Yazdır

İman ve Nifak Çerçevesinde Tebliğ

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori İrşad Ekseni

Oy:  / 30
En KötüEn İyi 

Mü'min, hak ve hakikat adına içinde yaşadığı topluluğa, en yakın çevre ve daireden başlayarak fazilet dersi veren insandır. Bu onun mü'min olmasının zarurî bir neticesidir. Bir bakıma, Müslümanların onun elinden ve dilinden emin olmaları bu neticeyi doğurur. Diğer taraftan bütün Müslümanlar, hadîsin ifadesiyle bir organizma bütünü gibidirler.

 Organizmayı meydana getiren uzuvlardan birinde bir arıza meydana geldiğinde, bütün vücutta bir inilti ve ızdırap duyulur. Aynı zamanda uzuvların teker teker arızasız ve kusursuz oluşu, bütün bir vücudun da arızasız ve kusursuz oluşunu netice verir. Öyle ise mü'minlerin birbirlerinin dertleriyle dertli ve lezzetleriyle mütelezziz olmalarından daha tabiî ne olabilir ki!.. Evet onlar, bir vücudun uzuvları gibidirler. Hele bu elem veya lezzet ebedî âlemi ilgilendiriyorsa, mü'min nasıl olur da kardeşinin cennete veya cehenneme gitmesine karşı bigâne kalabilir? Onun içindir ki mü'minin, bir başka mü'mine karşı bu kudsî vazifeyi, yani 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker" vazifesini yapması onun mü'min olmasının ayrılmaz lâzımıdır. İşte bu mânâya işaret içindir ki Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır: 

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللهُ إِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

'Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, birbirlerinin velileridirler. İyiyi emreder, kötülükten alıkorlar. Namaz kılar zekat verir, Allah'a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir' (Tevbe sûresi, 9/71).

Evet ister erkek, ister kadın bütün mü'minler birbirlerinin dostudur. Bu dostluğun muktezası da, Allah (c.c)'ın hoşgördüğü marufları emredip çirkin gördüğü münkerattân da birbirlerini sakındırmalarıdır. Zaten dost dosta başka türlü de davranamaz.

Ancak mü'min bunları yaparken kendini de unutmaz. İslâm'ı önce kendi içine sindirir, onu tabiatının bir yanı hâline getirir; namazını dosdoğru kılar, zekatını tastamam verir ve her meselede Allah (c.c) ve Resûlü (s.a.s)'ne itaat eder. Cemiyet içinde herkes böyle olunca da zaten cemiyet kendiliğinden nizam ve intizama girmiş olur. O cemiyeti ve cemiyeti meydana getiren fertleri, rahmet bütün enginliği ile kuşatır ve onun çevresinde Rahmanî bir atmosfer hasıl olur.

Bu ulvî mazhariyetin tam karşısında da muhlis mü'min-lerin tam mukabili olan münafıkları Kur'ân şöyle resmeder: 

الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

'Münafık erkek ve münafık kadınlar da birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar ve cimrilikte bulunurlar. Onlar Allah'ı unuttular (bu yüzden) Allah da onlara unutma muamelesinde bulundu. Doğrusu münafıklar, fasıkların tâ kendileridir' (Tevbe sûresi, 9/67).

Görüldüğü gibi, âyet münafıklar için 'dost' tabirini kullanmıyor ve sadece birbirlerinden olduklarını haber veriyor. Çünkü münafıklar arasında hiç kimseye karşı dostluk söz konusu değildir. Onları birbirine bağlayan tek bağ menfaattir. Menfaatlerine zerre kadar zarar gelecek olsa, hemen aynı gruplar arasında kıyasıya vuruşma başlar. Onun için âyet, gayet veciz ve mucizevî bir ifade ile onların ruh hâletlerini ele verir ve 'bazısı, bazısından' der. Yani onların hepsi de aynı habislerdir.

Onların bir diğer ortak vasıfları ise, 'onlar münkerâtı emrederler.' Yaptıkları müstehcen neşriyatla, ele geçirdikleri sinema ve televizyon aracılığı ile gençleri manyetize edercesine sürekli kötülük telkininde bulunurlar; insanlar da âdeta onların emirlerine boyun eğerler. Zira propaganda vasıtaları, insanları tesir altına alacak kadar güçlü ve kuvvetlidir. Başı dönmüş ve bakışı bulanmış güruh ve yığınlar, münafıkların asla vazgeçmeyecekleri piyonları ve sömürü vasıtalarıdırlar. Sömürü güçlerini ayakta tutabilmek için vermeyecekleri taviz ve insanlığa karşı yapmayacakları hiçbir mel'anet yoktur. Çünkü onlar münafıklardır ve dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bu ayırıcı vasıflarıyla derhal tanınırlar. Zira onlar sürekli kötülüğü emreder, iyilikten de insanları alıkorlar.

Evet, onların ortak vasıflarının ikincisi, 'marufu engeller, iyiliğe mani olurlar.' Cemiyeti psikolojik bir baskı altına alarak, faziletli yaşamak isteyen herkesi 'gerici'likle yaftalarlar. Namaz kılan, oruç tutan, onların nezdinde mürteci; kadınların onlardan farklı olan giysileri ve başlarına taktıkları, onlara göre en korkunç irtica alâmeti ve bir uğursuzluk emâresidir. Millet sevgisinden mi bahsettiniz; artık siz onlara göre birer faşistsiniz.

Evet, bütün güzel şeyler onların yanında münkerdir. Âdeta milletin maruf kabul ettiği her şeye karşı onların alerjisi vardır; vardır çünkü bu, nifakın bir muktezasıdır.. ve nifak iç-dış bütünlüğüne eremeyen insanların düştüğü derekedir. Kur'ân'ın ifadesiyle onlar cehennemin en dibine namzet zavallılardır. ' بَلْ هُمْ أضَلّ; hayır, hayır onlar hayvan değil, hayvandan da aşağıdırlar' (A'raf sûresi, 7/179) tam onları çerçeveleyen bir resimdir.

Bu itablarla mü'minler, sorumluluklarını yerine getirerek kendilerini bu duruma düşmekten korumalıdır. Korumak için de sürekli birbirlerine iyiliği emredip ona teşvikte bulunmalı kötülüklerden de birbirlerini sakındırıp onlardan vazgeçirmeye çalışmalıdırlar. Kendi hayatları adına nifaka düşmekten tir tir titredikleri gibi, dostlarının da böyle bir akıbete dûçâr olmasından titremeli ve hem kendilerini hem de içinde yaşadıkları cemiyeti uyanık ve müteyakkız tutmalıdırlar. Evet işte bunlar yukarıda da işaret ettiğimiz gibi onların mü'min olmalarının ayrılmaz bir vasfıdır.

Zaten, huzurlu bir toplum olabilmek için, münkerin en küçüğünün dahi yaşamasına fırsat verilmemelidir. Aksine, önce küçük görünen bir münker, kısa zamanda öyle yayılır ve öyle sâri bir illet hâline gelir ki, bazen bütün bir cemiyeti, bütün bir milleti, hatta topyekûn insanlığı tehdid eden, mahv u perişan olmalarına sebebiyet veren bir vebâ hâlini alabilir. İçtimaî bozukluklar hep küçük görünen münkerâtın yaygınlaşmasından meydana gelmiştir. Tarihe bu zaviyeden baktığımızda, tekerrürü aynı akıbeti doğuracak nice içtimaî tefessühler görmemiz mümkündür. Zikredeceğimiz şu hadîs, bu tür kokuşmaların tarihî tahlili açısından çok mühimdir.

Allah Resûlü (s.a.s) buyuruyor:

'İsrâiloğullarına, içtimaî çöküntü şöyle girmiştir: Bir kişi diğerinde gördüğü bir kötülük üzerine, 'Ey filan, bu işi terket, bu sana helâl değildir' derdi. Ertesi gün de gelir, o adam aynı münkeri işliyor olmasına rağmen, onunla dostluğunu devam ettirir; onunla beraber oturup kalkar, beraber yer içerdi. Bunun üzerine Allah (c.c) onların kalblerini birbirlerine çaldı.' Sonra da Allah Resûlü (s.a.s): 

لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُودَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ذَلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ & كَانُوا لا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

'İsrâiloğullarından inkâr edenler, Davud'un ve Meryemoğlu İsa'nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu, onların baş kaldırmaları ve aşırı gitmelerinden dolayı idi. Onlar birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mani olmuyorlardı. Yapmakta oldukları bu iş ne kötü idi' (Mâide sûresi, 5/78,79) âyetini okuyarak şöyle buyurdu: 'Hayır, vallahi, muhakkak marufu emredip münkerden nehyetmelisiniz ve yine muhakkak zalimin elinden tutup onu hak çizgisine getirmelisiniz.'[1] Burada, kötülüğe pasaport veren bir kısım İsrâiloğulları'nın durumu dile getirilirken, mü'minler aynı akıbetten sakındırılmakta ve böyle bir duruma düşmemeleri için tenbihte bulunulmaktadır. Zaten bu gibi vak'aların rapor edilmesinde her zaman bir kısım hikmetler söz konusudur.

Vak'a şu şekilde de tahlil edilebilir: İşlenen bir münker görülmüştür. Münker işleyeni ikaz eden şahıs, zatında o münkerin karşısındadır.. ve ilk gün o münker işleyeni ikaz etmiştir. Ancak, devamlılık ve sebat isteyen böyle bir mevzuda o hiç de öyle davranmamış; münker işleyenin o işte ısrar etmesine karşılık, diğeri metafizik gerilimini koruyamamış ve o şahsa yanaşarak onunla yemiş-içmiş, sohbet etmiş ve dostluğunu devam ettirmiştir. Kalbiyle buğzetme, îmanın varlığına son işaret ve alâmetken o, bu kadarcık bir canlılık bile gösterememiştir. Böylece, karşısında direnç gösterecek hiçbir unsur kalmadığı için, o kötülük de cemiyet içinde yayılma zemini bulmuştur. Ve Cenâb-ı Hakk da onların kalblerini birbirine çarparak eşitlemiş ve denkleştirmiştir. Hatta onların arasında dahilî sürtüşmeler meydana getirerek onları fırka fırka bölmüştür.

Evet, Allah (c.c), inkâr eden ve her zaman İslam'a muarız bir tavır içerisinde bulunan kişilerin kalbini birbirine çarpıp eşitleyip nifak içine attı.. ve bunların bir dönemde Hristiyan dünyasından çekmedikleri cefa, maruz kalmadıkları hakaret kalmadı. Daha önce, asırlarca Babil'de esaret hayatı yaşamış.. bir başka dönemde Şabur tarafından işkencelerin en iğrencine uğratılmış ve hiçbir zaman rahat yüzü görmemişlerdi. Böyle bir duruma düşmelerinin tek sebebi, aralarında 'emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' yapmamaları idi ki, bu sebeple kalblerinde ayrılık fitneleri gelişiyor ve yer yer temelden sarsılıyorlardı. İşte Allah Resûlü (s.a.s) böyle bir vak'ayı rapor ederken, aynı akıbete düşmemeleri için, yapılması gereken şeylerin baştan yapmaları gerektiği hususunu ümmetine ihtar ediyor ve toplum hâlinde çökmemenin yol-yöntem ve tekniğini öğretiyordu. Böyle bir noktaya gelmişken, bir -iki cümle ile de olsa- sadet harici sayılabilir bir hususu hatırlatmakta fayda mülâhaza ediyorum. Bir kesimi itibarıyla İsrâiloğulları, Hz. Musa (a.s) zamanında dahi, bir ittifak ve ittihat temin edebilmiş değillerdir. Dolayısıyla da hep te'dip ediliyorlardı. Eğer şu anda Yahudiler, muvaffak görünüyorlarsa -ki öyle sayılırlar- bu da onların sûrî ittifaklarının bir sonucu olsa gerek. Tarihî dinamiklerine sahip çıkmaktan kaynaklanan bu ittifak, onların, ne ölçüde olursa olsun, bir devlet kurmalarını netice vermiştir. Tarihî değerlerinden uzaklaşır, iç çekişmelere girerlerse, yıkılıp gitmeleri kaçınılmaz olur. Evet, bugünkü İsrailoğulları ve Yahudiler, bazı yanları itibarıyla tashihe ve tecdide açık olsa da semavî bir dine saygılı davranmalarının mükâfatını görüyorlar. Biraz da bizim zavallı durumumuz onları daha güçlü hâle getiriyor.

Evet, günümüzde İslâm dünyası hasta, alil ve ihtiyaç içinde kıvranmaktadır. Onun, silkinip kendi özüne dönmesi şarttır. Ruhu zillet, aklı kıllet ve bütün uzviyatı illet içindedir. Acilen tedavi edilmezse, her geçen gün daha kötüye gidebilir. Ancak, tedavi edildiğinde, yükleneceği misyon da kainat çapındadır. İnşaallah o gün İslâm, yeryüzündeki bütün milletleri kucaklayacak ve dünyaya yeni bir nizam, bir âhenk ve bir rûh getirecektir.

İslâm tarihinde, tebliğ vazifesinin mü'minlik şiarı olduğuna delâlet eden çok hâdise vardır. Onlardan biriyle bu faslı açmak istiyorum. Bu hâdise Hz. Ebu Bekir (r.a) ile ilgilidir. Hz. Ebu Bekir (r.a) bir gün kendini dinleyenlere şöyle seslenir: 

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ...

'Ey îman edenler! Siz kendinize bakın, siz doğru yolda iseniz, herhangi bir sapkın kimse size zarar veremez...' (Mâide sûresi, 5/105) âyetini okuyor ama yanlış te'vil ediyorsunuz. Zira ben Allah Resûlü (s.a.s)'nün şöyle dediğini işittim: 

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنْ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ الله أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْهُ ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلا يُسْتَجَابُ لَكُمْ

'Bir topluluk ki, günah işler ve aralarında onları bu günahtan menetmeye muktedir kimseler vardır; vardır da bu görevi yapmazlarsa, onların üzerine Allah katından bir belâ gelmesi kaçınılmazdır.'[2]

Evet, yukarıdaki âyet, 'başkalarına karışmayın, siz sadece kendinize bakın' demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını görüşüp konuşurken insanın kendisini unutmamasıdır. Yani, aslında burada ferdî muhasebeye teşvik vardır. İşte Hz. Ebû Bekir (r.a) bu mânâyı en iyi kavrayanlardan biri olarak, Allah Resûlü (s.a.s)'nden naklettiği hadîsi bu anlayışa delil olarak irad etmiştir.

Bu konu ile alâkalı Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in daha birçok hadîsi vardır. Konuya işaret açısından bazılarını kaydetmek istiyorum:

Allah Resûlü (s.a.s), Tirmizi'nin rivayet ettiği bir hadîslerinde şöyle buyururlar: 

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنْ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ الله أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْهُ ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلا يُسْتَجَابُ لَكُمْ

'Ya emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l münker yaparsınız; ya da Allah size azap gönderir, (gönderir de) duâ edersiniz; artık duânız kabul edilmez.'[3]

Yine Tirmizi'nin rivayet ettiği bir başka zayıf hadîste, yukarıdaki sözler aynen tekrar edilir ve şu ilavede bulunulur:

'... Allah başınıza şerirlerinizi musallat eder. Sonra hayırlılarınız duâ eder de duâları kabul olmaz.'[4]

Şerirler; ayak takımı, işten, idareden anlamaz, din-diyanet bilmez, kitap-peygamber tanımaz ve ne kadar mukaddes bilinen şey varsa, onlarla alay eder saygısız bir güruhtur. Allah (c.c) onları hangi millet ve devletin başına musallat etmişse, artık o millet veya devlet iflah olmamıştır. Cenâb-ı Hakk, imhal eder, mühlet verir; fakat asla ihmal etmez. 'Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' yapmama günahının cezasını da, bir müddet geriye atar; ama ceza vakti gelince o insanları kıskıvrak yakalar ve sarsar. İşte o cezalardan bir çeşidi de, milletin başına şerirlerin geçmesi ve kaba kuvvetin onları idare etmesidir ki, bu, Müslümanlar için hak edilmiş bir ceza olur. Bu arada hayırlılar camileri doldursa, duâ duâ yalvarsa, sabahlara kadar gözyaşlarıyla seccadelerini yıkasalar da yine bu ceza müddeti dolmadıkça onlar bellerini doğrultamazlar. Bu İlâhî bir kanundur; ve hiçbir zaman değişikliğe uğramayacaktır.

Siz bu ifadeleri, realite planında hayatın bütün üniteleri üzerine serdiğinizde, manzaranın kadimden beri hep aynı olduğunu göreceksiniz. Günümüzdeki durum da, bu tarih-i tekerrürler devr-i dâiminden sadece bir-iki karedir. Camilerdeki duâlar, yanıp yakılmalar, ağlamalar ve feryat etmeler.. ulu divanda kabul görmüyorsa, bu durum bir günahın keffâretinden başka ne ile izah edilebilir ki! Bu günah, üzerinde ısrarla durduğumuz bir kudsî vazifenin ihmal edilişi veya istenen ölçüde yerine getirilemeyişidir.

Evet, bu günah bizi Rabbimizden kopuk hâle getirdi.. aslında, marufu emredip münkerden menetme, bizim varlık gayemizdi. Bizler bunun için yaratılmıştık.. ve hele hak erleri olarak bizler, yani varlığını hak yola adamış kişiler.. hatta sa'y ve gayretlerinde cenneti dahi esas gaye ve hedef yapmayanlar!. Eğer fırsat ve imkân varsa orada dahi Rabbi anlatmayı, cennetin diğer bütün nimetlerine tercih edecek kadar bu işin aşıkları.. veya mümkünse, cehennem zebanilerine bir şey anlatmak için hiç çekinmeden cehenneme girebilecek hasbî ruhlar!. Evet işte bunlar, yaratılış gayeleri olan bu çok önemli vazifeyi ihmal ederlerse, dünyanın başına gelecek musibet ve belalar vize almış demektir. Bundan öte yapılacak bir şey varsa o da duâdır; duâların faydasını da Allah bilir. Çünkü bu hâle giriftar olma, bir bakıma yok olmaya kilitlenme demektir. Böyle bir gün çetin bir gündür.. o gün rahmet yüzüne nikap çekmiş, gazap ise yüzündeki nikabı kaldırmış.. el elde üzülmüş ve dönüşü olmayan bir akıntıya dûçâr olunmuş demektir.

İslâm âleminin şu zavallı durumuna bakabilseniz arzettiğim hususları bir bir bu aynada göreceksiniz. Evet, Allah'tan, Peygamber'den ve kitabullahtan kopan nesillere ve bunları yanlış yollara sevk edenlere.. evet, ruh ve kalbleri yerlerinden sökülüp alınarak, mide ve bağırsaktan ibaret birer mahlûk hâline getirilenlere.. başsız yığınlara, zâyi olup giden zamana kopuk halkalarıyla anlaşılmaz hâle getirilen tarihe baksanız, koskocaman bir câmianın nerede iken nerelere itildiğini görecek ve ürpereceksiniz. Artık ayak takımının idare ettiği bu şanlı fakat ta'lisiz milletler topluluğu, şerirlerin pençesinde kıvrım kıvrım kıvranmakta ve çaresizlik soluklamakta. Ne oldu Kâbe'de yapılan duâlara? Niçin mescitlerde dökülen gözyaşları faydasız? İşlenen günahın keffâreti bunlar değil de ondan. Kuyuya nereden düşüldü ise, çıkış yeri orasıdır. Biz bu hâle, bir kudsî vazifeyi terkederek dûçar olduk; onu yerine getirerek de bu hâl ve bu durumdan kurtulacağız. Yani bu işin en müessir duâsı, bu kudsî vazifeyi ifadır. Bu itibarla da, sadece dillerdeki duâlar yeterli değildir. Elbette o duâların da, insanın âhireti adına faydası vardır; ancak dünyevî mezelletten kurtulmanın yolu emr-i bi'l-maruf vazifesini hakkıyla yerine getirmektir.

Evet, başta da ifade etmeye çalıştığım gibi, bir cemaat ve toplum içinde çok faziletli insanlar bulunabilir. Bunlar manevî yönleriyle Allah'a çok yakın da olabilirler. Ancak bu toplum içinde 'emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' yapılmıyor ve bunun için müesseseler kurulup bu vazife sistemli bir şekilde ifa edilmiyorsa, Allah (c.c) o cemiyetin altını üstüne getirir ve o cemiyet, o millet asla payidar olamaz.

Gerçi Cenâb-ı Hakk, bir zümrenin günahı sebebiyle umuma azap etmez. Bir kısım baştan çıkmış, kanun nizam tanımayan mütrefînin işledikleriyle bütün bir toplumu mes'ul tutmaz. Ancak 'emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' yapmaya güçleri yettiği hâlde, münkerâtı göğüsleyen bir hasbiler grubu, 'Rabbimiz Allah' deyip ortaya çıkmazsa, işte o zaman azap umumî olarak gelir. Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte bu hususa şöyle işaret edilmektedir:

إِنَّ النَّاسَ إِذَا رَأَوْا الْمُنْكَرَ فَلَمْ يُنْكِرُوهُ أَوْشَكَ أَنْ يَعُمَّهُمْ الله بِعِقَابِهِ

'Allah, bazı insanların günahı sebebiyle umuma azap etmez. Ancak onlar kendi aralarında münkerâtın işlendiğini görür de, ona mani olmaya güçleri varken mani olmazlarsa, işte o zaman azaba ma'ruz kalır.'[5]

Şu âyette de bu husus dile getirilmekte ve şöyle denmektedir: 

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ الله شَدِيدُ الْعِقَابِ

'Aranızdan yalnız zalimleri çarpmakla kalmayacak fitneden sakının ve Allah'ın azabının şiddetli olduğunu bilin!.' (Enfâl sûresi, 8/25)


[1] Ebû Davud, Melâhim, 17; İbn-i Mâce, Fiten 20
[2] Ebû Davud, Melâhim, 17; Tirmizi, Fiten, 8
[3] Tirmizi, Fiten, 9; Müsned, 5/388
[4] Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 7/266
[5] Müsned, 1/2,5; Ebû Davud, Melâhim, 17