Yazdır

Kur'ânî Terbiye

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Çekirdekten Çınara

Oy:  / 9
En KötüEn İyi 

1) Kur'ân Talebesi Bir 'Kul'dur

Kur'ân'ın talebesi, bir zalim, bir gaddar, bir hodfurûş, bir hodbîn, bir cebbar değildir. O sadece bir kuldur; Allah'ın kulu. Kur'ân, her fırsatta insanların Allah'a (cc) kul olduğunu hatırlatır ve bunun onun için bir şeref, bir pâye olduğunu vurgular.

Kur'ân'ın terbiyesi sayesinde bir insan, kendisinin, Allah'a (cc) kul olduğunu kavramışsa, en büyük bir fazileti ihraz etmiş demektir. Rasûlü Ekrem'in (sallallahu aleyhi ve sellem) en mümeyyiz vasfı Allah'ın (cc) kulu olma vasfıdır. {Abduhu ve Rasûlühü...} 'Kulu ve Rasûlü...' Bazı imâmlara göre Arapçasındaki bu vav, mutlak cem' içindir ve tertip söz konusu değildir. Tertibi kabul edenlere göre konuyu ele alacak olursak, bundan, Rasûlü Ekrem'in (sallallahu aleyhi ve sellem) evvelâ kul olduğu anlaşılır. Bunda da lâtif bir nükte vardır. Rasûlü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) elçi olmadan evvel de Allah'ın (cc) kuluydu, vefatıyla elçiliği bittikten sonra da yine Allah'ın (cc) en aziz, en eşref, en ekrem kuludur. Her şey bitse de kulluk temâdî edip gitmektedir.. evet her şey, nübüvvet, velâyet ve bunlara terettüp eden bütün vazifeler biter. Bitmeyen bir şey vardır: Ezel ve ebed sultanı olan Allah'a (cc) kulluk...

Allah'ın: "Ey insanlar kulluk edin!.." (Bakara, 2/21) demesine karşılık, mümin günde kırk defa kemerbeste-i ubudiyetle Allah'ın (cc) huzuruna gelir, "Yalnız Sana kulluk ederiz." (Fâtiha, 1/4) der.

İyi bir mümin, en büyük mahlûkata dahi ibadete tenezzül etmeyen aziz bir kuldur. O sadece Allah'a (cc) kul ve bendedir. Bu yönüyle de o zelil gibi göründüğü anlarda da tam bir sultandır. O, hiçbir firavuna karşı bel kırıp boyun bükmez ki, Peygamberler'in (as) hayatı bu konuda mühim örneklerle doludur. Onlar, Mâbud-u Mutlak, Maksûd-u bi'l-İstihhak'ı bir olarak tanımış ve hiçbir zorlama karşısında başkalarına serfürû etmemişlerdir.

Hayalen devr-i risâletpenâhîye gitseniz, göğsüne kızdırılmış demirlerin basıldığı Ammar bin Yasir'i; her gün başına yediği sopalarla yere yıkılan Mus'ab bin Umeyr'i; aç susuz bîtap kıvranan Sa'd bin Ebî Vakkâs'ları görecek ve Hakk'a kulluktaki derinlik karşısında başlarınızın döndüğünü hissedeceksiniz. Müteakip asırlarda da -derece farkı mahfuz- bu derin gönül insanlarını görmek mümkündür. Evet hem her dönemde haksızlığa karşı koymuş, hakperestlik şuuruyla şahlanmış, hakkı tutup kaldırmış; kaldırmış ve zulmü, ilhadı yerle bir etmiş nice Hak erleri vardır.. Kur'ân'ı rehber edinen, Kur'ân için yaşayan nice Hak erleri..

Bazı şeyler vardır ki onlar kolay işlerdir. Cemiyetler teşkil etme, gruplar oluşturma, kongreler akdetme, maaşla, ücretle ve değişik beklentilerle iş yapma.. evet bunlar rahat şeylerdir. Önemli olan dünyevî, uhrevî beklentilere girmeden hakkı tutup kaldırmak ve bu hayâtî vazifeyi ilelebet devam ettirecek hasbî, diğergam, Allah'a (cc) kulluğun ötesinde pâye aramayan 'nâr-ı beyzâ' nesiller yetiştirmektir. Bunların en parlak unvanları Kur'ân talebeliğidir; onun ötesinde başka bir namla anılmayı da düşünmezler.

2) Mütevazı ve Allah'a Karşı Fakirdir

Kur'ân tilmizi mütevazıdır. O, dış görünüşü itibarıyla bazılarınca miskin, uyuşuk zannedilebilir; değildir, her şeyi aşabilecek halim selimdir; ama Mâbudundan gayrısına boyun eğmeyecek kadar aziz ve kararlıdır. Zaten bir iç dinamizme sahiptir. O böyle bir şeyi şirk sayar. Kur'ân'ın talebesi, zahirde fakir ve güçsüz görünümlüdür. Bu da onun ayrı bir farklı yanıdır; zira onun zaafı ve fakrı Allah'a (cc) yükselmesi için iki kanat gibidir. O, aczini, zaafını vicdanında hissettikçe, Cenâb-ı Hakk'a karşı itimadı daha bir artar.

Rasûlü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi: "Göz açıp kapancıya kadar dahi bizi nefsimizle baş başa bırakma."[1] der durur. İşte aczin, zaafın ve fakrın bu iç derinliği, onun için nurânî iki kanat gibidir ki, o nefsinde aczini, fakrını ve zaafını idrak ettikçe, acz ve fakrın kanatlarıyla hep Cenâb-ı Hakk'a ubudiyete koşar ve O'nun hoşnutluğunu arar.

3) Hedefi Allah'ın Rızasıdır

Kur'ân talebesinin hedefi, gaye-i hayâli sadece ve sadece rıza-yı ilâhîdir. O, nazarını hep rıza ufkuna diker ve Cenâb-ı Hakk'ın kendisine bir gün: "Ey tertemiz, âsudeliğe ermiş, arınmış itminan ufkundaki nefis, Rabbin senden razı, sen de O'ndan; dön Rabbine!" (Fecr, 89/27) hitab-ı celilini intizar eder durur.

Hz. Yusuf (as) da "Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen) olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni Müslüman olarak öldür ve salihler arasına kat!" (Yusuf, 12/101) sözleriyle o ideal ufku ifade ediyordu. Mısır'da muallâ bir mevki' ihraz etmiş.. senelerden beri ağlaya ağlaya bîtab düşmüş, dilhûn babasının gözyaşları dinmiş.. kendisine kötülük yapan kardeşleri gelip onunla aynı çizgiye ulaşmış ve maddî-mânevî huzurda şâhikalarda dolaştığı bir anda, Allah'a yapmış olduğu bu teveccüh, üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir husustur.

Demek oluyor ki, dünyevî bütün refah, saadet ve her türlü huzurun üstünde daima ağırlığını hissettiren, kalbin tam itmi'nana kavuşacağı bir mazhariyet vardır ki, o da, Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğu ve rızasıdır.

Müminin, bütün sa'y u gayretindeki hedefi rızâ-yı ilâhidir, yani Allah'ı (cc) hoşnut etmektir. O, Allah (cc) emrettiği için ve rızâ-yı ilâhiyi kazanmak ümidiyle ibadet yapar; sa'yinin semeresinin de ahirette verileceğini düşünür. Dünyada iken bir lütufla karşılaşırsa hamd ve sena eder. Allah (cc) karşısında yüzünü yerlere sürer. Evet mümin, sadece ve sadece rızâ-yı ilâhiyi düşünür ki, Kur'ân-ı Kerim pek çok âyet-i kerimesiyle bu hususu teyit eder.

Ezcümle; "Bana, din ve ibadetimi yalnız Allah'a (cc) tahsis ederek gönülden ona kullukta bulunmam emredildi." (Zümer, 39/11) "De ki, ben ibadetimi yalnız O'na has kılarak sadece Allah'a kulluk ederim." (Zümer, 39/14)

'Hâlbuki onlara şirkten uzaklaşıp sadece ve sadece muvahhid olarak Allah'a ibadet etmeleri, namazı dosdoğru kılmaları, zekatı vermeleri emredilmişti.' (Beyyine, 98/5) gibi âyetlerle mümin her zaman ihlâsa ve rıza-ı ilâhiyi aramaya yönlendirilmiştir.

4) Hayat Düsturu Yardımlaşmadır

Kur'ân, düstûr-u hayat olarak teâvün ve tesânüdü esas almaktadır. "İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezası çetindir." (Mâide, 5/2)

Evet müminler dinin emirlerini yaşama ve yaşatma hususunda birbirlerine yardımcı olmalı ve birbirlerine dayanarak dini yaşamaya çalışmalıdırlar. Unutmamalıyız ki, İslâm'ın içtimâî yönü daha baskındır. Onun içtimâî yönünü ayağa kaldırmak ayakta tutmak ve devam ettirmek zaruridir. Öyleyse "Birr ve takvâda birbirinize yardımcı olunuz." (Mâide, 5/2)

Zira hayat, cidalden ibaret değil; o yardımlaşma ve dayanışmadan ibarettir. Zerreler nebatata, nebatat hayvanata, hayvanat da protein konserveleri olarak bizim imdadımıza koşarlar. Hatta her şeyde bir yardımlaşma vardır. Havanın, toprağın, suyun zerreleri, atomlar ve atomların parçacıkları bir yardım esprisine bağlı olarak mevcudiyetlerini sürdürürler.

Mümin, kainatı böyle bir yardımlaşma armonisi olarak görür ve 'Kainat tepeden tırnağa bir yardımlaşmadan ibarettir.' der. Öyleyse insan da kâinattaki bu umûmî ahenge uymalı, bu senfonizmayı, bu umumî mûsıkiyi bozmamak için o da hep yardıma koşmalıdır.

5) Aramızdaki Rabıta Kardeşlik Rabıtasıdır

Kur'ân, müminler arasındaki rabıtayı uhuvvet olarak belirlemektedir.

Bütün Müslümanlar arasında bu rabıta tesis edilmeli ve bu rabıtaya göre bir kere daha kardeşlik duygusu vurgulanmalıdır. Hele diyaneti bir olan, İslâmiyeti yaşayan kimseler kopmayacak şekilde birbirlerine kenetlenmelidirler. Zaten 'Müminler ancak kardeştir.' (Hucurât, 49/10) Mümin, yeryüzünde iman eden herkese kardeş nazarıyla bakmalı, kâinatı da bir 'mehd-i uhuvvet' gibi görmelidir.

6) Hak Düşüncesi Esastır

Kur'ân terbiyesi, nokta-i istinat olarak 'kuvvet'e bedel 'hakk'ı kabul eder. 'Kim haklı ise o kuvvetlidir.' der. Bu gün zayıf olsa dahi ileride Allah'ın (cc) tevfik ve inayetiyle hak mutlaka galebe çalacaktır inancına bağlı yaşar.

Müminin nazarında hakka saygı âdeta ibadettir. Onun içindir ki Hz. Ömer gibi Halife-i rûy-i zemin, bir zimmî ile mahkemede mürâfaa olur.. ve Halife ile zimmînin murâfaa olduğu mahkemedeki hakim, Emîru'l-müminin'i kendi yanına çağırmak için bir iltifatta bulununca Emiru'l-müminin onu itab eder ve adil olmaya çağırır.

Kur'ân dışı felsefî sistemlerin tesirine girmemiş bir mümin, 'Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.' (Asr, 103/1-3) âyet-i kerimesinde öngörüldüğü şekilde, her zaman hakkı yaşar, hakkı tavsiye eder. Âkif'in dediği gibi:

"Hâlik'in nâmütenâhi adı var en başı Hak,
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!
Hani ashab-ı kiram ayrılalım derken,
Mutlaka Sûre-i ve'l-asr'ı okurmuş neden?"

Eşya, vücûd-u Hak'la kâimdir. Eşyanın zıllî bir hakikati varsa o da Allah'ın (cc) Hak ismine dayalıdır. Zaten 'Hak' esmâ-i ilâhînin en büyüklerindendir.

Mümin kuvveti hakta görür. Kim haklıysa o kuvvetlidir. 'Hak yüce ve yüksek olup, hak geride bırakılamaz.' bir İslâm prensibidir. Dolayısıyla hak daima âlîdir ve hiçbir şey onun önünü kesemeyecektir.

[1] Ebu Davud, Edeb 101; Müsned, 5/42.