Yazdır

Fert ve Cemaat Gururu

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Birlik Halinde Olanlara İlahi İnayet

Bizler, Allah'ın, birlik halinde hareket eden insanlara iyi işler gördüreceğine inanırız; zira birlik ve beraberlik ruhu içinde hareket edenlere O'nun inayet edeceğine dair garanti ifade eden naslar vardır. Bize düşen esbaba tevessül etmek: Bizim yaptığımız şeyler sadece esbaba tevessülden ibarettir. Dolayısıyla, Allah'ın bize ihsan ettiği bu lütuflar, bizim cehdimizle elde edilebilecek gibi şeyler değildir.

İnsanın kendi tabiatındaki gurur ve bencillik gibi haller, bazen cemaat içinde o cemaatin de parlak ve cazip yanlarına dayanarak -buna âidiyet mülahazası da diyebilirsiniz- ferdî olmaktan çıkar ve bir cemaat gururu, cemaat bencilliği haline gelebilir.

Bunu biraz daha açmak gerekirse; bizler, Yüce Allah'ın, birlik halinde hareket eden insanlara iyi işler gördüreceğine inanırız; zira birlik ve beraberlik ruhu içinde hareket edenlere O'nun inayet edeceğine dair garanti ifade eden naslar vardır.. ve bu garanti katiyen ferdî hareket edenler içiz söz konusu değildir. Bu yüzden ferdî sürçmeler, ferdî kaymalar, cemaate göre her zaman daha fazla olur. Mesela Cenab-ı Hak değişik alanlarda hizmet eden müminlere değişik başarılar ihsan eyledi; bunu inkar etmeye imkan yoktur. Ancak bazen bir kısım kimseler yanlışlıkla bu başarıları, kendinden bilerek: 'Şu kadar zamandan beri bu işin içindeyim' gibi enaniyet kokan laflar edebilir. Yine yerinde bir recâ, bir ideal, bir ümit olarak düşünülmesi ve öyle kabul edilmesi gereken, bazı kimselerin bizler hakkında 'dünyayı kurtaran kahramanlar, aleme yeniden bir çehre kazandıracak insanlar, geleceği kuracak fikir işçileri' vb. iltifatkâr ifadelerine kapılıp kendimizi bir şey zannedebiliriz. Bazen de bu düşünceler, bütün bir cemaatin duygu ve düşüncesi haline gelir de, 'Allah (celle celâluhû) bizleri el ele, omuz omuza, diz dize verdirdi, bizi başarılı kıldı, sayimize semere lutfeyledi deyip gurura girebiliriz.' İşte bunlardan biri ferdî gurur, ferdî çalım; öbürü de cemaat gururu olur ki, bunların ikisi de mahvedici birer maraz ve bütün kazanımları yok eden birer virüstür.

O'nun İnayeti

Oysaki, böyle iltifatlara muhatap olanlar; 'bizler müminiz; Ehl-i sünnet anlayışı içerisinde say'eder, cüz'î irademizi sonuna kadar kullanırız; ama inanırız ki, bütün başarıları, muvaffakiyetleri Allah yaratır. Bizim yaptığımız şeyler sadece esbaba tevessülden ibarettir. Dolayısıyla, Allah'ın bize ihsan ettiği bu lütuflar, bizim cehdimizle elde edebilecek gibi şeyler değildir; aksine tamamen O'nun inayetinin neticesidir. Öyle ise netice itibariyle bunları O'na vermemiz icab eder' demeleri gerekir. İşte böyle hareket edildiği takdirde, ne başkalarına karşı bir üstünlük iddiası, bir fahirlenme, ne de başarısız kalındığı zaman ümitsizliğe düşüp üzülme söz konusu olur.

Allah Dilemezse Olmaz

Evet, insan neticeye dilbeste olunca, sanki çalışmalarının karşılığını mutlaka alması gerekiyor gibi bir tavır içine girebilir ve alamayınca da ümitsizliğe düşebilir. Hizmet eden insanlar açısından meseleyi değerlendirecek olursak; mesela, ev açtık bir şey olmadı, okul açtık bir şey olmadı, Asya'ya gittik, Pasifiklere açıldık yine bir şey olmadı.. diyerek yeislere düşülebilir. Halbuki bu şeylerin olması Allah'a aittir; siz bütün şartları haiz olabilirsiniz; ama Allah dilemezse olmaz. Sadeddin Teftezâni'nin iman tarifinde olduğu gibi iman, sizin gayretleriniz sonucu Allah'ın içinizde yaktığı bir meşaledir. Siz iradenizi ortaya koyar gayret edersiniz, o meşaleyi Allah ya yakar ya da yakmaz; o, O'nun bileceği bir iştir. Nitekim dünya kadar insan, şu kainat fenleri arasında dolaşıp durduğu halde, 'Vermeyince Mabud, neylesin Mahmud' misali, gözü açılmaz ve bir ümmî insanın elde ettiği marifeti dahi elde edemez ve Allah'la münasebetin en küçüğünü dahi temine muvaffak olamaz.

Bu yüzden insan evvela kendi vazifesini yapmalı, 'Ben çalışacağım, belki şimdi vermedi; ama O verecek olduğuna göre elbet bir gün verecektir' deyip, şe'n-i Rububiyet'in gereğine karışmamalı. Zaman gelince O (celle celâluhû), kendi şe'ninin gereğini yaratır ve hiç beklenmedik şekilde onu bir sürprizle karşı karşıya getirebilir.

Muvaffakiyetler Allah'tan

Ancak bu anlayış marifet adına bir seviye işidir; belli bir seviyeye ulaşmamış insanlar için bu şekilde düşünmek fazla olabilir. Çünkü yapılan bu vazife, bir dönemde peygamberlerle gerçekleştirilen vazifedir. Dolayısıyla Zât-ı Uluhiyet hakikati, haşr ü neşr hakikati, Allah'a kulluk ve tevhid-i Rububiyet hakikatleri gibi esas peygamberlikle hedeflenen şeylere talip olan insanların duyguda, düşüncede belli bir seviyeye ulaşmış olmaları gerekir ki, çevrelerinde hiç kimse olmadığı zaman bile, tıpkı peygamberler gibi asla ümitsizliğe düşmesinler; düşmeyip yollarına devam etsinler. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), enbiya-ı izama ait hususiyetleri câmi, makam-ı cem'in sahibi olması hasebiyle, geçmiş ümmetlere ait bütün hususiyetler, başka bir ifadeyle Hz. Nuh, Hud, Salih, Lut, Musa (aleyhimüsselam) kavimlerine ait, ölçünün tartının alt üst olması, ihtikârın, ihtilâsın, spekülasyonların toplum hayatına yön vermesi, ticari emniyet ve güvenin sarsılması gibi daha nice mesâvî, bugün bu ümmet içinde yaşanmaktadır. Ve bu problemler sadece bir yere, bir bölgeye has da değil, dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış durumda. Yine onları ıslah edecek bir Nuh, bir Hud, bir Salih, bir Şuayb, bir Musa da yok. Dolayısıyla onların işi daha da zor görünmektedir.

Bu açıdan Muhammedî ruh ve manayı dünyanın dört bir yanına taşımak suretiyle bütün bu mesâvîyi yok etmeye azmetmiş hizmet erleri, muvaffakiyetleri Allah'tan bilerek yollarına devam etmelidirler ki, gurur-kibir gibi öldürücü duyguların altında kalıp ezilmesinler ve takılıp yollarda kalmasınlar.