Yazdır

Kur'an ve Bilim

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 5
En KötüEn İyi 

Popüler Nazariyeler Eskiyip Gidecek

Bundan sonra da daha nice popüler nazariyeler eskiyip gidecek; ama Kur'an ve O'nun haber verdiği hakikatler hiçbir zaman yıpranmayacak, aksine her zaman, adeta yeni nâzil olmuş gibi tazeliğini koruyacaktır.

Kur'an-ı Kerim'i Yanlış Anlayışımız

Bugün gelinen noktada henüz bazı ilim dallarıyla Kur'an'ın hakikatleri arasında bir farklılık söz konusu ise, bunun sebebi, ilmin hâlâ iyi değerlendirilemeyiş veya bizim Kur'an'ı yanlış anlayışımızdır.

Aynı Noktaya Ayrı Ayrı Bakan İki Göz

İlim ve Kur'an, aynı noktaya ayrı ayrı bakan iki göz veya iki dürbün gibidirler. Bunlar başta iki ayrı şey olsalar bile nihâî görüntüde birleşebilirler.

Fünûn-u müsbete (pozitif ilimler), aklî ve nazarî bilimlerin aksine, tecrübe ve müşahedeye dayanan ve farklı ispat yollarıyla doğrulukları tebeyyün etmiş kabul edilen ilimlerdir. Biyoloji, fizik, kimya, astronomi, tıp vb. gibi ilimlerin sübut bulmuş meseleleri bu türdendir ki, biz bunlara 'fünûn-u müsbete' diyoruz; ispatlanmış bilimler demektir. Ne var ki bunun mefhûm-u muhalifini alarak, tecrübe ve müşahede sahasına girmeyen ilimlere 'menfî ilimler' demek de doğru değildir.

Akıl-Tecrübe Dengesi

İlimler mevzuunda, 19. ve 20. asırda, belli ölçüde de olsa, insanlık düşüncesine hükmeden diyaklektiğin bazı zihinleri bulandırdığı gibi bir yanlış anlamaya da meydan verilmemelidir. Zira bir kısım ilimlere, laboratuvarın araç ve gereçleriyle değil ancak akılla gidilebilir. Tecrübe sahasına girmeyen nice gerçekler vardır ki onların da kendilerine ait bir kısım kuralları vardır ve o kurallarla onlara ulaşılır. Meselâ Vâcibü'l-Vücud olan Allah, hatta melâike-yi kiram, cin, şeytan vb. gibi fizikötesi varlıklar, fünûn-u müsbete ile değil, akıl, mantık, vicdan, kalb ve hisle anlaşılır. Zira bu konular, laboratuvarlara sokulacak türden mefhumlar olmadığı gibi, mikroskop veya teleskop ile de görülemezler. Binaenaleyh 'ilim' tabirine akıl, mantık, his ve vicdan yoluyla ispat edilen şeylerin hepsini ithal etmek icabedecektir.

Burada hemen şunu ifade edelim ki, ispatı hususunda en fazla üzerinde durulan varlık Vâcibü'l-Vücut'tur. Her ne kadar ispat tabiri, Vâcibü'l-Vücut hakkında çok fazla kullanılmasa da, Allah'ın sıfat ve isimleri, zati şe'nleri, melâike-yi kiram, haşir ve nübüvvet hakikati en fazla ispata bağlanagelen mefhum ve mazmunlardandır. Bunlar, şimdiye kadar öyle sağlam aklî kıstaslarla ele alınmışlardır ki, tecrübe bu kıstaslar yanında çok sönük kalır. Hatta asırlardır tecrübî sahayla alakalı pek çok kanun ve kural ortaya atılmıştı ama bugün o kanunların ismi dahi unutulmuştur. Tarih ve ilim çevrelerinde kendisini kabul ettiren nice iddialı fikir ve nazariyeler (hipotez=varsayım) vardır ki, bunlar, üzerlerinden bir-iki asır geçince aşınmış, yıpranmış ve itibar edilmez hale gelmişlerdir.

Çürüyen Hipotezler

Mesela bütün debdebe ve ihtişamıyla asırlarca astrofiziği meşgul eden Kant ve Laplace'ın fikirleri, bugün zamanın farklı esintileri karşısında hazan yemiş yapraklar gibi savrum savrumdur. Hatta sarsılmaz gibi görünen Newton'un çekim kanunu dahi bugün tartışılmaktadır. Nazariyeler, hakikate götüren birer vesile ve basamak olduklarından elbette ki sürekli sarsılacaklar ama bir gün mutlaka, izafi dahi olsa, sarsılmaz kanun ve hakikatlere ulaşılacaktır. Biz, ulaşılan bu hakikatlerle, bir gün bütün nazariyelerin gelip Kur'anî bir öz ve icmalde buluşacağı inancındayız. Her devirle yeni yeni gelişmeler gerçekleşecek.. gelişen ilimler ve bilim, marifet nazariyeleri içinde bulunduğu, zamana takılıp kalmadığı müddetçe, yenilenerek devam edip gidecektir. Gerçek ilim erbabı, hakikatı olmayan pek çok nazariyenin hem tarihî hem de değişik ilim mahfillerini nasıl meşgul edip defaatle tökezlettiğini iyi bilirler. Evet ilim mahfilleri, bu nevi kör döğüşlerinin en fazla yaşandığı yerlerdir. Ne var ki artık bilim kendini aşmak kertesindedir ve er-geç o, birgün mutlaka 'Allah' diyecektir. Allah'a ulaşan ve ulaştıran her ilim, O'nda sonsuzluğa da ulaşacak, tıkanma ve artık tökezlenmelere maruz kalmayacak ve nazariyeler gibi teâruzlerin-tesâkutların ağına takılmayacaktır.

Kur'an'ın Gösterdiği Nokta

İşte bu noktada Kur'an, ilim erbabına nihâî bir nokta çizmekte ve onları nazariyelere takılıp kalmadan, sürekli yeni gelişmelerle varılacak son noktaya irşat etmektedir. O, doğrunun özü, esası ve icmalidir; onda hatalar ve kırılıp dökülmeler asla söz konusu değildir. O, kâinatı kudret ve iradesiyle idare eden, Cenab-ı Hakk'ın aziz bir kitabıdır ve O'nun ne önünde ne de arkasında bir bâtılın bulunması söz konusudur.

Nitekim Cenab-ı Hak (celle celâluhu), onunla alakalı şöyle buyurur: 'O (kitap) aziz ve eşsiz bir kitaptır. (Öyle) ki ne önünden (gelecekten) ne de arkasından (geçmişten) O'nu boşa çıkaracak (iptal edecek) bir söz gelemez. O (kitap) hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen Hamîd (Allah) tarafından indirilmiştir.' (Fussilet, 41/41-42)

Evet, bu Kur'an, Azîz ve Hakîm olan Allah'ın kelamıdır. Onun ne geçmiş ne de geleceğe ait ortaya atıp ifade ettiği haber ve gelişmeler arasına herhangi bir bâtılın sızması mümkün değildir. O nâzil olalı binbeşyüz seneye yakın bir zaman geçti; daha onbinlerce sene geçse, yine de O'nun söylediği hakikatler, hiç mi hiç değişmeyecektir. Evet, bir tarafta eskiyip kâle alınmayan nazariyeler, diğer tarafta sönmez hakikatlerden haber veren Kur'an âyetleri, gürül gürül bu gerçeği haykırmaktadır. Bundan sonra da daha nice popüler nazariyeler eskiyip gidecek, ama Kur'an ve O'nun haber verdiği hakikatler hiçbir zaman yıpranmayacak, aksine her zaman, adeta yeni nâzil olmuş gibi tazeliğini koruyacaktır. Çünkü O, mutlak ilim sahibi Allah'ın ezel ve ebed soluklu muciz bir beyanı ve harikulâde kelâmıdır.

Kur'ânî Hakikatler

Çeşitli sahalarda ortaya atılan nazariyelerle Kur'an'ın ortaya koyduğu hakikatler arasında benzerlik, tevafuk hatta ayniyet olsa bile, bu tesbitleri Kur'an'ın hakikatleriyle mukayese etmek doğru değildir. Çünkü ilimler onca gelişmelerine rağmen henüz yolun yarısına dahi varmış sayılmazlar. Bu itibarla Kur'an'ı bilim nazariyelerine bağlayarak 'o da tıpkı falan ilim gibi söylüyor' demek yanlıştır.

Bütün ilimler, Allah'ın (cc) insanlığa ilhamının bir neticesidir. Kâfir dahi olsa, herhangi bir mevzuda onun araştırma yapması, bazı tespitlerde bulunması Cenab-ı Hakk'ın ona bir çeşit ilham etmesiyledir. Düşünce, tefekkür ve ilmî araştırmaların bir hikmet-i vücûdu vardır. Mücerred olarak sadece tefekkür ve araştırma mutlak hakikati bulma mevzuunda kâfi değilse de, ona ulaşmaya birer vesiledirler. Allah (cc), ilmi de araştırmaları da bir hakikat ve bir kıymete bağlamıştır. İster kâfir, ister mü'min kim olursa olsun, gayret ve cehd sarfederek onu elde etmeye çalıştığı ve sebeplere riayet ettiği nisbette, istek ve arzularını elde edebilir.

İlim ve Kur'an

İlim ve Kur'an, aynı noktaya ayrı ayrı bakan iki göz veya iki dürbün gibidirler. Bunlar başta iki ayrı şey olsalar bile nihâî görüntüde birleşebilirler. Kâinatı bir kitap, bir meşher, bir saray ve bir bahçe gibi mütalaa ve temaşamıza sunan Cenab-ı Hak, Kur'an'ı da bir tarifnâme mahiyetinde inzal etmiştir. İnsan, bu iki yüzü ve iki yanı olan fenomen sayesinde de hakikate ulaşabilir.

Bugün gelinen noktada henüz bazı ilim dallarıyla Kur'an'ın hakikatleri arasında bir farklılık söz konusu ise, bunun sebebi, ilmin hâlâ iyi değerlendirilemeyiş veya bizim Kur'an'ı yanlış anlayışımızdır. İlim, nâehil ve inançsız insanların elinde kör kalacağı gibi, din de cahiller elinde hep yanlış yorumlanacaktır. Laboratuvarlar, sınâî, ziraî, kimyevî ve fizikî araştırmaların, Allah'a gönül vermiş hakikat erlerinin elinde çok farklı şeyler söyleyeceğini düşünüyorum. Hasılı, inanan insanların her sahada söz sahibi olduklarında, ilimle Kur'an'ın bir noktada birleştiği görülecek ve işte ancak o zaman bizler de eşyayı olduğu gibi görüp yorumlayabileceğiz. Ne var ki şu anda miyop bakan ve renk körü olan çoğumuz ciddi bir ameliyat-ı rûhiyeye ihtiyacımız olduğu da bir gerçek. Gönüller imana açılmadıkça ne ilmin, ne de insan ve insan cemiyetlerinin istikamete ermesi mümkün değildir.

Burada bir kısım nazariyeler arzedilirken kesinlikle Kur'an'ı ilmin gölgesine tâbi kılma gibi bir endişe taşıdığımız zannedilmemelidir. Zaten Kur'an da, bundan müberra ve münezzehtir. Bunun tam aksine biz, ilmin, istikamet bulduğu ölçüde Kur'an'a yaklaştığını göstermeye çalışıyoruz. İlk hilkat, göklerin ve yerin yaratılması, küre-i arzda hayata müsait bütün şartlar hazırlandıktan sonra ilk canlı ve ilk insanın yaratılması, dünyanın yuvarlaklığı ve hareketi, dağların faydaları gibi konularda epistemolojik mülahazalarla Kur'an'ın sunduğu hakikatlara beraber bakmaya çalışıyoruz ki, bu da ele alınan konuların bilgi ve marifet nazariyelerine uygun bir çizgide götürülmesi demektir.