Yazdır

Kur'an-Gönül İlişkisi

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori İrşad Ekseni

Oy:  / 21
En KötüEn İyi 

Tebliğ insanının gönlü Kur'ân'a göre ayarlanmalıdır. Kur'ân bu hususu ifade ‎ederken şöyle buyurur: ‎‎'Bu Kur'ân, kalbi ona açık olanlar ve gözünü Kur'ân'a dikip ona kulak verenler ‎için bir öğüttür' (Kaf sûresi, 50/37).‎

Evet, Kur'ân bir nasihat, bir hatırlatma, bir zikir ve bir uyarıcıdır. Ne var ki ‎Kur'ân'ın bu yönlerinden istifade edebilmek için, gönüllerin ona karşı açık olması ‎şarttır. Gönlün açık olabilmesi için de, her insanın gözünü Kur'ân'a dikmesi ve ‎kulağını Kur'ân'a vermesi gerekir. İşte bu, bütünüyle Kur'ân'a yönelmek demektir ‎ki, başka türlü de istenen ölçüde Kur'ân'dan istifade edilmesi imkânsızdır. Çünkü ‎tavrını bu istikamette ayarlayamayan bir insanın bakışı, Kur'ân'ın, o ışıl ışıl yanan ‎mu'cizevî yönünü kat'iyen göremez. Göremeyince de, onun nazarında, Allah ‎kelâmıyla herhangi bir beşer kelamı arasında fark kalmaz.. ve artık düşünce ‎seviyesi bu derekeye düşmüş bir insanın Kur'ân adına yapacağı hiçbir şey yoktur; ‎olamaz da. Onun içindir ki: ‎ ذلك الكتاب لا ريب فيه ‎'Şu kitapta şüphe yoktur' denildikten sonra: ‎هدى للمتقين‎ 'O, Allah'tan ‎korkanlara hidayettir' (Bakara sûresi, 2/1-2) buyurulur. Kur'ân, Allah'ın kelâmıdır, ‎bunda şüphe yok. Fakat, o Kur'ân'dan ancak müttakiler istenen ölçüde istifade ‎edebilirler. Müttaki, şeriat-ı fıtriyeyi en iyi bilen insandır. Lâubali insanın müttaki ‎olamayacağı gibi, onun Kur'ân'dan istifadesi de düşünülemez. Zira onun kalbi ‎artık ölmüştür. Bir âyet, bu tip insanların Allah Resûlü (s.a.s)'ne karşı tavırlarını ‎şöyle özetler: ‎ ‏...يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنْ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ ‎'Onlar sana, üzerine ölüm çökmüş insanların baygınlığı içinde ‎bakarlar.'(Muhammed sûresi, 47/20). Bakışı bu olan insan, Kur'ân'dan ve onun ‎tebliğcisi olan Allah Resûlü'nden (s.a.s) ne anlayabilir ki!. Hiçbir şey. Halbuki, ‎kalbini Kur'ân'a göre akort eden bir insan, kainatın nabzı gibi atıp duran ‎hâdiseleri, kendi kalbinin atışları içinde duyar. Neden? Zira kainat ile kendi ‎arasında bir birlik kurmuştur da ondan. Evet, hâdiselerin nabzını elinde ‎tutamayan insanların, irşâd adına fazla bir şey yapacakları da söylenemez. Aslında ‎bu, biraz da Kur'ân'a bir bütün olarak bakabilme keyfiyetiyle alâkalıdır. ‎

Aynı meseleye bir başka zaviyeden yaklaşacak olursak; âfâkî ve enfüsî âyetleri, ‎Kur'ân âyetlerine tatbik edip ondan bir terkip yapma, tebliğcinin hiçbir zaman ‎müstağni kalamayacağı bir ön şarttır. O tebliğinde, bu sahada başarılı olduğu ‎nispette başarılıdır. Aksi hâlde gerisi, hem kendisi hem de muhatapları için bir ‎vakit israfıdır. Evet, tebliğ adamı bütünüyle İslâmî sıfatlarla muttasıf olmalı ve hep ‎farklılığı ve fâikiyetiyle oturup kalkmalıdır. ‎

Âfâkî ve enfüsî âyetleri tahlile tabi tutup terkip yapabilmeye, oradan nezaket, ‎nezahet, şefkat, disiplin.. gibi temelde bir mü'mini, tam anlamıyla kâmil mü'min ‎yapan tüm sıfatlar, tebliğ insanının lâzım-ı gayr-i mufârık vasıfları olmalıdır. Bir ‎başka ifadeyle arz edecek olursak; aslında her kâfirin her sıfatı kâfir olmadığı gibi, ‎her mü'minin her sıfatı da mü'min değildir. Ve belki de kâfirlerin bugün dünya ‎çapında, o değişik alanlardaki başarılarının altında da onların mü'minlere ait ‎sıfatlarla muttasıf olmaları yatmaktadır. Ve tabiî ki bizim mağlubiyetimizin ‎altında da kâfir sıfatları ile kirlenmiş olmamız! Halbuki, her mü'min, mü'minliğe ‎ait hemen her sıfata fevkalâde önem vermelidir. Hele tebliğ insanları, bunları ‎temsil etmede sıradan mü'minlerin birkaç kadem daha önünde bulunmalıdırlar. ‎Meselâ, mü'min nezaket insanıdır, nezahet insanıdır, şefkat abidesidir. O bunlarla ‎kainatı bir merhamet beşiği, bir kardeşlik eşiği hâlinde görür ve görmelidir de. ‎Onun hayatı bütünüyle disiplindir. Dolayısıyla onun her anı nurlu ve aydınlık ‎geçer. O, vakit israfını en korkunç bir kayıp olarak değerlendirir. Müslümanın ‎kahvehane hayatı yoktur. Çünkü Resûlullah'ın, hayatında öyle bir mekana ‎uğradığı söz konusu değildir. Hanesinin dışında Müslümanın mekan anlayışı ‎mescitler, mabetler ve eğitim yuvalarıdır. O, bilgi ve irfan yüklüdür. Gelişigüzel ‎yapılan hareketlerden çok uzaktır; Müslüman daima bir plân ve programın ‎adamıdır. Sebep ve neticeler arasındaki münasebetlere vâkıf ve eşyanın rûhuna da ‎alabildiğine nâfizdir. ‎

Yukarıda beyan ettiğimiz gibi günümüzün batı dünyası, Müslümanlara ait bu ‎sıfatları aldıklarından dolayı, bugün hep zirvelerde dolaşmaktadırlar. Halbuki, ‎İslâm âlemi, bütünüyle onlara ait kötü sıfatların hamalı hâline gelmiştir. O, ‎mescide gelirken onlara ait sıfatları bir urba gibi sırtına geçirmiş öyle gelmiş, ‎diğeri de Müslümanlara ait sıfatlarla kiliseye koşmuştur. Demek oluyor ki, bugün ‎galip olan batının kendisi değil; onlardaki Müslüman sıfatlarıdır. Mağlup olan da ‎Müslümanlar değil; batıdan alıp taklit ettikleri kâfir sıfatlarıdır. Bu itibarla da ‎kurtuluşumuz bütünüyle Kur'ân'la bütünleşmemize bağlıdır. ‎