Yazdır

İslâmî Hakikatler ve Yaşanılan Devrin Bilinmesi

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori İrşad Ekseni

Oy:  / 19
En KötüEn İyi 

Devrimizde dünyaya bakış, eşya ve hâdiseleri değerlendirme tamamen ‎değişmiştir. Günümüzde mantık ve akliyecilik daha bir ağır basmaktadır. Küfür, ‎ilhad; fen ve felsefe adıyla konuşmaktadır. Bunun karşısında Müslüman aynı ‎teknikle mukabelede bulunmak zorundadır. Bu da kendi devrinin kültürünü ‎bilmekle yakından alâkalıdır. Zaten bir bakıma gerçek ilm ü irfan da budur. Zaten ‎ilm ü irfan da mü'minin ayrılmaz birer vasfıdır. ‎

Devrini bilmeyen insan, karanlık bir dehlizde yaşıyor demektir. Böyle bir ‎insanın sair insanlara din, îman adına bir şeyler anlatmaya çalışması ise ‎beyhudedir. Zira, zaman ve hadiselerin çarkları, onu, bugün olmazsa yarın ‎dermansız ve tesirsiz hâle getirecektir. Onun için Müslüman günün ilim ve kültür ‎seviyesine uygun ve denk bir paralellik içinde anlatılması gerekenleri anlatmalı ve ‎başkalarına intikal ettireceği meseleleri de bu şekilde intikal ettirmelidir. Şunu ‎kat'iyetle ifade edebilirim ki, günümüzde arz ettiğimiz bu noktayı tutabilen bir ‎mübelliğ ve mürşit, âhirette aktâp ve velileri aşarak nebilerin arkasında yer ‎alabilecektir. Evet bu vazife, o kadar mukaddes ve mübecceldir. Bu noktayı ‎yakalamak da, o kadar zor ve zor olduğu kadar lüzumludur. ‎

Evet, devrini bilmeyen insan yer altında yaşayanlardan farksızdır. Halbuki ‎tebliğ adamı fezalarda seyahat etme zorundadır. O, kafasıyla yıldızlar arasında ‎dolaşırken, kalb ve letâifiyle cennetlerin temaşâsında olmalıdır. Aklı, onu elinden ‎tutup onu Pastör'le beraber lâboratuvarlara götürmeli, Einstein'le varlığın ‎derinliklerinde dolaştırmalı ve tabiî ruhuyla da o hep, Allah Resûlü'nün (s.a.s) ‎arkasında el-pençe divan durmalı ve günde birkaç defa O'nun insibağından ‎geçmelidir. Bana göre işte hakikî mürşit de budur. ‎

Bakın, Nebiler Serveri'ne (s.a.s)!. O, kendi devriyle nasıl hesaplaşılacaksa öyle ‎hesaplaşmış ve onun için de tebliğ ettiği her şey muhataplarında makes bulmuştur. ‎Zaten Cenâb-ı Hakk'tan gelen hiçbir emir, kâinatta cereyan eden hâdiselere ters ‎değildir. Yeter ki, insan varlığın hikmet ve ruhunu kavrayabilsin; kavrayabilsin ve ‎tebliğini ona göre ayarlasın. Sahabe de, Allah Resûlü'nden aldığı dersle yaptığı ‎tebliğini, yine hep günün şartlarını ve muhatapların durumunu dikkate alarak ‎yapmıştı. Bundan dolayı da çok kısa zamanda, dünyayı dize getirecek kadar güçlü, ‎hikmetli bir seviyeye yükselmişlerdi. Daha sonra gelen ve Allah Resûlü'ne (s.a.s) ‎varis olabilen bütün büyükler ve değişik çığırlar açıcılar da, hep aynı şekilde ‎davranmışlardı. İmam Gazâlî, İmam Rabbânî ve Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî tebliğ ‎gergefini hep devrin idrak ve kültürüyle örgüleyenlerdendirler. Bundan dolayı da ‎tesirleri günümüze kadar devam etmiştir. Fakat ne yazıktır ki, iş bize düşünce ‎kötü bir mirasyedi gibi ilme sırtımızı dönmüş, gerçek Müslüman olmanın âdâp ve ‎erkanını alt-üst etmiş ve cehlimize kurban gitmişizdir.