:05)
  • Müslümanların kendi ülkelerinde çoğulculuğa gelince; neyin nasıl düşünüleceği, neyin nasıl tartışılacağı konusunda, endâze ve mihenk şunlardır: “Edille-i şer’îyye-i asliye” dediğimiz Kitab, Sünnet, icma ve kıyas; bunların mütemmimi durumundaki “edille-i şer’iyye-i tâliye” olan örfler, adetler ve gelenekler... (02:20)
  • En müstesna bir toplumda bile mutlak bir vahdet söz konusu değildir. Orada da çok farklı fikir, kanaat ve uygulamalar görmek mümkündür. Engin bir devlet adamı ve çok geniş bir düşünce sahibi olan Hz. Ömer’den Ebu Zerr hazretlerine, Hz. Ebu Bekir’den Hz. Bilal-i Habeşi’ye kadar çok farklı düşünen insanlar mevcuttur. Aynı menhelu’l-azbi’l-mevrud’tan beslenmeleri, hep aynı kaynağa müracaat etmeleri, aynı manevi gıdayı almaları ve aynı hedefe doğru yürümeleri açısından belli bir ölçüde yorumları yakın olsa da, her şeye rağmen aralarında farklılıklar bulunduğu da bir gerçektir. İşte bu, bir yönüyle tabii olarak bir çoğulculuktur. Ne var ki, o zaman itibariyle bu meselenin üzerinde bir çoğulculuk olarak durulmamıştır. Buna isimsiz bir çoğulculuk müsemması nazarıyla bakılabilir. (03:20)
  • Kendi bünyemizde tabii bir çoğulculuğun mevcut bulunduğunu kabullenerek bunu Allah’ın bir lütfu olarak görmemiz lâzım. Bununla beraber, mezkur “edille-i şer’iyye-i asliye” mihenklerine her meseleyi vurmak ve o endâzeden geçirmek suretiyle, tereddüt duymayacağımız bir doğru olup olmadığını da tespit etmek durumundayız. Ne var ki, hissiyatımızın, idraklerimizin, yorum kabiliyetlerimizin çeşitliği nisbetinde her zaman makbul bazı farklılıklarımızın olabileceğini de göz ardı etmemeliyiz. (05:10)
  • Hadiste, “Cennetin göbeğine otağını kurmak isteyenler, cemaati iltizam etsin, topluca yaşamaya baksın ve ayrılmasınlar” buyrulmaktadır. Evet, insanın, kendi hissiyatına, anlayışına, kabiliyetlerine, farklı düşüncelerine, yetiştiği kültür ortamının farklılıklarına rağmen, müminler topluluğu içinde, insanlar arasında onlardan biri olarak yaşamaya çalışması bir yönüyle ibadettir. Böyle bir teşebbüste, farklı anlayışların, farklı karakterlerin, farklı tevil kabiliyetlerinin dürtüleriyle yaşama meselesi söz konusudur. (07:05)
  • Küreselleşen bir dünyada çoğulcu olmaya gelince: Bizimle aynı kaynaktan beslenen insanların bir yönüyle bir ittisal noktası, bir hayt-ı vuslat bulabileceğimiz farklı mülahazalarına, içtihadlarına, istinbatlarına, tahriclerine ve tercihlerine mukabil, dünyaya açılınca çok değişik inanç, düşünce ve kültürün çocuklarıyla karşı karşıya kalacağız. Böyle bir durumda, bazı şeylerden taviz vermek ve kendimizi aşınmalara maruz bırakmış olmak gibi bir husus kat’iyen söz konusu olamaz. Burada alınacak tavır şöyle özetlenebilir: Bir yönüyle insanlara karşı alakamız iki yönden ele alınabilir: Onları bazı düşünceleriyle kabul etmemiz, bazı düşüncelerine karşı da itiraz kayıtları ve muhalefet şerhleri düşmemiz. Onlar da bize karşı muhalefet şerhleri koyabilirler. Çok defa da belki bu farklı yanları, bidayette öne çıkarmamak suretiyle, onlarla münasebetler devam ettirilebilir. “Var”ları, -sonra üzerinde konuşulmak üzere- muvakkaten “yok” hükmünde görebiliriz. İnsanlarla alakamızın diğer bir yönü ise, Cenab-ı Hakk’ın insana, insan olarak atfettiği değer açısından, onlarla münasebet içinde bulunmamız şeklindedir. (10:45)
  • Eğer bizler de bir avuç havari gibi, dünyanın dört bir yanına çok hızlı bir şekilde gidebilseydik ve o ilk Müslümanlar gibi, Kur’an akliliğini, mantıkiliğini muhafaza ile beraber yeryüzünün dört bir yanına göçler tertip edebilseydik, dünyanın değişik yerlerinde öz değerlerimizin daha doğru şekilde algılanmasına vesile olabilirdik. (13:20)
  • Nerede nasıl olacağımız, insanları nasıl karşılayacağımız, onlara kucağımızı nasıl açacağımız, bağrımıza nasıl basacağımız hususu, değişik dönemler itibariyle farklılık arz edebilir. Kendi değerlerimizden fedakârlıkta bulunmadan, kimliğimizden taviz vermeden ve herhangi bir aşınmaya maruz kalmadan, bütün insanlara birer insan olarak değer vermek, farklılıkların mevcudiyetini de bir vakıa ve bir realite olarak kabul etmek, biraz realistçe ve rasyonelce davranmak suretiyle, Allah’ın izni ve inayetiyle küreselleşmenin hakkını verebiliriz. (14:10)
  • Burada şu hususlara dikkat etmek gerekir: İnsanların da bizim düşünce dünyamıza katkıları olabileceği mülahazasıyla, küreselleşmeden azami derecede istifade etme; onlara bazı şeyleri dayatmama; onları reaksiyonerliğe ve tepkiye sevkedecek davranışlardan uzak durma; inancımızı ve düşüncemizi, onları rahatsız etmeyecek şekilde ve üslubunca ortaya koyma. (17:13)
  • Kendi dünyamızda yapacağımız şeyleri yaparken, orada çok zorluk çekmeyebiliriz. Fakat başka dünyalara açıldığımız zaman, İslam’ın evrenselliğine sığınmamız icab edecek. Hadd-i zatında, bizim alıp değerlendirdiğimiz veya bize sunulan temel disiplinlerin ruhunda bu evrensellik vardır. Ne var ki neş’et ettiğimiz ortam ve blokaj, onların inkişaf etmesine müsait olmayabilir. Dünyaya açıldığımız zaman, zaruret ve ihtiyaçların o hususlarda da inkişaf etmemize vesile olması söz konusudur. O mevzudaki darlık, İslam’ın evrenselliği ile alakalı değil, bizim neş’et ettiğimiz ve yetiştiğimiz muhitin bize kazandırdığı veya bize dayattığı darlık ile alakalıdır. Kaynaklarımızı yeniden gözden geçirmemiz, yeni muhataplarımıza karşı genel davranışlarımızı, tavırlarımızı yeniden ayarlamamız, evrensel ve âlemşümûl olmayı yakalama adına önemli hususlardır. Başka bir deyişle, mahiyetimizde çekirdek halinde bulunan “evrensellik”, bir im’ân-ı nazar ve yoğunlaşmaya, bir fikir cehdine bağlı olarak ve kaynaklarımızı yeniden gözden geçirme azminin ortaya konmasıyla, inkişaf edecektir. (22:07)

Soru: Özellikle bayanlar açısından aile hayatı ile kariyer arasındaki denge nasıl olmalıdır? Farklı üniversitelerden kabul alan çocuklu veya çocuksuz eşlerin, akademik çalışmalarını devam ettirebilmek için ayrı ayrı yerlerde yaşamaları uygun mudur? Çocuğun anne-baba üzerindeki hakları zaviyesinden de değerlendirmek gerekirse, bu konuda neler tavsiye edersiniz? (25:44)

  • Hayatlarının ileriki safhasında anne-babasını terk eden, “anne-baba”zede kimseler, kim bilir belki belli bir dönemde şuuraltı müktesebatları itibariyle yalnızlığa itilmiş çocuklardır. (27:10)
  • Tarih boyunca kültürümüzde kadın, daha ziyade çocuklarıyla meşgul olmuştur. Bu husus, “kadın çalışamaz” manasına gelmemelidir. İster Devr-i Risalet-Penâhi’de (savaşlara bile iştirak etmek şeklinde), ister Emevi döneminde, ister Abbasi döneminde, ister Osmanlı döneminde (saraydaki kadınlar bile, çok önemli fonksiyonlar edâ etmişlerdir) kadınların hayatın içinde olduklarını görmekteyiz... Kadının hayatın içinde olması meselesini istiskal etmemek lazım. Ne var ki, o aynı zamanda inandığı dinin kurallarına, yaşadığı hayatta da riayet etme mecburiyetindedir. (28:20)
  • Çalışacağı yerlerde ortam müsaitse ve yaptığı işlerde dinin temel disiplinlerine aykırı bir durum bahis mevzuu değilse, kadının çalışmasında bir mahzur yoktur. Ne var ki, “mesainin tanzimi”ne, “a’mâlin taksimi”ne ve başta toplum nazarında bir molekül olan aile içindeki karı-koca arasında “teâvun düsturunun teshili”ne ihtiyaç vardır. (29:30)
  • Karı-kocanın kendi aralarında anlaşmaları, ailevî mukavele yapmaları ve belli disiplinler belirlemeleri neticesinde, aile ile alakalı vazifeleri aksatmamak ve çocukların hukuklarına da riayet etmek şartıyla, kadın da inandığı gibi yaşayabileceği bir zeminde çalışıp hizmet edebilir. (32:15)
  • İnsan çok temayülleri olan bir varlıktır. Onun bir kısım zaaflara açık olduğu inkâr edilmemeli ve görmezlikten gelinmemelidir. O, eli ayağı, gözü kulağı, dili dudağı, zihni ve hayaliyle levsiyat içine girmeye öyle müsaittir ki, “İsyan deryasına yelken açmışam / Kenara çıkmaya koymuyor beni” beytinde dendiği gibi, -hafizanallah- dikkatli yaşamazsa iffet sahilinden ayrılır da bir daha geriye dönemez. Bu husus hem kadın hem de erkek için geçerlidir. Rica ederim, realiteleri görmezden gelmeyelim. Realite planındaki iffetlere göre davranmaya bakalım ve hayali iffetlere hüküm bina etmeyelim. (35:05)