Yazdır

Allah bize yeter

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2015 Kürsüleri

Oy:  / 17
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Allah bize yeter

Aciz, fakir ve muhtaç durumda bulunan bir insan ancak Kadir-i Mutlak ve Ganîy-yi ale’l-Itlak olan Allah’a sığınmak suretiyle her türlü sıkıntının üstesinden gelebilir. Bu açıdan insanın maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” diyerek Allah’a sığınması çok önemlidir. Haddizatında bunu söyleyen bir insan şuna inanmaktadır: İşimizi O’na havale ettik. Vekilimiz yalnız O’dur. Kendisine teveccüh ettiğimizde O, asla bizi kendimizle baş başa bırakmayacak ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.

Cenâb-ı Hak, insanların kendisinden yüz çevirmeleri karşısında Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyurmuştur: “Eğer yüz çevirir, Seni dinlemezlerse ey Resûlüm de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnız O’na dayanıp O’na güvendim. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129)

Hz. Pîr de bu âyeti izah ederken şöyle der: “Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’ân’ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb-ı Hakk bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı her şeyi muhittir; ne asiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar.”

Konuyla alâkalı, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah-akşam yapılmasını tavsiye buyurduğu bir dua da şu şekildedir: “Yâ Hayy u yâ Kayyûm! Rahmetin hürmetine Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma!” (Hâkim)

Bunu biraz daha açacak olursak şöyle de diyebiliriz: “Allah’ım! Ne olur, Senin yolunda bulunurken, meselenin ruhuna dokunacak, tadını tuzunu karıştıracak fısk u fücûr gibi şeyler işin içine hiçbir zaman girmesin! Göz açıp-kapayıncaya kadar bile olsa beni nefsin ve şeytanın vekâletine bırakma! Zira vekâleti onlar alırlarsa beni hangi gayyaya sürükleyecekleri belli olmaz. Nefs-i emmareye itimat edilmeyeceğinden, işe onun vaziyet ettiği bir yerde ben yenilmiş sayılırım. Vekilim Sen olursan ancak o zaman doğru yolu bulur ve o yolda yürüyebilirim. Çünkü Senin havl ve kuvvetinin olduğu yerde, işin içine ne nefsin ne de şeytanın parmağı karışabilir.”

Yalnız sana güvendik

Kavminin kendisinden yüz çevirmesi karşısında Seyyidinâ Hz. İbrahim ve ona inananların da Allah’a dayandıklarını görüyoruz. Onlar öncelikle, “Sizden ve Allah’ı bırakıp tapageldiğiniz şeylerden biz fersah fersah uzağız.” (Mümtehine, 60/4) diyerek, kâfirlere karşı dimdik bir duruş sergilemiş ve âdeta bütün tehditlere meydan okumuşlardır. Aynı zamanda onlar, bu ifadeleriyle, Allah’tan başka tapılan şeylerin bir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını, kendilerine atfedilen değeri hak etmediklerini ve herhangi bir teveccühe de asla lâyık olmadıklarını ilan etmişlerdir. Daha sonra ise çaresiz bir insan hâliyle nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellisini seslendirmek suretiyle şöyle demişlerdir: “Ey Yüce Rabb’imiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey Ulu Rabb’imiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) mâruz bırakma, affet bizi; Şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’sin.” (Mümtehine, 60/4-5)

Başka bir âyet-i kerimede ise sahabe-i kiram efendilerimizin düşman karşısında Allah’a dayanıp güvenmeleri şu ifadelerle anlatılmıştır: “İnsanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun!’ dediler. Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!’ dediler.” (Âl-i İmrân, 3/173)

Evet, görüldüğü üzere, sahabe efendilerimiz, normal şartlarda bir insanın ürkeceği, korkacağı, telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı bir yerde bile ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!’ demiş; demiş ve düşmanla karşılaşmayı metafizik gerilim içinde beklemeye durmuşlardır.

Muvaffakiyetler karşısında da Allah’a sığın

Öte yandan sadece başa gelen belâ ve musibetler karşısında değil, inanan bir gönül, başarı ve muvaffakiyet durumlarında da Allah’a sığınır/sığınması gerekir. Bu açıdan hasbiye meselesinin kemmiyet ve keyfiyet derinliği şahıstan şahsa değişebilir. Bazıları sadece musibetler veya halledilmesi müşkil problemler karşısında ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!’ der, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder ve neticede, Allah’ın izni ve inayetiyle, problemlerinin ekstra lütuf ve inayetlerle halledildiğine şahit olur. Bu, darda kalmış ve başı sıkışmış olan insanların teveccühüdür. Bazıları ise hasbiyeleri sürekli vird-i zeban eder ve sabah akşam dualarında Allah’ın havl ve kuvvetine sığınırlar. Özellikle ufukları inkişaf etmiş, ruh ve sır ufkuna yükselebilmiş insanlar şahsî hayatlarına ait en küçük meselelerde bile Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufunu duyar gibi olurlar. Evet, onlar bir iğneye ip takma veya bir lokmayı ağza götürme gibi zâhirde iradenin halledebileceği düşünülen en basit meselelerde bile ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!’ ufkunu yaşarlar.

Hasbiye Risalesi

Hz. Pîr, ehl-i dünyanın kendisini her şeyden tecrit ettikleri bir vakit iç-içe beş çeşit gurbete düştüğünü, ümit meşalesinin sönmeye yüz tuttuğu bir hâlde başını önüne eğmişken ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!’ ayetinin birden imdadına yetişerek, “Beni oku!” dediğini, müteakiben bu ayeti günde beş yüz defa okumaya başladığını ve neticede iç dünyasında çok farklı inkişaflar yaşadığını ifade etmiştir. Öyle ki, o, bu ayetten aldığı dersle elde ettiği kuvve-i mâneviyeyi, “Değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî hissettim.” ifadeleriyle dile getirmiştir. Zaten kalbi böyle bir inşiraha kavuşan bir insana, ne gam ne keder tesir eder, ne zindanlar ne de tazyikler onu yolundan alıkoyar. Artık onun için zindanlar bir Medrese-i Yusufiye hâlini alır ve o da vazifesini orada yapmaya başlar. Hatta zindandan çıkması bahis mevzuu olduğunda o, yaptığı bereketli işi yarıda bırakmama ve orada bulunan insanlara faydalı olma adına zindanda kalmayı bile tercih edebilir.

İşte asıl inşirah, asıl enginlik ve genişlik de budur. Yoksa kalp ve ruh dünyasında bir darlığa maruz kalan kişi, öyle stresler, öyle hafakanlar yaşar ve öyle anguazdan anguaza sürüklenir ki, bütün dünya kendisinin olsa yine de derdine çare bulamaz. Evet, iç dünyası itibarıyla inkişafa eremeyen bir insan, her gün fabrikalarından bin tane yat, bin tane ferrari çıkarsa, dünyevî her türlü imkâna kavuşsa, yine de, yaşadığı sıkıntı ve kalp darlığından kurtulamaz. Asıl rahatlık ve mutluluk ise Allah’ın insan kalbine verdiği inşirahtır. Böyle bir inşiraha eren insanın başına dağlar cesametinde belâlar gelse o, bunları kalbinde eriterek maytaplar haline getirir ve etrafındaki insanlara da maytap zevki yaşatır.

Hz. Pir, günde beş yüz defa bu ayeti okuduysa, demek ki o meseleyi derinden derine duyma adına tekrarın kendine göre bir kerameti vardır. O hâlde, biz de, düşmanların şerrinden muhafaza adına Allah’ın havl ve kuvvetine iltica ederek himmetimizi âli tutup günde beş yüz, belki bin defa demeliyiz. Bu hedefi gerçekleştirme adına şöyle bir usul de takip edebiliriz: Nasıl ki, Tefriciye Duası’nı, Âyete’l-Kürsî’yi, Nasr, Fetih ve İnşirah Sûresi gibi sureleri iştirak-ı a’mal-i uhreviye esprisini tahakkuk ettirme adına, aramızda bölüştürerek okuyoruz; aynı şekilde hasbiye duasını da aramızda paylaşarak okuyabiliriz. Mesela on arkadaş aramızda bölüşerek yüzer hasbiye okuduğumuzda, her birimizin amel defterine bin hasbiyallah akacaktır.

Haftanın Duası

Belaları def’edip güzellikleri açığa çıkaran, keder ve tasalardan kurtarıp ferahlatan, her şeyin anahtarını elinde bulunduran, bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzeh Rabb’imize, ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları, çöllerin kum taneleri ve yağmurların damlaları adedince hamd ü sena; Efendimiz Hazreti Muhammed’e, âline ve ashabına, O Nebiler Serveri’nin hasenatı sayısınca salât ü selam ediyor, rahmetinin sonsuz olduğuna inandığımız Rabb’imizden bizi bize bırakmamasını diliyoruz.

Sözün Özü

İnsan, beden ve cismaniyetin dar çerçevesinde kalır, âlem-i melekûta açılmazsa, tıpkı çuval içinde kalıp neşv ü nema vetiresine girmeyen ve böylece yalnız başına yok olup giden bir tohum gibi olur. Böyle bir tohumda çoğalma, artma ve bereketlenme söz konusu olamayacağı gibi, mevcut hâliyle kaldığı müddetçe onun için çürüme ve yok olma mukadder demektir. Fakat o tohum ne zaman ki toprağın altına girer ve neşv ü nema sürecine dahil olursa, sümbüle, derken oradan başağa yürür.