Yazdır

Gece İbadeti ve Tebliğ Münasebeti

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Müzzemmil sûresinde Efendimiz'e, insanlara Kur'an mesajını sunarken, önce mutlaka ve mutlaka gece ibadet yapması ve Kur'an-ı Kerim tilavet etmesi emrediliyor. Buna göre tebliğ ve gece ibadetinin birbiriyle irtibat ve münasebetinin bir tahlilini lutfeder misiniz? Günümüzde tebliği iş edinenlerin bundan alması gereken dersler nelerdir?

İlk nâzil olan sûreler arasında yer alan Müzzemmil ve Müddessir sûrelerine, tebliğ ve irşad erlerinin geceleri kalkıp Rabbileri karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde olmaları gerektiği gerçeği etrafında örgülenmiş vahiy nakışları da denebilir.

Gece ibadeti bir ölçüde, inziva, halvet, teveccüh ve tebettül manalarını da ihtivâ eder. Aslında, bu tabirlerin bazıları Kur'an'a aittir. Nitekim, Kur'an 'Ve tebbettel ileyhi tebtîlâ' (Müzzemmil, 73/8) yani 'Allah'tan başka her şeyle bir ma'nada alakanı keserek kendini tamamen ona ver ve sadece O'nun marifeti, O'nun muhabbeti, O'nunla alakalı zevk-i rûhâniler ve O'nun tecellileri ile otur-kalk tarzındaki bir üslupla bu önemli hususa işaret etmektedir. Bu ise, ancak, insanın kendini o işe hazırlaması, iradî olarak uykusunu, sıcak döşeğini terk etmesi ile gerçekleşebilir.

Rasat Ufukları

Efendimiz, zaten peygamberlik öncesi belli ölçüler içinde inzivada bulunarak, her zaman Rabbisine yakınlaşma yollarını araştırıyor.. iç alemini, zaten temiz olan duygularını ve sürekli Hakk'a açık gönlünü, tıpkı günebakan çiçekler gibi, mukabele arayışlarına bağlı götürüyor ve rasat ufuklarında gezdiriyordu. Yine o, rüyalarla berzahî derinliklere açılmanın, ledünnî düşüncelerle baş başa kalmanın yanında, ukba hayatının kapılarını aralayarak, Rabbisine kurbetini hızlandıracak ve akdes-mukaddes feyizlerin sağanak sağanak üzerine yağmasına vesile olabilecek her şeyi değerlendiriyor ve farklı bir düşünce haritası çiziyordu.

Ayrıca bu sûrede açık iki önemli husus daha var: Birincisi, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun, bir sevk-i ilahi ile inzivaya yönelmesi. İkincisi de, ileride davayı nübüvvet adına önemli bir misyonu ifa edebilmesi için böyle bir rûhî ihzâriyede bulunması.

Büyüklerin Azığı

Bunları biraz daha açacak olursak; Allah, başta Rasulü Ekrem olmak üzere, hemen her büyük insanı, hep sevk-i rabbânisiyle yönlendirmiştir. Bu durum bütün enbiya ve mürselin için söz konusu olduğu gibi, bütün asfiyâ için de söz konusudur: Mesela; İmam Gazali, belli bir dönemde kendini ulûm-u âliye-yi İslamiyyeye vermiş, ömrünü hem tekye hem de medreselerde geçirmiş.. ve derken 'İhya' gibi feyyâz bir kaynakla hayatının gayesini noktalamış.. keza İmam Rabbani, senelerce, Hindistan'ın değişik kesimlerinde gezmiş-dolaşmış, okumuş-düşünmüş riyazet yapmış ötelere açılmış, Müslümanların itikatlarını sağlam zemine oturtma istikametinde ciddi faaliyetlerde bulunmuş ve yepyeni bir düşünce sistemi kurmuş.. Bediüzzaman, kendisinin de Lahikalar'da 'tahdis-i nimet' nev'inden anlattığı gibi- ömrünün ilk yıllarını tekye ve medreselerde geçirmiş; o üstün dimağ ve zekası ile medreselerde okutulan metinler arasında dolaşmış, dinî ilimler ve fennî bilgilerle haşr ü neşr olmuş, tekyenin ruhunu yudumlaya yudumlaya yetişmiş ve bir gün gelmiş kendini, beyan-bürhan-irfan çizgisinde imana hizmet zemininde bulmuş. Yani o, kendi döneminde, birbirinden kopuk gibi gözüken malumatı yoğurarak, tefekkürle besleyerek onu mahz-ı marifet haline getirmiş. Bu arada, şartların gereği ülke müdafaasına koşmuş, cephelerde mücadele etmiş ve aynı anda talabeleriyle ders okumuş, derken, hapishane, mahkeme ve zindanlarda ömür tüketerek hep bir yüksek iradenin sevkine bağlı yaşamıştır.

İşte, Allah Rasulü de, bu ihzâriye döneminde sürekli, lâhut aleminin dilini öğrenmeye çalışmış, berzah alemiyle diyaloğa geçmiş, iç murakebe, iç müşahede ve bir nevî riyazatla, eşyanın perde arkasına nüfuz edebilme menfezlerini araştırmış ve bu uzun hazırlığın arkasından da peygamberlik vazifesiyle serfiraz kılınmıştır.

Misyon İnsanları

Şimdi, bu ölçüde ciddi ve fevkalade önemli bir göreve getirilen birinin bütün gece uyuması, böylesine önemli vazifenin gerektirdiği sorumlulukla uyuşmasa gerek. Öyleyse bu vazife ile muvazzaf olan kimse, geceleri kalkıp Rabbisine ibadet etmeli, hem öyle bir ibadet etmeli ki onun Yaratan'ı karşısındaki tavırları vazife ve misyonuna muvafık düşsün. İşte, bütün bunlara işaret sadedinde Kur'an diyor ki: 'Az bir kısmı hariç, bütün gece kalk, namaz kıl. Gecenin yarısı veya bunu biraz azalt ya da gecenin çoğu olsun.' (Müzzemmil, 73/2-4) Neden? Zira böylesi bir misyon, insanî normları aşan bir fevkaladelik ister ve böylelerinin hayatları hep fevkaladelikler içinde cereyan etmelidir.. böyle cereyan etme zorundadır. Oysa ki bu konuda, eğer bizim gibi düz insanlara bir şey denecekse şöyle denir: Yatsıyı -vitr namazı dahil- kıldıktan sonra, sabah namazına kalkma niyeti ile yatınız, o zaman uykudaki soluklarınız bile ibadet olur. Peygambere ise, 'Gecenin pek azı müstesna, kalk, Rabbin huzurunda kemerbeste-i ubûdiyet içinde dur.' deniliyor; Çünkü yüklendiği misyon onun öyle olmasını gerektirmektedir.

Ayet-i kerimedeki 'nısfehü', gecenin yarısı demektir. Ayetin devamında ise, bunun biraz azaltılması veya çoğaltılması emri yer alıyor. Gecenin hesaplanması şöyledir: Mesela; Güneş saat 18'de batıyor, sabah da 6'da doğuyorsa, bu bütün gecenin 12 saat olduğunu gösterir. Öyleyse gecenin yarısı 6 saat demektir. Ondan azı 5, ondan çoğu da en az 7 saat olur. Ve Allah Rasulü, vahyin ilk tayflarıyla, sonsuza yöneldiği ilk günden, yaşlandığı dönem, hatta hayat-ı seniyyelerinin sonuna kadar bu ölçüdeki ibadet hayatına devam etmişlerdi. O, geceleri ayaklarının altı şişinceye kadar namaz kılar; şayet herhangi bir mazereti sebebiyle, bu şekildeki gece ibadetini aksatacak olsa, bu defa onu gündüz katlayarak kaza ederdi. Bunu ifade sadedinde Busayrî ne güzel söyler: 'Ben o peygamberin sünnetine karşı vefasız davrandım; zira o ayakları şişmeden yatmıyordu.'

Hissederek Okuma

'Kur'an'ı tane tane oku' beyanına gelince; yine Kur'an'ın tabiriyle 'tertil' ki; Kur'an harflerinin hakkı verilerek ve kalb, rûh ufku itibarıyle duyularak okunması demektir- Kelamullah'ın öyle tilavet edilmesine denir. Bediüzzaman Hazretleri'nin Mesnevî'sinde belirttiği gibi, Kur'an'ı, Allah'tan dinliyor, Cibril'den işitiyor veya Allah Resulü'nden ahzediyor gibi okuma ve anlama, Allah Rasulü'nün veya bizlerin kıraat adına memur olduğu üç ayrı buud.. bir başka ifadeyle tertil; insanın Kur'an'ı kendi düşünce, tasavvur ve tahayyül mekanizmalarının üstünde, vicdanında duyarak, lâhûtiliğin yamaçlarında gezerek ve hissederek okuması demektir. Öyle ki insan, okuduğu ayetin her kelimesini telaffuz edişinde, susuz bir insanın suyu yudumladığı zaman hissettiği şeyi hissetmeli ve duymalıdır. Ne var ki, bu bir seviye işidir ve herkese de müyesser olmayabilir.

Bugün çoklarının okuduğu şekilde Kur'an okuma, tertil değildir ve onun insan vicdanında ürpertiler meydana getirmesi ve tabii böyle bir okuyuşla, Kur'an ayetlerinin insana yeni yeni şeyler ilham etmesi, duygu ve düşüncede ya da amel ve aksiyonda bizleri yenileştirmesi mümkün değildir. Öyleyse Kur'an'ın hakkını vermek için bizler de bir ölçüde; 'Ey örtüsüne bürünen Nebi! Kalk, inzar et.' (Müddessir, 74/1-2) ayetini peygamberlikten tecrit düşüncesi içinde kendimize nâzil oluyor gibi okumalıyız...

 

Gecenin ihyâ edilmesi adına da şunlar söylenebilir: Gece, melekût âleminin kapılarının aralandığı, semâvî birtakım menfezlerin açıldığı ve ötelerin müşahede edildiği bir zaman dilimidir. Bediüzzaman'ın tespitiyle, teheccüdle gecenin ihyâ edilmesi, berzah alemini aydınlatan bir projektördür. Abdullah b. Ömer'in rivayet ettiği bir hadis ve bir hâdise bu mevzuya ışık tutar.

Bu hadiste Abdullah b. Ömer mealen diyor ki: 'Herkes rüya görür ve gelir Allah Resûlü'ne anlatırlardı. Ben de kendi kendime Keşke berzah âleminin kapıları bana da aralansa ben de bir kısım şeyler görsem ve gördüğüm şeyleri gelip İnsanlığın İftihar Tablosu'na anlatıversem; O da bunları tabir etse..' derken, bir gün rüyamda gördüm ki, iki zat beni kollarımdan tutup derdest ederek, derin ve alevli bir kuyunun başına getirdiler. O derince kuyunun içinden adeta bir hortum gibi döne döne alevler yükseliyordu. Vakumunu bile yutacak kadar korkunçtu. Anladım ki bu, cehennemdir. Beni başına getirdiklerinde, oraya atacaklar diye çok korktum. Allah'a sığınıp, 'Ya Rab' diye yalvarmaya başladım. Birisi bana dedi ki: 'Korkma! Senin için endişe edecek bir şey yok. Sen oraya girmeyeceksin.' Sonra uyandım ve ablam Hafsa'ya rüyamı anlattım ve bunun tabirini Resulullah'a sormasını istedim. Ablam sorunca Allah Rasulü buyurdular ki: Abdullah b. Ömer ne güzel bir insandır; ama keşke geceleri ihyâ etse!'

Canlı Geceler

Burada berzah âleminin dehşetinden kurtulma yolunun gösterildiği açıktır. O da geceleri ihyâ etmektir.. evet gönüllerin diri ve canlı olması; bir yönüyle gecelerin canlı olmasına bağlıdır.

Bu hakikate hayatında erken uyanmış ve o engin ansiklopedik kültürüyle hemen herkesin dikkatini üzerine çekmiş, o pek çok alanda söz sahibi İbrahim Hakkı Hazretleri bu konuda ne hoş şeyler söyler:

'Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde;
Kevkeblerin et seyrini, seyran gecelerde.

Bak hey'et-i âlemde bu hikmetleri seyret;
Bul Sâni'ini ol âna mihman gecelerde.

Çün gündüz olursun nice ağyar ile gâfil,
Ko gafleti dildârdan utan gecelerde.

Az ye, az uyu, hayrete var, fâni ol andan
Bul Beka ol âna mihman gecelerde.'

Ve sözlerini;

'Ey Hakkı! nihan aşk oduna yan gecelerde.' mısraıyla noktalar.

Görüldüğü gibi eşyanın melekût cihetine vâkıf olma, insanlığın irşadıyla yakından alakalı. Aslında bu; 'Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira' yaklaşırım..., o bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim' hadisi zaviyesinden de değerlendirilebilir.

Evet, insanlığın kurtuluş mesajıyla gelen Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi iradesiyle -çerçevesi her ne ise- Allah'a yaklaşmaya azmetmiş, Allah da kendi azamet ve rahmetinin enginliği ölçüsünde ona yaklaşmıştır. Ama burada dikkat edilecek bir husus var ki, o da her zaman insanlığın kurtuluşunu arayan Allah Rasulü bunu, ötelere açılmakta ve eşyanın melekût cihetine ıttılada aramış; aramış ve onun için de her gece, ayrı bir gece yolculuğuyla hep Allah'a (cc) yürümüştür. O, her işinde olduğu gibi bu konuda da yapması gerekli olanı yapıyordu. Evet madem onun yükü herkesten fazlaydı, öyleyse o her gece ayrı bir 'isra' yaşamalı ve Kur'an'ı da hem duya duya hem de doya doya okumalıydı...

O'nun yükü çok ağırdı; zira Kur'an ona 'Senin üzerine çok ağır bir söz yükleyeceğiz' (Müzzemmil, 73/5) diyordu ki, buradaki ağırlıktan maksat peygamberlik misyonu olduğunda şüphe yoktu. Allah O'na, muhatapları anlasa da anlamasa da, hatta anlamak istemese de, hep anlat diyordu. Böyle bir hizmette müessir olmak da her zaman Rabb'ıyla irtibatının kavi olmasına bağlıydı.

Gece Kalkışın Hikmeti

Kur'an gece kalkışının hikmeti adına, şu değerlendirmeyi de yapar: 'Şüphesiz gece kıyamı daha tesirli ve sağlam bir kıraat adına da daha elverişlidir.' (Müzzemmil, 73/6) Evet, geceler o büyülü enginlikleriyle, insanın ayağını yere sağlam basması, dediğini duyması, yaşadığını hissetmesi adına önemli bir ortam ve gönüllerin Allah'a (cc) açılacağı birer halvet koyu gibidirler.. ve mutlaka değerlendirilmelidirler. Gündüz insan değişik işlerle meşgul olur, zahiri duygularının dünyasında dolaşır ve onların tesirinde yaşar. Böyle bir şey, İnsanlığın İftihar Tablosu için, hele bizim anladığımız ma'nada asla söz konusu olmasa da, bendeleri gibi sıradan insanlar için her zaman bahis mevzuu olabilir. Öyle ise, burada ayeti şöyle yorumlamak yerinde olur zannediyorum: Evet, sanki bu tenbihle Allah, Rasulü'nün şahsında bize: 'Siz gündüz şununla bununla meşguliyet içinde gâfilâne yaşıyor, kendi iç derinliklerinize yönelemiyor ve ötelerle irtibat kuramıyorsunuz; kuramazsınız da; zira bu hususta esas olan gecelerdir. Yani hiç kimsenin olmadığı bir zemin ve zamanda, insanın Allah'a yönelerek hicranla yanıp yakılacağı ve seccadesine baş koyup, gözyaşı dökeceği bereketli zaman dilimi gecelerdir. Bir O, bir de siz; içinizi dökerken sadece O bilecek ve siz de O'nun bilip görmesine göre bir tavır alacaksınız.

Tebliğle Münasebeti

Ayrıca, soruda 'Günümüzde tebliği iş edinenlerin bundan alması gereken dersler nelerdir?' deniliyor. Peygamberlik Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile son bulmuştur. Ama onun davası, ilelebed devam edecektir. Kimlerle? Davay-ı nübüvvetin vârisleriyle.. Hz. Sahip-kıranların: 'Biz onlara zemin hazırlıyoruz' dedikleri ve bizim de işaret ettiğimiz vârislerle. Bunlar atalarınız olabileceği gibi sizler de olabilirsiniz. Eğer bunlar sizler veya muasırlarınız ise, nebilerin eda ettiği misyonu eda edebilmek için, onların geçtiği köprüden geçmek zorundasınız ve zorundayız. Bu aynı zamanda bir vecibe ve bir zarurettir.

Öyleyse geceler ihyâ edilecek, melekût aleminin kapıları aralanacak ki, o yüce söz ve beyanlar beyanı etrafında dönüp duran bu ağır yük de ifa edilebilsin. Her zaman kayma zemini üzerinde bulunan, beşerî hırslarının, kaprislerinin, nefretlerinin ve kinlerinin tesirinde olan kimseler, bu olumsuz huylardan sıyrılarak değişik sahalardaki imtihanlara karşı mukavemet edebilsin; edebilsin ve kazanma kuşağında kaybedenlerden olmasınlar..!

Evet, Allah öteden beri, peygamberlerle temsil edilen bu davayı ve bu kudsiler hizmetini, ter ü taze ve yeni insanlara temsil ettirmiştir; ölü ya da pörsümüş ruhlarla değil. Yani hep işin önünde göründüğü halde bir türlü önde olamayan -olma ile görünme arasında sera-süreyya ya da yer-gök farkı var- insanlara değil. Keza bazı şeylere karşı tepki gösterse de aksiyon ve hamle insanı olamamış kimselerle de değil; kalb ve rûh kahramanlarıyla temsil ettirmiştir. Aksine bu dava kalbsizlere, rûhsuzlara kalınca, Allah (celle celalühü) 'Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven bir toplumu getirecektir.', (Mâide, 5/54) 'Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.' (Fâtır, 35/16) ayetleriyle ifade buyurduğu gibi, onları alır-götürür ve ter ü taze, gecesi ve gündüzü ile bu işi, hayatının gayesi yapmış, gözlerini her açıp kapayışında insanlığın irşadını düşünen nesiller getirir. İnşaallah bugün böylelerinin sayısı binlercedir, milyonlarcadır..

Geceyi İhmal

Öyleyse; dava-yı nübüvvetin vârisleri de gece ibadetlerini, Müktedây-ı Küll, Rehber-i Ekmel Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi yapmalı.. ve herkes kendi vicdanında;

'Çün gündüz olursun nice ağyar ile gâfil,
Ko gafleti dildardan utan gecelerde'
demeli ve şayet geceyi ihmal etmişse, o günü kaybedilmiş bir gün saymalıdır; saymalı ve Hz. Adem'in, cürüm işlediğini zannettiği andan itibaren yaptığı gibi, hep aşağıya bakmalı.. süt dökmüş kediler gibi iki büklüm olmalı ve 'kalkıp bu geceyi ihyâ etmedim, öyle ise sırtımda ölü bir gece var' demeli.. daha birkaç böyle ölü gece olursa, galiba ben de ölüp gidecek ve ölülerden bir ölü de ben olacağım,' düşüncesinde olmalıdır. Bence işin doğrusu da budur; zira sırtında bunca cenazeyi taşıyan birinin iflah olması oldukça zordur. Biraz ürpertici olsa da, benim, Allah (celle celalühü)'ın en sevgili kuluna söylediği bu sözleri, Kur'an hadimlerine karşı söylemem fazla görülmemelidir.

Barla'daki o yaşlı kadının sözünü hep hatırlarım: Üstad Hazretleri'nin evini ziyaretine gittiğimizde o kadın aynen şöyle demişti: 'Ah Hocaefendi, ah Hocaefendi! (Üstad'ı kastediyor) Sabahlara kadar o çam ağacının başında arı gibi vızıldar dururdu. Biz sabaha kadar onun uyuduğuna şahit olmazdık.'

Gece Gündüz Münasebeti

Eğer sevdiğiniz, saygı duyduğunuz insan bu ise, öyle davranmayanlara sözüm: -müsaade eder misiniz- 'Fe eyne tezhebûn?' 'Öyleyse nereye gidiyorsunuz?..'

Ve son bir husus; bin bir tecrübe ile sabittir ki, gecelerini ihyâ edenler, gündüzleri de küheylanlar gibi koşarlar. Benim şimdiye kadar bu vasıflarıyla hiç çizgi değiştirmeden hayatlarını sürdüren, Ankara'da, İstanbul'da, İzmir'de tanıdığım dünya kadar insan oldu. 24-25 senedir başlarını bu eşikten hiç mi hiç kaldırmadı ve gece hayatlarını hiç mi hiç aksatmadılar, tabii, millete hizmetten de hiç dûr olmadılar.

Aksine gece hayatında zikzak yapanlar, gündüzleri de hizmet hayatlarında hep zikzak çizdiler. Böyleleri bazen hizmette önde koşar gibi gözükseler de, zorluk ve sıkıntılarla karşılaşınca hemen geri durmuşlardır. Evet bunlar tazyik, meşakkat ve sıkıntının en küçüğüne bile dayanamamışlardır. Diğerlerine gelince, onlar tanıdığım günden beri, geceleri hep engin bir ruh hali içinde, ırmaklar gibi çağlamış, gündüzleri de küheylanlar gibi çatlayıncaya kadar koşmuşlardır. Bugün Asya bu papatyalarla baharını yaşıyor. Balkanlar bu kır çiçekleriyle bahar solukluyor. Pasifik ülkeleri, Avrupa ve Amerika.. hâsılı dünyanın dört bir yanı bu kar çiçekleriyle baharı yaşayıp yaz rüyaları görüyor. Rabb'imden dileğim hepimizi böyle birer kır çiçeği ve kardelen yapsın, yamaçlarımızı, ova ve obalarımızı milletimizin geleceği adına bu ufuk noktayı yakalayanlarla güzelleştirsin, ard arda baharların sökün etmesine bizi ve onları vesile kılsın. Amin!