Yazdır

İdeal bir idarecilik için...

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2015 Kürsüleri

Oy:  / 9
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: İdeal bir idarecilik için...

İdarecilik, başlangıçta anne ve babada başlayan, daha sonra ailede yaşa-başa göre devam eden, sonra da hayatın hemen her kademesinde karşı karşıya kaldığımız bir vazife ve sorumluluktur. Buna göre, mektepte müdür, sınıfta öğretmen, kışlada komutan, fabrikada işveren idareci olduğu gibi; tek bir şahısla alâkalı mesuliyeti bulunan kişi de idareci demektir. Fakat zannedildiği gibi idarecilik, hele âdil bir idarecilik kolay bir iş değildir; zorlardan zordur ve zor olduğu için de hakiki manada idarecilikte başarılı olan insan sayısı bir hayli azdır.

İdeal bir idarecilik için ciddi bir iş ahlâkına sahip olmak ve disiplinli hareket etmek elbette ki çok önemlidir. Fakat istenen seviyede kâmil bir idarecilik için sadece bu vasıflar yeterli değildir. Meselâ idareci konumunda bulunan öyle insanlar vardır ki, kendini yaptığı işe adamıştır, çok ciddi bir disiplin içinde vazifesini yerine getirmektedir; öyle ki, yirmi saat mesai yaptığı hâlde, evine gidip orada dahi işiyle alâkalı bir kısım projeler üzerinde çalışmaktadır. Ne var ki bu insanlar zamanla çevresi tarafından işkolik olarak algılanmış, bu hâllerinden rahatsızlık duyulmuş ve yürüdükleri yolda yalnız kalmışlardır. Hâlbuki ulvî bir mefkûre uğruna koşturup duran birinin, yaptığı işe tutkun ve düşkün olması, hatta o işin tiryakisi hâline gelmesi olumsuz bir vasıf olarak ele alınıp küçümsenecek bir husus değildir.

Hele rahat ve rehavetin söz konusu olduğu günümüzde, keşke herkes, çok ciddi bir iş ahlakına sahip olarak, anne-babasının, çoluk-çocuğunun, daha doğrusu üzerinde hakkı bulunan hiç kimsenin hukukunu zayi etmeksizin, yaptığı işi tam bir titizlik ve kemal-i ciddiyetle yerine getirebilse. Böyle bir durum, büyük insanlara mahsus yüce bir ahlak ve takdir edilmesi gereken güzel bir sıfattır. Eğer bir insan, mesul olduğu işle -hele de o iş yüce ve yüksek bir mefkûreye aitse- dertlenip onunla bütünleşmişse, artık o insan oturur kalkar hep o işle alâkalı problemlerin çözümüyle meşgul olur. İşte siz böyle bir insana, iş ahlâkı ile serfiraz, işiyle bütünleşmiş iş kahramanları nazarıyla bakabilir ve onun bu hâlini "Ne güzel bir haslet, ne mübeccel bir tavır!" sözleriyle yâd edebilirsiniz.

Tek başına yol yürünmez

Fakat hakiki bir lider tek başına yol yürüyen insan demek değildir. O, beraberinde bulunan insanlarla -tabiî onların güç ve takatine, kabiliyet ve donanımına göre- mesafe kat eden, arkasında bulunanları yüce ve yüksek bir hedefe yönlendirip sevk eden, bir gaye istikametinde onları da alıp peşinden sürükleyen insan demektir. Bu da, idarecinin, maiyetinde bulunanların aklına hitap etmesi, gönlüne girmesi, derdini anlatması ve neticede yaptıkları işe, işin ehemmiyetine onları ikna edip inandırmasıyla gerçekleşir. Evet, gerçek lider gönlündeki ızdırabı maiyetindekilerin ruhuna duyurur, dimağına aşılar ve dert edindiği esasları âlemin derdi hâline getirir.

Ayrıca idareci konumunda bulunan kişi, bu meseleleri bizzat kendisinin dile getirmesiyle tepkiye sebebiyet verecekse, o zaman yapılması gereken, insanların tepki vermeyeceği birisini bulup bu önemli mevzuları ona söyletmektir. Gerekirse bu konuda bir veya birkaç seminer düzenlenir, konferanslar tertip edilir ve bu meselenin ehemmiyeti anlatılmaya çalışılır. Lider, arkasındakileri de koşmaya ikna etmeli, onlara bir maratonda koşucu olma duygu ve düşüncesini aşılamalı ve böylece müşterek çalışma ve gayretlerle uzun soluklu bir şekilde işlerin devamını temin etmelidir.

Bir idarecinin bunu gerçekleştirebilmesi için de, beraber çalıştığı insanların görüş ve düşüncelerini asla hafife almaması, küçük görmemesi ve onların yaptıklarını/yapabildiklerini hoşgörüyle kabullenip takdir etmesi, sa'y u gayretlerini kamçılaması gerekir. Meselâ, istediği keyfiyette bir iş ortaya konmasa da; "Arkadaşlar! Bu mevzuda ortaya koyduğunuz cehd ve gayret dolayısıyla size çok teşekkür ederim. Vâkıa, yapılması gereken işler şunlardı ama sizin yaptığınızı da takdir etmemek mümkün değil." demek suretiyle, eksiklikler karşısında dahi yapıcı ve müspet bir tavır ortaya koymasını bilmelidir. Böylece insanları kendisi hakkında saygısızlığa ve tepkiye itmemiş ve onlar nezdinde kendi kredisini heba etmemiş olur. Çünkü bir idareci beraberinde bulunanları suçlayıp durduğunda, onlardaki suçlama duygusunu tetiklemiş, kendinden uzaklaştırmış ve hatta onları kendinden kopacak bir yola sevk etmiş olur.

Anne-Babadan daha öte bir şefkat

Hakiki bir idareci, birbirinin rağmına gelişebilecek, birbirine zıt gibi görünen vasıfları, aynı anda, tam bir denge içinde kendinde bulunduran muvazene kahramanıdır. Bu açıdan o, fevkalade şuur, fevkalade ciddiyet ve fevkalade disiplinin yanı başında, alabildiğine bir sevgi ve şefkatle çevresindekilere muamele eder. Yani bir taraftan konumunun gerektirdiği vakar ve ciddiyeti muhafaza eder, o vakar ve ciddiyete halel getirecek ölçüde maiyetindekilerle senli benli olmaz, laubaliliklere girmez. Fakat diğer taraftan tam bir şefkat meleği gibi her türlü dert ve sıkıntılarında onların yanında olur ve üzerlerine tir tir titrer. Meselâ, onlardan bir tanesinin işe gelirken yüzünün ekşi olduğunu fark ettiğinde, bir anne ve babadan daha ziyade bir şefkatle hemen yanına varır; eşi, çocukları ya da başka birisiyle bir problemi olup olmadığını veya bir borcu, bir sıkıntısı bulunup bulunmadığını anlayıp öğrenmeye çalışır. Öyle ki, o şahsın kendi anne-babasının bile üzerine gitmeyeceği ölçüde bir ihtimamla işin üzerine gider, yüreğini ortaya kor ve alternatif çözüm yolları araştırır. Ve bu tavrı bir kere değil, her türlü dert ve sıkıntıda ortaya konulması gereken bir vazife bilir.

Şerrin kökünü kesen iksir

İstiğfar, tahrip edilen mahiyeti yeniden restore ettiği gibi aynı zamanda şerre karşı eğilim gücünün de kökünü keser. Zira sürekli istiğfar eden ve sürekli arınan bir insan, yeni bir günaha davetiye çıkaracak günah zeminini de ortadan kaldırıyor demektir. Yani böyle bir kimsenin kalbinde başka mikroplara çağrıda bulunacak bir virüs yoktur. Ayrıca bilemediğimiz şekilde Cenâb-ı Hak, sürekli istiğfarda bulunan bir insanın kötülüklere karşı eğilim hissini köreltebilir.

Diğer yandan Allah Teâlâ Furkan Sûre-i Celilesi'nde: "Allah, onların kötülüklerini iyiliklere; günahlarını sevaplara çevirir." (Furkân, 25/70) buyurmak suretiyle iman, salih amel, istiğfar ve tevbeyle kendisine yönelenlerin kötülüklerini iyiliklere çevireceği müjdesini vermiştir. Evet, Cenâb-ı Hak, işlenen günahlarla kirlenen sayfa ve satırları, Kendisine teveccüh edilmesi vesilesiyle silebilir; boş kalan o sayfa ve satırları da, boş kalmasın diye, engin rahmetiyle güzelliklerle doldurabilir. Bu da Allah'ın rahmetinin, gazabının önünde olmasının ayrı bir tecellisidir.

Üstad Hazretleri bu âyet-i kerimeyi, daha farklı bir yaklaşımla, tevbe ve istiğfar neticesinde insanın şer kabiliyetlerinin hayır kabiliyetine değiştirileceği şeklinde yorumlar. Buna göre kul, günahtan sonra sadakat izhar ederek tevbeyle yeniden Allah'a teveccüh ettiğinde Cenâb-ı Hak da, "Mademki sen Bana döndün öyleyse Ben de sendeki şer kabiliyetlerini hayır kabiliyetine çeviriyorum." şeklinde mukabelede bulunabilir.

Haftanın Duası

Yâ Erhamerrâhimîn ve Yâ Ekremelekremîn! Bizim, anne-babalarımızın, onların anne-babalarının, bize önderlik ve kılavuzluk yapan büyüklerimizin, bir harf bile olsa kendilerinden istifade ettiğimiz muallimlerimizin, hocalarımızın, onların hocalarının, sevdiklerimizin, sevenlerimizin, içinde neş'et ettiğimiz beldedeki insanların, milletimiz fertlerinin, kadın-erkek arkadaşlarımızın, dostlarımızın, kardeşlerimizin ve bütün ümmet-i Muhammed'in günahlarını bağışla!

Sözün Özü

Sırat-ı müstakîmi bulma mevzuunda gösterilen her gayret ibadet ü taat sayılır. Bu sebeple biz bir mesele karşısında hemencecik kendimize göre bir karar verme yerine o mesele üzerinde kafa yorar, etrafımızdaki kimselerle istişaresini yapar, böylece yeni tahlil ve terkiplere girer ve işte bütün bunlardan sonra bir tercihte bulunursak bu istikametteki her türlü sa'y ü gayretimiz, fikrî cehdimiz inşallah bize ibadet ü taat sevabı kazandıracaktır.