Yazdır

Farkında Olmadığımız Nimet: Atmosfer

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

İnsan, çok defa Cenâb-ı Hakk'ın ihsan ettiği nimetlerin farkında olamaz. Olduğunda da gereği gibi şükrünü eda edemez. Öyle zamanlar olur ki o, ülfet ve ünsiyetin kıskaçları arasında, bakarken görmez, gördüklerini değerlendiremez ve bin bir nimet içinde yüzüp durduğu halde, her yandan kendini kuşatan bu nimetlerin farkına bile varamaz. Evet, kâinattaki her şey insanın emrine müsahhar kılındığı halde o, böyle bir musahhariyetin idrak ve şuurunda olamama gibi bir illet ve gafletle maluldur. Pek çoğu itibariyle nimetlerin şuurunda olsa da, Allah'ın bahşetmiş olduğu, onca lütuflara hakkıyla hamd ve şükürle mukabelede bulunması enderdir. Kur'an, 'Kullarımdan gereği gibi şükreden çok azdır' der. Allah (cc) bir ayette, değil şükrünü eda edebilmeye, verdiği nimetleri saymaya bile gücümüzün yetmeyeceğini bildirerek şöyle buyurur: '(Allah) size, istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalksanız, sayamazsınız. (Doğrusu) insan, çok zalim, çok nankördür.' (İbrahim, 14/34)

Mün'im-i Hakiki Allah'tır

Evet, Mün'im-i Hakiki sadece ve sadece Cenab-ı Hak'tır. Her şeyi veren O'dur. Ama gel gör ki insan, çok nankörlük eder de bu nimetleri veren Zât'ı hatta bazen verilen nimeti dahi unutur da şükür ufkunda küfran-ı nimetlere düşer. Hak'tan ona sağnak sağnak nimetler yağar gelir; ondansa sürekli tuğyanlar yükselir.

Allah'ın in'am ve ihsan ettiği nimetleri saymaya gücümüz yetmez ama biz, şimdilik onlardan sadece biri üzerinde objektifimizi gezdirerek, kısmen dahi olsa ülfetimizi dağıtma denemesinde bulunacağız. Kur'ân, yer yer bilim ve tekniğe ait nimetlerden bahseder. Ancak o bu bahisleri çok defa mücmel olarak arz eder. Dolayısıyla insan, dikkatle bakmadığı takdirde onlardaki esrarı kavrayamaz. İşte pek farkında olmadığımız Allah'ın büyük nimetlerinden biri de, şu her an başımızın üzerinde bizi bir sera gibi koruyan, hava ihtiyacımızı karşılayan, seslerin, sözlerin intikalini sağlayan atmosferimizdir. Ona ister hava küresi, ister gaz kütlesi veya atmosfer, ister canlıların yaşamalarına müsait bir vasat teşkil etmesi yönüyle biyosfer denilsin, isterse bunların dışında daha başka adlarla anılsın, onun ta ilk peygamber ve beşerin atası Hz. Adem'den günümüze kadar devam etmiş ve bundan sonra da -Allah'ın takdir ettiği müddete kadar- devam edecek görünen büyük nimetlerden biri olduğunda şüphe yok.

Atmosferin Vazifeleri

Atmosferin sayılamayacak kadar vazifeleri vardır. Eğer insan, Allah'ın onu ne denli büyük ve mühim işlerde istihdam ettiğini bilseydi hayretten başı dönerdi. O basit gaz yığınlarının insana nasıl hizmet verdiğini ancak günümüzün bilim ve tekniği sayesinde bir parça kavramış bulunuyoruz. Beşer, her gün sudan ve ekmekten daha fazla muhtaç olduğu havayı kendisine ihtiyacı nispetinde ihmal etmeden veren atmosferin ne büyük bir nimet olduğunu, onun belli ölçüde bozulduğu, genel nizamının altüst olduğu şu günlerde daha bir anlamış gibi görünüyor.

Hergün fezâ-yı ıtlaktan dünya semasına onbinlerce meteor (göktaşı) yağmaktadır. Ama atmosfer sahip olduğu tabii savunma gücüyle bu taşlara karşı koruyucu bir çatı vazifesi görmektedir. Ayrıca o, rüzgarların oluşmasında da bir ortam teşkil etmektedir. Öyle ki, onlar, değişik adlar ile zikredilirken kâh meltem olup kâkülümüzü okşamakta, kâh rüzgar olup tohumları taşıyarak aşılama yapmakta, kâh fırtına olup bulutları birbirine karıştırmakta ve yağmurun yağmasına vesile olmaktadırlar. Rüzgarlar, bazen kutuplardan ekvatora doğru, bazen de ekvatordan kutuplara doğru esmekte ve bütün bu menzillerde farklı isimler alarak farklı fonksiyonlar eda etmektedirler; etmekte ve emr-i İlâhî ile insanın emrine âmâde olduklarını sergilemektedirler. İnsan, yeryüzünde gezip tozarken çok defa o nimetin farkında değildir ama nimet sahibi cömert, nimet de vefalıdır, insanı hiç yalnız bırakmazlar. İnsan, yazın boğucu sıcağında çalışırken ve kan-ter içinde kaldığı anlarda, ne büyük bir iştiyakla rüzgarın esmesini bekler; bekler de bir meltem gelip onun vücudunu okşayıp geçtiğinde ne şükran hisleriyle coşar.. tabii sahibini biliyorsa.

İnsanlar birbirlerine seslerini yine atmosfer vasıtasıyla duyurmaktadırlar. Onun dışına çıkan kimse, bir metre uzağında bulunan birine dahi sesini duyuramaz. Zira sesi taşıyan atmosferdir. İnsan, zeminin üzerinde bitkilerin başlarını okşaması ve serinletmesini, bulutları sevk edip birbiriyle buluşturmasını, erkek tohumları, dişi tohumlara götürüp aşılamasını düşündüğünde ancak, havanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlar ve böylesi büyük bir nimetin tesadüflerin işi olmadığını idrak eder. Evet o, Allah'a inandığı, her şeyi O'na verdiği, eşyayı tesadüflerin sisli dumanlı dünyasından kurtarıp, hakiki sahibine teslim ettiği an, her şeyi daha bir farklı duyar ve hisseder. Aksine o, inat edip nankörlükte bulunduğunda, duygu dünyası gibi arz ve hava da yüzünü ekşitecek, tayfun, fırtına ve hortum olup, belâ ve musibetler halinde onu tehdit edecektir.

Her Şeye İman Nazarıyla Bakmak

Evet, her şeye iman nazarıyla bakmak, eşyayı Kur'ân perspektifinde ele alıp tetkik etmek ve yorumlamak çok önemlidir.

'Allah'ın Nimetini Saymaya Kalksanız, Sayamazsınız'

'Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalksanız, sayamazsınız.' Nasıl sayacaksınız ki; Cenab-ı Hakk bir tek şeyi evirip çevirerek, ondan bin türlü nimet meydana getirmektedir. Öyle ki, insan hangi nimeti ele alsa, onun içinde ayrı bir nimetle karşılaşacak ve kendini nimetler dairesi içinde hissedecektir. O, havanın tatlı tatlı esmesini, denizlerin üzerinde küçük dalgaları meydana getirmesini, bir aşık-maşuk münasebeti içinde cilvelenmesini, tohumları aşılamasını ve saçlarını bir anne şefkatiyle okşamasını düşündüğünde devamlı ayrı nimetlerle karşılaştığını zanneder. Halbuki farklı keyfiyetlere bürünen bu nimet, gerçekte bir tek nimettir. Ama Cenab-ı Hakk, büyüklüğünün bir ifadesi olarak biri bin yapmakta ve bir tek nimeti insana bin nimet halinde sunmaktadır.

Şimdi de, Allah'ın bu büyük nimeti olan atmosferi çeşitli yönleriyle ele alıp, ilmin geldiği seviye ile Kur'ân'ın asırları aydınlatan beyanlarının nasıl mutabakat arz ettiğini görelim. İtiraf etmeliyim ki, Kur'ân'ı hangi tarzda ele alırsak alalım, içinde yetiştiğimiz çağın kültür ve bilim seviyesinin tesirinde kalmadan onu kendi hususiyetleriyle aksettirmek oldukça zordur. Bu itibarla da ortaya konan faraziyeler, bugün için orijinal gibi görünse de, ileriki asırlarda belki de pörsüyüp gidecektir. Ancak, pörsüyüp giden bütün bu şeylerin yanında eskimeyen ve pörsümeyen bir tek şey vardır ki o da kelâm-ı İlâhîdir. İlmî hipotezler eskiyecek, teknik ve teknolojik vasıtalar yorulacak ve bunlar, neticede gidip Kur'ân'ın sarsılmaz ve yıkılmaz temel kaidelerine sığınacaklardır.