Yazdır

Gizli enginlikleri bulunan sevgili kullar

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bamteli Dosyaları

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Bamteli: Gizli enginlikleri bulunan sevgili kullar

Çay faslından hakikat damlaları: Baharı heceleyen nesiller

  • Karda kışta ve karanlıkta doğup neş’et etmiş insanlar, baharı yazı ve ışık dünyasını hiç bilemezler. Bilmedikleri için de bunların gelmesini ya da gerçekleşmesini beklemez, hatta hayal bile edemezler. (00:50)
  • Aramadın ki, bulasın! (03:20)
  • Ebu Hüreyre hazretleri Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

    مَنْ خَافَ أَدْلَجَ وَمَنْ أَدْلَجَ بَلَغَ الْمَنْزِلَ
    Ahiret hesabıyla alâkalı endişeleri olan kimse gece yolculuğuna çıkar ve yol boyu teyakkuz halinde olur. Yola gece erkenden çıkan da varacağı menzile mutlaka ulaşır. (Tirmizi, Kıyamet, 18; Müstedrek, 4/343)

    (03:33)
  • Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem),

    بَدَأَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ
    Bu din, kendisini bilmeyen, hâl ve dilinden anlamayan insanlar arasında neş’et etti. Bir gün gelecek, ilk ortaya çıktığı anki garipliğine tekrar dönecek ve bir kere daha gurbet yaşayacak. Müjdeler olsun gariplere!.

    buyurmuş; sonra da

    Onlar, bozguncuların yakıp yıktıklarını yapıp ıslah etmekle uğraşan kimselerdir.” diyerek garipleri tavsif etmiştir. (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13)

    (04:54)
  • İslam’ın gurbetini ve ümmetin garipliğini vicdanında duyan muzdarip şair Mehmet Akif, “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”nde şu yanık nağmeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın dergahına yönelmiştir:

    Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed.
    Aylar bize hep Muharrem oldu!
    Akşam ne güneşli bir geceydi...
    Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
    Alem bugün üç yüz elli milyon
    Mazlûma yaman bir âlem oldu:
    Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;
    Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
    Beyninde öten çanın sesinden
    Binlerce minâre ebkem oldu
    Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum,
    İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
    Ümmeti bırakma böyle mazlum.

    (08:37)
  • Dert çok.. ama derman da var!..(09:26)

Soru: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte Cenâb-ı Hak tarafından sevilen kulların vasıflarını sayarken önce “takvâ ile serfiraz” ve “mâsivâdan müstağnî” olmayı zikrediyor; sonra da “gizli enginliklere sahip bulunma”yı nazara veriyor. Bir mü’minde gizli enginliklerin bulunması ne demektir? (10:30)

  • Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam)

    إِنَّ الله يُحِبُّ الْعَبْدَ التَّقِيَّ الْغَنِيَّ الْخَفِيَّ

    buyurarak, Mevlâ-yı Müteâl tarafından sevilen kulların üç önemli vasfını zikretmiş;

    Allah takvâ ile serfiraz, masivâdan müstağnî ve gizli enginlikleri bulunan kulları sever.

    mealindeki bu beyanıyla “takvâ”, “istiğnâ” ve “iç derinliğine sahip olma” özelliklerine dikkat çekmiştir. (11:05)
  • “Takvâ” kelimesi, gayet iyi korunma ve sakınma demek olan vikâye kökünden gelmektedir. Takvâ, kısaca “Allah’ın emirlerine itaat edip, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdi” şeklinde tarif edilmiştir. Tam ihlasa ermek için her çeşit şirk şâibesinden sakınmak gerektiği gibi, kâmil takvâyı elde edebilmek için de şüpheli şeylerden de bütün bütün kaçınmak icap eder. Nitekim,

    Bir kul, sakıncalı şeylere girme endişesiyle bir kısım sakıncası olmayan şeyleri de terk etmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz!

    mealindeki hadis-i şerif gibi pek çok beyân-ı nebevî “sağâir” dediğimiz küçük günahlardan da kaçınmayı ve Kur’ân’ın “lemem” dediği şeylere karşı da titiz olmayı ihtar etmektedir. Bu açıdan, takvâ-yı tâmm, ancak küçük günahlardan ve şüpheli şeylerden de sakınmakla elde edilebilir. (11:35)
  • Kâmil bir takvâyı temsil etmek, günümüzün şartları içinde çoklarına imkansız gibi gelir; dolayısıyla, meseleyi herkes için o çizgide ele almak dinin “teysir” (kolaylaştırma) ilkesiyle çelişir. Bu açıdan da bugün takvâ, -Nur Müellifi’nin yaptığı gibi- “farzları titizlikle yerine getirme ve büyük günahlardan kaçınma” tarifiyle ortaya konarak onun zarûrî ve câmi’ iki esası nazara verilmeli; takvâ dairesi bu denli geniş tutularak, hiçbir mü’minin dışarda kalmaması sağlanmalı; bununla beraber insanlar daha üst mertebelere ulaşma ümidiyle şahlandırılmalı ve herkesin iradî olarak adım adım kâmil takvâya doğru yürümesi temin edilmelidir. (13:30)
  • Hadis-i şerifteki, “ganî” kelimesi, “Allah’ın verdiği nimetlere kanaat ettiğinden kat’iyen başkasının eline bakmayan, hep müstağnî davranan, gönlü zengin, beklentisiz” manalarına gelmektir. (14:27)
  • Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, takvâ ve istiğna gibi iki mübarek vesileye derinlik katıp mahbubiyet yolunu bütün bütün açacak olan üçüncü bir husus zikretmektedir. En az ilk ikisi kadar ehemmiyetli olan bu vasıf, insanın iç derinliğine, gönül zenginliğine, ruh enginliğine sahip olması ve bunu bir sır gibi başkalarından saklamasıdır. Evet, bazı şeylerin gizli kalması matluptur; bunların başında da insanın iç derinliği ve şahsî faziletleri gelir; samimi bir kulun, mazhar olduğu hususî ihsanları mahfî tutması ve kendi faziletlerini sayıp dökmekten kaçınması gerekir. (15:17)
  • Sofiyye arasında “ebdâl” denilen insanlar bu hafî kullar zümresinden sayılabilir. Ebdâl, “bedîl” kelimesinin çoğulu olup temiz, safderûn, derviş adam mânâlarına gelen ve evliyâullahtan halkın işlerine nezaret etmeye mezun, ilâhî icraatın perdedârları ve alkışçıları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bütün kötü hasletlerden sıyrılmış, mesâvi-i ahlâkını mehâsin-i ahlâka çevirebilmiş ve her türlü şekâvete karşı duran süedâ zümresinin müdavimi olmuş bu hak erleri üç yüzler ya da kırklar, yediler gibi “evliyâullah”dan muayyen bir misyonu olan belli sayıdaki kimselerdir. Bunların sayılarının, kırk, yedi ya da daha çok ve daha az olması hiç de önemli değildir; önemli olan onların Hak nezdindeki yerleri, pâyeleri, vazifeleri ve hususiyetleridir. (16:50)
  • Böyle müttakî, müstağnî ve hafî kulların Hazreti Mevlâ ile bambaşka münasebetleri vardır; onlara “sübjektif mükellefiyet kahramanları” dense sezâdır. Onlar, zaman zaman kendi nefislerinden dahi kıskanacakları aydınlık vakitlere ve sürpriz, eşsiz ilahî lütuflara mazhar olurlar. Ne var ki, Hak Dostları, Allah Teâlâ’nın ihsan buyurduğu nurlu dakikaları ve o münevver zaman dilimlerinde lutfettiği ikramları, keşf ü kerametleri hep gizlemeye çalışırlar. Cenâb-ı Hakk’ın hususî teveccühlerinin ve o teveccühlerin değişik ikramlar şeklindeki tezahürlerinin saklı kalmasına çok dikkat eder ve bunları kimseyle paylaşmak istemezler. O’ndan gelen hususî ihsanların gizli birer armağan olduğunu düşünür ve bir sır gibi sadece Veren ile verilen arasında kalması gerektiğine inanırlar. Dolayısıyla, mazhar oldukları o fevkalâde hallerden kimseyi haberdâr etmemeye gayret gösterirler; yalana girmemeye ve insanları aldatmamaya da dikkat ederek, halk nazarında âhâd-ı nastan bir insan olarak bilinmek için olabildiğine sığ görünürler. (18:40)
  • Hakikat planında habibullah, Hazreti Muhammed Mustafa’dır (sallallahu aleyhi ve sellem); zılliyet planında ise,  bu müttakî, müstağnî ve hafî kullar da habibullahtır. Ehlullah'tan bazıları meseleye tedellî (en âlâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın hoşnutluğunun önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimelerde

    Allah onlardan, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. (Maide, 5/119; Beyyine, 98/8)

    denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir. Cenâb-ı Hak, Mâide Suresi’nin 54. ayet-i kerimesinde –meâlen– şöyle buyurmaktadır:

    Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki dilediğine verir. Allah vâsi ve alîmdir (ihsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir).

    (21:27)
  • Derin olup sığ görünmek mü’minlik emaresi olduğu gibi, sathiliğine rağmen gizli enginliklere sahipmiş gibi davranmak da bir nifak alâmetidir. Halkın nazarında nice şişirilmiş insanlar vardır ki, onların Hak nezdinde sinek kanadı kadar dahi kıymetleri yoktur. Aksine, kapı kapı kovulan ve asla önemsenmeyen kimseler de vardır ki, onlar Hak katında mahbub ve çok değerlidir. İşte, asıl talihliler, “Dışıyla mukassî, içiyle muallâ; fevvâre değil, girdap gibi muammâ” olan bu müberrâ gönüllerdir. Muhbir-i Sâdık (sallallahu aleyhi ve sellem)

    Nice saçı başı dağınık insanlar vardır ki, bir meselede Allah’a kasem etseler, Allah onları kasemlerinde yalancı çıkarmaz. (Onların duaları kabul görür.) Berâ b. Malik bunlardandır.

    buyurmuştur. Sahabe efendilerimiz, Hazreti Berâ’nın dualarının çabucak kabul edildiğine o kadar çok şahit olmuşlardır ki, savaş meydanında sıkıştıkları bir anda gelip “Savaşı kazanacağımıza yemin et; Allah senin yeminini boşa çıkarmaz!” dedikleri rivayet edilmektedir. (27:50)
  • Duası anında kabul görenlerden biri de Sa’d b. Ebî Vakkas hazretleridir. Öyle ki, bir gün Kûfe sokaklarında yürürken bir adamın büyük sahabîlere sövüp saydığını duyar. Güzel konuşması, hakaret etmemesi için adamı uyarır. Saygısız adam inat eder. Bunun üzerine Hazreti Sa’d “Sesini kesiyor musun, yoksa beddua edeyim mi?” der. Adam, büsbütün küstahlaşır ve “Beni tehdid mi ediyorsun?” karşılığını verir. İşte o zaman Sa’d b. Ebî Vakkas ellerini açar ve “Allah’ım, şu adama haddini bildir; diğerleri de bundan ibret alsınlar, tâ ki böyle insanların aleyhine ulu orta konuşmalar olmasın.” diye dua eder. Daha aradan bir-iki dakika geçmeden nereden çıktığı bilinmeyen bir deve kalabalığın bulunduğu yere koşar, cemaatin içine dalar; birini arıyormuşçasına oraya buraya hamle yapar ve sonunda gidip saygısızca konuşan o adamı ayaklarının altına alır, üzerinde tepinir. Biraz sonra adamın acı acı feryatları kesilir ve etraftakilerin şaşkın bakışları arasında son nefesini de verir. (28:10)
  • Hak nezdinde mahbub ve makbul olma konusunda da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz başta olmak üzere enbiyâ-yı izâm, hulefâ-yı râşidîn ve Berâ b. Malik ile Sa’d ibn-i Ebi Vakkas gibi sahabe-yi kiram efendilerimiz asliyet planında; sair evliya, asfiya, ebrar ve mukarrabîn zılliyet planında düşünülmelidir. Günümüzün garipleri de zılliyet planında (zılliyetin zılliyeti de denilebilir) o hâfî kullardan sayılabilir. Onların çoğu, takvâ ile serfiraz ve masivâdan müstağnî olmanın yanı sıra, “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu da gönlüne yerleştiren ve gizli enginlikleri bulunmasına rağmen olabildiğine mukassî görünen insanlardandır. Onlar, vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında iç dünyaları itibarıyla derinlerden derindirler; fakat, kendilerini aşmışlığın ifadesi olarak da her zaman halkın arasında onlardan bir fert ve aktif bir hizmet eridirler. Arz u semâda seçkin ruhlar pâyesiyle alkışlanırken dahi ciddî bir melâmet ruhuyla kendilerini sıfırlamasını bilirler. Bundan dolayıdır ki, bu güzel halleri, geri çevrilmez bir dua yerine geçmiş ve gittikleri yerlerde gönüllerin kapıları onlar için ardına kadar açılmıştır. (30:18)
  • “Sığ görünen deryalar” ve “hafî kullar” da diyebileceğimiz günümüzün karasevdalıları hakkında, Cenab-ı Allah’ın lütf u keremiyle, sevgi ve hüsn-ü kabul vaz edilmiş bulunduğuna en güzel delillerden biri olarak Hacı Ata’nın memleketinden gelen talebeleri gördüm. (35:04)

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.