Yazdır

Müslüman Terörist Olamaz

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

İslâm, lügat itibariyle 'silm' ve 'selamet' kökünden gelen ve 'if'al' babından (kip) kullanıldığı şekliyle; 'teslimiyet, selamete erdirmek, esenliğe çıkarmak ve karşılıklı emniyet ve barış tesis etmek..' gibi manalara gelen bir kelimedir.

İslâmiyet, esenlik, emniyet ve barış dinidir. Bu esaslar Müslüman'ın hayatında o kadar yaygındır ki, o, namaza durduğunda dünyadan alakasını keser, Rabb'ine kemer beste-i ubudiyet (kulluk teslimiyet ve iki büklüm olmuşluğu) içinde yönelir ve O'nun huzurunda el pençe divan durur. Namazdan ayrılırken de adeta yeniden hayata dönüyor gibi, sağındakilere ve solundakilere selam vererek, yani 'esenlik, emniyet, güvenlik içinde olun' diyerek noktalar ve esenlik, emniyet, barış, huzur dileğiyle yeniden insanların arasına döner.

Selam vermek ve başkalarının emniyet, güven içinde olmalarını dilemek, İslâm'da yapılması en hayırlı olan işler arasında sayılmıştır. Nitekim bir gün kendisine 'İslâm'da hangi amel daha hayırlıdır?' şeklinde sorulan bir soruya Allah Rasûlu (sav), 'Senin başkalarına yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selam vermendir.' (Ebu Davud, Edep, 142) seklinde cevap vermiştir.

Terörizm Suçlaması

Ne acıdır ki, temelde bu anlayış ve espriye dayanan İslâm, bir kısım çevreler tarafından terörizmle aynı şey gibi gösterilmektedir. Bu, çok büyük tarihi bir hatadır; zira yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, temeli itibariyle emniyet ve güvene dayanan bir sistemin terörle örtüştürülmesi, her şeyden önce İslâm'ın ruhunu bilememenin ve onu kendi ruhuyla kavrayamamanın ifadesidir. Müslümanlığı, onu yanlış temsil eden azın azı bir kısım zavallıların tavır ve davranışlarında değil, kendi kaynaklarında, tarihinde ve hakiki temsilcilerinde aramak gerekir. Doğrusu şu ki, İslâmiyette sertlik, huşûnet ve bağnazlık yoktur. O, her yönüyle bir aff u safh ve hoşgörü dinidir. Hazret-i Mevlana, Yunus Emre, Ahmed Yesevi, Üstad Bediüzzaman.. gibi pek çok sevgi ve hoşgörü sultanı evliya ve asfiya, İslâm'ın bu yönünü çok güzel ifade etmiş ve hayatları boyu hep hoşgörü soluklayarak, birer sevgi ve hoşgörü âbidesi haline gelmişlerdir.

İslâm'da Cihad

İslâm'daki 'cihad' ise, müdafaa veya İ' la-yi Kelimetullah (Allah'ın kelimesini yükseltmek) yolundaki engelleri kaldırmaya yönelik bazı hususi şartlara dayanan bir husustur. Konuyla alakalı olarak tarihimizden pek çok örnek verebiliriz. Mesela, biz millet olarak, Çanakkale, Niğbolu, Trablusgarp.. gibi birçok cephede destansı mücadeleler vermişizdir. Vermeyip de ülkemizi işgal etmek için gelen düşmanla cihad etmek yerine 'Bizi medenileştirmek için geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz! Hoş geldiniz, safalar getirdiniz!' mi diyecektik?. Beşeri bir realite olan savaşın da kaçınılmaz olduğu yerler vardır. Ancak hususi şartlarla alakalı olarak inen cihad ayetleri, bazılarınca yanlışlıkla tamim edilmek (genelleştirilmek) suretiyle, ikinci derecede üzerinde durulmaları gerekirken, asıl meselelerdenmiş gibi hep öne çıkarılmaktadır. Temelde, İslâm'ın ruhunu hakiki manasıyla kavrayamamış bu kimselerin, usul-furû dengesini kuramamaları, onların ruhlarında kin ve nefret mayaladığı gibi yanlış algılamalara da sebep olmaktadır. Halbuki, hakiki bir mü'minin sinesi bütün yaratılmışa karşı sevgi ve muhabbetle doludur. Şair, bu hususu şu enfes mısralarla ne hoş dile getirir:

'Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammed'siz muhabbetten ne hâsıl!'

Varlığın Mayası Sevgi

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (sav), bir muhabbet insanıdır. Zaten O'nun bir adı da 'Habibullah'tır. 'Habib' kelimesi, 'seven' manasına gelmenin yanında mahbup, yani sevilen manasına da gelmektedir ki, Allah'ı seven ve O'nun tarafından da sevilen demektir. İmam Rabbani, Mevlana Halid, Şah Veliyyullah Dehlevi.. gibi tasavvuf erbabı, en büyük mertebenin sevgi mertebesi olduğunu söylerler.

Allah (cc), bu kainatı sevdiğinden dolayı yaratmıştır ki, İslâm da işte o sevginin adeta dantelasını örmüştür. Sevgi, büyük bir düşünürün tespit ve ifadesiyle, kainatın mayesi ve varlık sebebidir. Tabii, bütün bunlara rağmen, İslâm'da caydırıcılık adına bir kısım prensiplerin bulunduğunu inkar etmemiz de mümkün değildir. Ne var ki bazıları, asıl meselelerin gölgesinde yer alan ikinci derecedeki bu mevzuları, sanki ana meselelermiş (usul) gibi göstererek, büyük yanlışlıklara düşmektedirler. Bir keresinde, bu duygu ve bu düşüncede olan bir arkadaşımız bana, 'Siz belli bir sınır koymadan herkesle görüşüyorsunuz, bu da bizdeki gerilimi kırıyor. Halbuki 'El-Buğzu li'llah (Allah için buğzetmek)' İslâmi bir prensiptir. Dolayısıyla, bazı kişilere Allah için buğzetmek lazımdır.' demişti. Aslında böyle bir düşünce, 'Allah için buğzetme'yi yanlış anlamaktan kaynaklanıyordu. Zira, İslâm'da bütün varlık, 'El-Hubbu fi'llah (Allah için sevme)' hükmünce Allah için sevilir. 'El-Buğzu li'llah=Allah için buğzetme' ise insan için değil, duygu, düşünce ve sıfatlar için geçerlidir. Dolayısıyla buğzedilmesi gereken insan değil, ahlaksızlık, küfür ve şirk düşüncesidir. Cenab-ı Hak, insanı 'kerim' olarak yaratmıştır (İsra, 17/70) ve herkesin belli ölçüde bu kerametten nasibi söz konusudur. Allah Rasulu (sav), bir Yahudi cenazesi geçerken ona insan olduğundan dolayı saygı duyarak ayağa kalkmış ve kendisine onun bir Yahudi olduğu hatırlatıldığında da 'Ama bir insan.' cevabını vermiş; (Nesei, Cenaiz, 46) vermiş ve İslâm'ın insana verdiği değeri göstermiştir.

Evet, Efendimizin (sav) insana saygısı işte bu ölçüde idi. Dolayısıyla, İslâm'ı iyi anlayamamış bazı Müslüman kişi veya kuruluşların, dünyanın değişik yerlerinde cereyan eden terör hadiselerine karışmalarının altındaki sebepleri İslâm'da değil, onların kendilerinde, onların yanlış yorumlarında ve daha başka faktörlerde, başka saiklerde aramak gerekir. Zira İslâm, terör yanlısı bir din olmadığı gibi, İslâm'ı iyi anlamış bir Müslüman'ın da terörist olması düşünülemez.

Bu çerçevede, bazı dönem ve şahıslar istisna edilecek olursa, Türklerin yoruma açık yanlarıyla İslâm'ı yorumlamaları çok olumludur. Eğer biz, Niyazi Mısri, Yunus Emre ve Mevlana.. gibi muhabbet fedailerinin İslâm anlayışlarını bütün dünyaya yayabilir ve onların sevgi, diyalog ve hoşgörü desenli mesajlarını, bu mesaja susamış insanlara ulaştırabilirsek, temsil ettiğimiz bu sevgi, sulh ve hoşgörü kucağına dünyanın dört bir yanından insanlar koşa koşa geleceklerdir.

İslâm'ın hoşgörüsü o kadar engindir ki; insanları rencide edecek şeylerin onlara söylenmesi bile, onun muhterem tebliğcisi Efendimiz (sav) tarafından kesin olarak yasaklanmıştır. Mesela, Ebu Cehil, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun kendisini helak edecek derecedeki gayretlerine rağmen Müslüman olmadan ölüp gitmiş bir talihsizdir. Zaten Ebu Cehil sözü, kelime manası itibariyle de 'cehaletin, kabalığın babası' demektir. İşte bu cahil ve kaba adam, bütün hayatını Efendimize (sav) düşman olarak geçirmiş ve onun bu tavrı Müslümanlarda bir şuuraltı haline gelmiştir; gelmiştir ama Mekke'nin fethinden bir müddet sonra Müslüman olan Ebu Cehil'in oğlu İkrime'nin (ra) de bulunduğu bir mecliste Ashab-ı Kiram (ra) arasında 'Ebu Cehil' aleyhinde bazı sözler söylenince, o engin sevgi ve hoşgörü insanı Allah Rasulu (sav), 'Babalarını kınamak ve haklarında lüzumsuz söz söylemek suretiyle çocuklarını rencide etmeyin.' (Müstedrek, 3/241, Kenzu'l-Ummal, 13/540-541) buyurmuştur.

İnsana Saygı

Konuyla alakalı başka bir hadis-i şeriflerinde ise, O (sav), 'Bir kimsenin anne-babasına sövmesi büyük günahlardandır.' buyurur. Sahabe efendilerimiz, 'Ya Rasûlallah! Hiç insan ebeveynine söver mi?' derler. Bunun üzerine Nebiler Serveri (sav), 'Evet, bir adam başka birisinin babasına söver, o da onun babasına sövdüğünde; ya da birisi birisinin annesine söver, o da onun annesine sövdüğünde kişi, kendi anne-babasına sövülmesine sebep olmakla, onlara sövmüş gibi olur.' (Müslim, İman, 145; Tirmizi, Birr, 4) cevabını verir.

Rahmet Peygamberi (sav), insana saygı mevzuunda bu kadar hassas iken, bugün hâlâ dine dayanarak birtakım sertliklerde bulunanlar herhalde bu dinin peygamberini anlayamamışlar demektir. Zira ne İslâm'da, ne de onun tebliğ ve temsilcisi olan İnsanlığın İftihar Tablosu'nun hoşgörü renk ve desenli dünyasında kin ve nefrete yer yoktur.

Rahmân'ın Kulları

Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda onun hep af ve müsamahayı esas aldığını görürüz. Takva sahiplerinin güzel ahlaklarının sayıldığı bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur: 'O takva sahipleri ki, ...öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını affederler. Allah, iyilik edenleri sever.' (Al-i İmran, 2/134). Meseleyi söyle açabiliriz; sizi şirazeden çıkaracak ve öfkeyle çatlatacak bir hadiseyle karsı karşıyasınız; size sövmüşler ve hakaret etmişler. Elinizden geliyorsa, Yunus'un tabiri ile elsiz, dilsiz ve gönülsüz gibi davranmalısınız. Kur'an-ı Kerim, sinirlerin olabildiğine gerildiği böyle bir atmosferde bile, güzel ahlak sahiplerinin nasıl davranmaları gerektiğine işaret sadedinde, ayetin konumuzla alakalı kısmında, 'Onlar öyle âl-i cenap insanlardır ki, kendilerini şirâzeden çıkaracak hadiseler karsısında dahi öfkelerini diken yutuyor gibi yutarlar; yutarlar ve insanların kusurlarına karşı göz yumarlar.' buyurmaktadır. Kur'an'ın, ayet-i kerimede seçip kullandığı kelimeler çok manidardır. Zira 'kezm', yutulmayacak bir şeyi yutma; 'kâzım' da, gayzını yutan demektir.

Yine başka bir ayet-i kerimede ise Cenab-ı Hak, mü'minlerin vasıflarından bahsederken şöyle buyurur: '(Rahman'ın kulları), ...yakışıksız sözlerle karşılaştıkları zaman, temkin ve vakar ile (oradan) geçip giderler.' (Furkan, 25/72)

Müslümanca Bir Üslup

Allah Rasûlü'nün (sav) hayat-i seniyelerine baktığımızda, ayet-i kerimelerde anlatılan hususların hepsinin tatbik edildiğini görürüz. Mesela, 'Ben zina ettim, cezam ne ise tatbik et, beni temizle.' diyerek günahını itiraf eden ve temizlenme dileyen bir sahabiye Nebiler Serveri (sav), 'Dön git, tevbe et, Allah'ın affetmeyeceği günah yoktur.' (Müslim, Hudud, 22) demiştir. Başka bir hadisede ise bir sahabi, malını çaldığından dolayı bir başkasını Allah Rasulü'ne (sav) şikayette bulunur. Ancak cezanın tatbik edileceği anda 'Ben davamdan vazgeçtim, bu şahsı affediyorum.' diyen davacıya Efendimiz (sav), 'Meseleyi ne diye mahkemeye getirdin, baştan affetseydin ya.' der.

İste bütün bunlar, kendi kaynaklarından detaylarıyla mütalaa edildiği zaman, görülecektir ki, günümüzde insanlara kin ve nefretle muamelede bulunan, kendileri dışında herkese Müslüman, Yahudi veya Hıristiyan'a gayzla bilenen ve alemi 'kafir' diye karalayan insanların kullandıkları üslup, Müslümanca bir üslup değildir. Zira yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslâm, bir sevgi ve hoşgörü dini, Müslüman da her türlü terör hadisesinden uzak, kin ve nefretin her çeşidini sinesinden çıkarıp atmış bir sevgi ve muhabbet fedaisidir.