Yazdır

Timurtaş Uçar Hocaefendi'nin Ailesine Gönderdiği Mesaj

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Mesajları

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Ve Aleyküm Selam.

Değerli İnsan Timurtaş Hocamızın ailesine,

Hocamızla alakalı duygu ve düşüncelerimi her fırsatta ifade ettim; bundan sonra da bir "yad-ı cemil" olarak O'nu anmaya devam edeceğim. Fakire, merhumla alakalı bazı sorular tevcih edilerek cevaplandırmam istenmişti. Bendeniz, duygularımı sorular çerçevesine sıkıştırarak ifadeyi uygun bulmadım; onun için ne düşünüyorsam onları daha sade, daha düz bir üslupla dile getirme yolunu tercih ettim.

Timurtaş Hocamızla vicahi görüşmemiz –zannediyorum- 77'li yıllarda oldu. Bu ilk görüşmenin İstanbul İl Müftülüğü binasında gerçekleştiğini bugünkü gibi hatırlıyorum. Bantlarıyla tanışmam ve istifade etmemin ise, çok daha erken dönemde olduğunu tahmin ediyorum.

Ben O'nu tanıdığım dönemde merhumun bir hayli seveni ve dinleyeni vardı. Bunlara Hocaefendi'nin uğrunda hırz-ı cân edebilecek vefalı insanlar da diyebiliriz. (Bu benim tahminim...) Fakir, O'nun kürsüsünün dibindeki ilk halkayı teşkil eden bahtiyarlar arasında bulunmadım -keşke bulunabilseydim- ama, bantlarında duyduğum ses, bu sesteki hakim edâ, öğretici üslup, Kur'ânî şive, yüzyüze gelip görüştüğümüzde tanıma bahtiyarlığına erdiğim o canlı –kanlı, zeki ve korkusuz karakterin ta kendisiydi. Camii kürsüsünde simasına bakarak O'nun benliğinin bütün derinlikleriyle duyup dinleyenlerin köpürüp haykırmalarını da bu ilk karşılaşmada anlamak mümkün olabiliyordu.

Her huzurda nisbî bir insibağ vardır. Böyle bir insibağ da ancak, huzurun merkez noktasını tutan kimseye tam teveccüh ve güvenle gerçekleşir. O'nun kürsüsünün etrafında halkalanan insanlar, teveccüh ve itimatları ölçüsünde o sohbetin insibağından renkler, heyecanlar taşırlardı.. ve O bu konuda Cenab-ı Hakk'ın lütuflarına mazhar ender simalardan biriydi.

Merhum, ömrünü kalbî ve ruhî hayat çizgisinde sürdürmüş bir hak yolcusuydu. İnsanları hakla ulaştıran binlerce kulvardan birinde soluk soluğa bir hak yolcusu. İmanlıydı.. cesurdu.. kararlıydı.. ve her zeminde köpük köpük ruhunun ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltma heyecanıyla dopdoluydu. Ağzını açıp konuşmaya durunca, hemen bu derinlikleriyle kendini ele verir ve tabii çevresindekileri de hemen tesiri altına alırdı. O'nu görüp tanıyan ve dinleyenlerin –eğer olumsuz ön yargıları yoksa- ona hayranlık duymaları kaçınılmazdı. Fakir, yakın arkadaşları ve candan muhibleri ölçüsünde, sık sık onunla beraber olma bahtiyarlığını paylaşmasam da, görüp, konuşup dinlediğim kadarıyla, hemen her zaman O'nu gönlümde derince hissettiğimi ve meydân-ı tayerân-ı ervâha uçup gitmesini büyük bir kayıp olarak duyduğumu söyleyebilirim. Zira O, Mevlana'nın yaklaşımıyla kur'ân'ın kulu-kölesi ve Hazret-i Ahmed-i Mahmûd-u Muhammed-i Mustafâ'nın da aşık bir bendesiydi. Gönlü her zaman Kur'an yolunun heyecanıyla meşhun, dili her zaman gürül gürül Hakk'ın tercümanı ve hemen her zeminde hakikatın yılmaz bir müdâfiidi. O, hedefi hak, gayesi hak, beyanı hakikat bir Kur'ân dellalı olarak yaşadı. Yürüdüğü bu yolda merdane, tavizsiz ve yiğitçe yürüdü. Vakt-i-i merhunu gelince, bir üveyk gibi kanat çırpıp dostların bulunduğu aleme uçuverdi.

Bu hususlar, merhumun benim üzerimde bıraktığı olumlu tesirler şeklinde de yorumlanabilir. Aslında O, bu fani alemden, ruhların tayerân ettiği aleme göçmeden evvel ölmeden evvel ölünüz" fehvasınca, altmış seneye yakın ömrünün büyük bir bölümünü, hep bu yer değiştirme duygusu etrafında sürdürmüş ve feyizli, bereketli bir kulvarda koşmuştu. Rabbine kavuşacağı günlerde bile –son seri konferansları bunun delili- kalbinin atışlarında sürekli O'nu anlatmanın his ve heyecanları nümayandı.. ve yeni bir aleme adımını atarken sırtında yol yorgunluğunun terleri vardı. İhtimal, son bir kere daha, iman ve heyecanlarını haykırma fırsatı doğunca, ne olur ne olmaz mülahazasıyla, bütün enerjisini, hem de tek zerresini zayi etmeden gaye-i hayali uğrunda kullanmak için, var gücüyle son bir kere daha köpürdü ve kalbî, rûhî hayatın hakikatını duyup duyurmaya koştu.

Merhum, ömür boyu insanları cismaniyet ve beden zindanından kurtarıp, kalp ve ruhun hayat mertebesine ulaştırmaya, huzurun inşirahıyla buluşturmaya ve cennet bahçelerine yönlendirmeye çalışmıştı. Sonra böle bir meşguliyet mütekabilinde "zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna" uçmuştu ki bu da O'nun, hayatını yaşadığı gibi noktalaması ve yeni bir başlangıca sıçraması demekti.. Evet, can kuşu "ten" kafesinden uçmuş, yepyeni bir alemde pervaz ediyor ve farklı bir "rahm-i mader" de mahiyet-i insaniyesi ebedi bir oluşuma doğru yürüyordu. Zaten, ruhun da cesedin de sahibi olan Zât, "Ey itmi'nana erip oturaklaşmış ruh! Sen Rabb'inden O da senden hoşnud olarak dön Rabb'ine..! dedikten sonra kimin haddineydi bir dakika geriye kalmak.. o dakikalarda, onu zincirlerle bile burada durdurmak mümkün olamazdı. Aslına bakılırsa, yokluk-varlık bizim eksik hesaplarımıza ait mütalaalardı; o yok olup gittiği aynı noktada yokluktan kurtuluyor ve bir vücud-u câvidâneye eriyordu.

Zaten, nerede, hangi devirde ve kim olursa olsun, ömürlerini böyle büyük bir değişime bağlı yaşayanlar, Hazret-i Matlûb u Mahbûb'un huzuruna vardıklarında, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanî tasavvurların da istiâsab edemediği aşkın sürprizlerle karşılaşacak ve şekerler gibi eriyerek şerbete dönüşecek, mum gibi pâr pâr yanıp ışığa inkılap edeceklerdir. Onlar için "yok" yoktur; varlıkları ise Hayy u Kayyûm'un edebiyetine emanettir. Hak nezdinde bu konuma yükselmiş olanlara çarpan yokluklar toz-duman olur ve gübreler gibi var olma zemininin "kuvve-i imbâtiye"si haline gelirler.

Evet, ömür boyu imanla, ibadetle beslenen ruhlar, ölümü bir başka yere göç şeklinde duyar, bir başka mazhariyet gibi yaşar ve öbür aleme uçtuklarında da melekler ve rûhânîler tarafından istikbal edilirler. Bu itibarla da onlar, ölmekle dünya rıhtımından ayrıldıkları aynı anda, varacakları nokta bütün ihtişamıyla imanları üzerine oturmuş hayal dünyalarında tüylenmeye başlar; başlar da kendilerini hakka can bağışlanmış kahramanlar gibi hissederler. Canlar Cânı da onları lütuflarının kucağına alır, annelerinin sütünden daha temiz, imanlarının iç yüzü kadar ak ve aşk u heyecan feveranları kadar da coşkun cennet kevserleriyle mükafaatlandırır.

Hocaefendi ile alakalı, hatıra olarak zikredeceğim her şey, O'nun parlak şahsiyeti yanında sönük kalır. Bu perişan evrakı karalarken aklıma gelen bir-iki küçük husus olduysa da, derin bir şahsiyete bağlı mülahazaların içinde bu türlü resimleri fevkalade sığ buldum ve ifadeden sarf-ı nazar ettim. Hocaefendi, ufku ve kadri yüce bir insandı, O'nunla alakalı hatıralar da o büyük Kamet'e uygun olmalıydı.

Toplumumuzun O'nu tam tanıyıp tanımadığına gelince; zannediyorum büyük çoğunluk, bu azim, inanç ve kararlılık abidesini tanıyamadı. Ayrıca, pek çok büyük insan gibi O da ömrünü, düşmanlarının husumet, iğbirar ve yakın takibiyle, bir kısım dostlarının vefasızlığı birleşik noktasında geçirdi. Gerçi, kendisini dinleyenler tarafından hep sevildi, sayıldı ama, mağdur edilip eli-kolu bağlandığı zaman uğrunda fazla hırz-ı cân eden olduğu da söylenemez. Böyle bir durumu da; "büyüklerin müşterek kaderi" deyip sükût geçeceğiz.

Aslında, başkalarının O'na karşı vefalı olmaları o kadar da önemli değildir; önemli olan O'nun Can Dost'una karşı vefasıydı. O, kendini idrak ettiği andan son nefesini vereceği dakikalara kadar, eğer kalbi O'nun için atmış idiyse –ki, son günlerdeki gayretleri bunun böyle olduğunu gösteriyor- O, kazanmıştı. Tabii, kaybedenler de kaybetmişti. Benim –bana intikal eden bilgiler açısından- Hocaefendi'nin son dakikalarıyla alakalı intibalarım; O, aklı başında, hafızası yerinde, gönül gözleri açık, emaneti sahibine tevdîye âmâde ve iradesi de dipdiriydi...

Zaten mü'min, canını Allah'ın aldığının farkındadır ve bu ona şeker şerbet gibi tatlı gelir. Evet, Allah'la beraber olunca, acılar bile tatlı olur ve o yolda dikenli tarlalar gül bahçelerine, zehirler de âb-ı hayata dönüşür. Zira o, ölümle sönenin ceset ve bu dünyanın da bir vasıta olduğunu çok iyi bilir ve heyecanla melekler alemine yükseleceği anı bekler. Dünyadan ötelere uzanan bir sürü yol, bir sürü helezon vardır. Her ferd, bunlardan biriyle hedefine yürür ve gider kendi semasına otağını kurar. Gidilecek mekanlar sonsuz, insanlara bahşedilen makamlar da gökteki yıldızlar kadar hesapsızdır.

Ne mutlu, bu duyguları paylaşan fertlere, ne mutlu Timurtaş Hocamıza ve O'nun hayat çizgisini takip eden aile efradına.