Yazdır

Ne Kibir Ne de Zillet, Mahviyet ve İzzet

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bamteli Dosyaları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Soru: 1) Bazen izzet ile kibir birbirine karıştırılıyor. Bu cümleden olarak, bir makamın onurunu koruma düşüncesi şahsî enaniyetle beslenip kibre dönüşebiliyor. İzzet ile kibir nasıl tefrik edilebilir? Kibre düşmeden izzet-i nefsi korumanın ve vakûr olmanın esasları nelerdir?

  • İzzet; değer, kıymet ve kuvvet sahibi, muhterem ve mu’teber olmak demektir. Geniş manasıyla, dini dünyaya âlet etmeyen, sireti temiz, mânevi kudret ve kuvvet sahibi kimseye azîz denir. Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi de mağlup edilmesi mümkün olmayan ve daima gâlib bulunan manasında “Azîz”dir. Aslında, Allah Teâlâ yegâne Azîz’dir; bir yönüyle, peygamberlerin ve asfiyânın izzeti dahi O’ndan dolayıdır ve O’na kurbetleriyle doğru orantılıdır. (01:00)
  • Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) hazineden bir deve almış, hizmetçisini de yanına katarak yola koyulmuştu. İzzeti tevazu ile atbaşı götüren büyük halife, yanlarındaki tek deveye hizmetçisiyle beraber nöbetleşe olarak binmeyi kararlaştırmış ve bir süre yaya daha sonra da bir müddet deve üzerinde olmak üzere Kudüs önlerine kadar gelmişti. Mü’minlerin halifesini karşılamak için nehrin kenarına koşanlar hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü, dünyanın o dönemdeki en büyük devletinin hükümdarı, ayağındaki mestleri çıkarıp koltuğunun altına koymuş, hizmetçisini taşıyan devenin yularını eline almış, sıradan bir insan gibi başı önde yürüyordu. Dahası, üzerinde de giysi olarak bir izar (gömlekten az uzun tek parça elbise, peştemal) ve bir sarıktan başka bir şey yoktu. Ayrıca, yüce Halife’nin o basit elbisesi, oraya gelinceye kadar, devenin üstündeki semere sürtüne sürtüne birkaç yerinden yırtılmıştı, o da her defasında bu yırtık yerleri –birer şeref nişanesi ekler gibi– yeniden yamamıştı. Onu istikbal eden müslümanlardan bazıları bu durumu biraz yadırgadıklarını ve Rumlara açılan bir kapı mahiyetindeki o topraklarda İslam halifesinin böyle görünmesini uygun bulmadıklarını ifade etmek istemişlerdi. Nihayet, içlerinden sözü dinlenen birisi, “Emirü’l-mü’minîn! Büyük bir kalabalık sizi bekliyor; bu insanların önüne bir sultana yaraşır şekilde aziz ve heybetli bir kılık-kıyafetle çıksanız!..” demeye kalkışınca, daha o sözünü bitirmeden, adalet timsali yüce halife, “Allah bizi İslam dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir. Madem ki, bizi aziz eden İslam’dır; izzeti ve şerefi onun dışında aramayız ve istemeyiz.” diyerek sesini yükseltmişti. (01:50)
  • Kur’an-ı Kerim, Ashâb-ı Kirâmın aziz ve yiğit insanlar olduklarına işaret etmiş, aynı zamanda onların kendi aralarında çok mütevazı, yüzleri yerde ve şefkatli kimseler olduklarına vurguda bulunmuş ve “Onlar kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise çok şefkatlidirler.” buyurmuştur. (Fetih, 48/29) (04:00)
  • Hazreti Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş sözde: مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ “Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” denmektedir. (04:41)
  • Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak, “Kibriya, benim ridâm; azamet ise, benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu cehenneme atarım!” buyurmaktadır. Evet, Allah, Zâtına has bir sıfatı paylaşma küstahlığına kalkışan birine iman nurunu nasip etmez. Onun kalbinde iman taht kuramaz, çünkü o haneyi kibir işgal etmiştir. Kibir, basireti kör eden bir perdedir. Kibirle meşbû bulunan bir vicdan, kainatta sayfa sayfa yazılmış mucizeleri göremez, mahlukatın binlerce dille anlattığı hakikatleri idrak edip anlayamaz. Zira, basiret körleşince basar da idrak adına hiçbir işe yaramaz. (05:19)
  • İzzetli insanlar, kimseden karşılıksız bir şey kabul etmeyen, kimseye evvel ve âhir diyet ödeme mecburiyetinde kalmayan aziz ruhlardır. Halden anlamayanlar, izzet-i nefislerini korumak için açlığa ve yokluklara katlanıp asla isteme zilletine düşmeyen bu insanları zengin zannederler. Aslında, dikkat edilse hallerinde fakirlik emareleri görülecektir. Fakat, onlar kimseden bir şey isteyemezler, hele hele ısrarla ve bıktırırcasına hiç istemez ve kat’iyen dilencilik yapmazlar. “Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Rasûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.” (Bakara, 2/273) mealindeki ayet-i kerime işte bu manadaki iffet ve izzet erlerini anlatmaktadır. (06:50)
  • Rivayete göre; bir gün, bir papaz Hazreti Mevlana’yı ziyarete gelmiş ve onun elini öpmek istemiş. Bunun üzerine Hazreti Mevlâna, ondan önce davranıp papazın elini öpmüş ve “Dinimizin bir şiarı olan tevazuu kimseye kaptırmam!” demiş. Bazıları çıkıp bunu ciddi bir zillet olarak görebilir; görebilir ve “Nasıl olur da bir mü’min, mü’min olmayan birisinin elini öper?” diyerek tenkide kalkışabilir. Hatta bazı müfritler, bu ve benzeri tavırlarından ötürü o büyük zât hakkında daha ağır ithamlarda da bulunabilir. Elbette ki böyle bir bakış açısı o zât hakkında suizandır ve büyük bir vebali netice verir. Belki İslamî açıdan meselenin tenkidi yapılabilir ve mülahaza dairesi açık bırakılabilir. Fakat, Hazret, bu tavrıyla orada gerçek büyüklüğün ne olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim elini öptüğü kişi, o esnada hemen Mevlâna’nın eline ayağına kapanmış ve “Temsilcisi bu kadar mütevazı olan bir din mutlaka haktır.” diyerek kelime-i şehadet getirip Müslüman olmuştur. Şayet böyle bir tavırla, bir insanın gönlüne girmek, ona iman ufkunu göstermek ve ebedî saadeti kazandırmak mümkün olacaksa, başınızı o kimsenin ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koymanız bir zillet değildir; bu, olsa olsa bir üslup tercihidir. Asıl zillet; insanın nefsi, istikbali ve çoluk çocuğu adına yüz suyu dökmesi; korku, tama, tenperverlik ve rahata düşkünlük gibi zaaflarından dolayı el etek öpmesidir. (08:00)
  • Ashâb-ı Kirâm başta olmak üzere bütün hakiki mü’minler, “Allah onları, onlar da Allah’ı sever; mü’minlere karşı (fevkalâde) mütezellildirler (tevâzu kanatlarını yerlere kadar indirirler), küfür nankörlerine karşı da izzetli (ve satvetli)dirler. Sürekli Allah yolunda mücâhedede bulunur ve kınayanın kınamasına da aldırış etmezler.” (Mâide, 5/54) gerçeğinin tam temsilcileri öyle babayiğitlerdir ki; Rabbileriyle baş başa kaldıklarında derinlikleri ihata edilemeyen birer ârif u âbid, dost ve arkadaşları arasında birer şefkat kahramanı, güç ve kuvvetle mücadelenin zaruri olduğu zaman da birer erkân-ı harp ve dâhî, mensup oldukları milletin haysiyet ve şerefi adına fevkalâde hassas, töhmet ve sûizanna vesile olacak “pes” davranışlardan da olabildiğine uzaktırlar. (12:30)

Soru: 2) “Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefâhur edemez. Millet namına tefâhur eder, hazm-ı nefs edemez.” deniliyor. Bu zaviyeden, bir insanın, kendi haysiyet ve izzetini muhafaza ile bir müessesenin ya da milletin izzet ve haysiyetini koruma hususlarıyla alâkalı takınacağı tavırlarda ne türlü farklılıklar söz konusudur? (13:17)

  • Bir mü’min sadece kendisini alâkadar eden meselelerde elden geldiğince mülayim, şefkatli ve affedici olmalı; kötülükler karşısında her zaman sabırlı davranmayı, tahammül göstermeyi ve bağışlayıcı olmayı esas edinmelidir. Fakat, bugün ferdîlikten ziyade şahs-ı manevî ve heyet-i İslamiye söz konusudur. Her müslümanın tavır ve davranışının şahs-ı manevîye ve İslam’a mal edilmesi mevzubahistir. Şimdilerde tek ferdin yakışıksız bir hareketi bütün inananlara kredi kaybettirebilmektedir. Tutarsız davranışlar sergileyen bir insan, bütün müslümanları zan altında bırakmaktadır. Bu itibarla da, bir mü’min diğer inananları mahcup edebilecek hadiseler karşısında sessiz kalamaz; kendi haklarıyla beraber Allah hakkının ve toplum hukukunun da bahis mevzuu olduğu meseleleri sineye çekemez; tavzih, tashih ve tekzib adına ne gerekiyorsa yapmak mecburiyetindedir. (13:46)
  • Elli senedir aleyhimde yazılar yazan insanla alâkalı “Cehennem ve azâb-ı ilahî yeter!..” diye aklıma geldiğinde her defasında “Hayır ya Rabbi, Cehennemle azab etme, ne olur bahtına düştüm, kalbine iman koy, onu da imanla serfiraz kıl!” diyorum. Kendi haklarımdan vazgeçiyorum. Fakat, hukukullah ihlal edilmişse, Allah Rasûlü’nün, dinin ve Kur’an’ın haklarına tecavüz edilmişse, onları affetmek beni aşar. Bu itibarla, insan, şahsı adına elden geldiğince hazm-ı nefsi esas almalıdır; fakat, beraber anıldığı insanların ve toplumun hakları söz konusuysa, o zaman daha temkinli ve hassas davranmalı, ihkak-ı hak peşinde olmalıdır. (19:25)
  • Halk arasında yaygın olan bir söz vardır: “Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın!” Ben bu sözü değiştiriyor ve “Şerrinden korktuğun kimseye bile iyilikte bulun.” diyorum. Çünkü iyilik, insanı yumuşatır ve iyiliği yapana köle eder. Nitekim, bu hakikati ifade eden bir sözde: “İnsan, ihsanın kölesidir.” denmiştir. (22:50)
  • DGM Savcısı senelerce sürdürdüğü araştırma ve incelemelerden, bir dizi tevsî’-i tahkikâttan sonra “Fethullah Hoca’yı züğürt bulduk!” demişti. Ben hep “Allahım benim kardeşlerime, ailemin fertlerine dünyevî imkan verme!” diye dua ettim. “Acaba akıyor mu bir yerden, sızdırılıyor mu?” demelerinden endişe duyduğumdan bu niyazda bulundum. Hayatım boyunca kût-u lâyemut ile iktifa ettim. (24:20)
  • Dünyanın dört bir yanında hizmet eden insanların iffeti, ismeti, itibarı, halkın onlara olan teveccühü ve bütün bunların inkıtaa uğramaması çok önemlidir. Artık her birimizin hukuku, bir hukuk-u âmme haline gelmiştir. Bundan dolayı, sürekli yaptığım dualardan biri şu şekildedir: “Allah Teâlâ benimle arkadaşlarımı, arkadaşlarımla da beni mahcup etmesin!..” (26:03)