Yazdır

İnançsızlık Girdabı

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar... Cenab-ı Hak, iradesini kötüye kullanan bir insanın dalaletini murad buyurursa onun göğsünü daraltır. İman etmek ve bu imanın gereği olan ibadetleri yapmak, işte böyle bir kimsenin kalbinde, büyük bir darlık ve sıkıntı meydana getirir. Kâfir, iradesini iyi yönde kullanmadığından, Allah da onun cennete girmesini murad etmez. Bu neticeyi hazırlayan başka değil, imanı irade etmeyen ve bir kere olsun yüzünü secdeye koyup 'Aman ya Rabbi! Beni dalâlete sevk etme' demeyen kâfirin kendisidir.

En son, 'Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar...' (En'âm/125) ayet-i kerimesi üzerinde durmuş ve insanın iradesini iyiye kullanıp marifet-i İlâhi istikametinde sarf ettiği ve Allah'ın da onun hidayetini murad buyurduğu takdirde o kişinin kalbinde bir genişlik hasıl olacağı hususunu ifade etmiştik. Şimdi de bu ayetin mevzumuzla alakalı farklı bir yönü üzerinde duralım. Göğsünü daraltır! Cenab-ı Hak, iradesini kötüye kullanan bir insanın dalâletini murad buyurursa onun göğsünü daraltır. İman etmek ve bu imanın gereği olan ibadetleri yapmak, işte böyle bir kimsenin kalbinde, büyük bir darlık ve sıkıntı meydana getirir. Kâfir, iradesini iyi yönde kullanmadığından, Allah da onun cennete girmesini murad etmez. Bu neticeyi hazırlayan başka değil, imanı irade etmeyen ve bir kere olsun yüzünü secdeye koyup 'Aman ya Rabbi! Beni dalâlete sevk etme' demeyen kâfirin kendisidir. O kimse, kendi iradesiyle dilini, kalbini ve dimağını küfür istikametinde kullanmıştır. Hiçbir İlâhî ikaza ve çevresinde olup biten hadiselerin mana, muhteva ve yorumlarına hiç mi hiç dikkat etmemiş; bu yüzden Allah (cc) onun idlâlini murad buyurmuştur. Hakkında böyle bir takdir buyrulan kişinin göğsü daralır ve sanki gırtlağı sıkılıyor gibi olur. Ayet-i kerimede havasız kalan bir insanın tasviri yapılmakta, zindanda havasız kalmış, veyahut da boynuna ip takılmış bir insanın durumu resmedilip canlandırılmakta ve havasızlıktan tıkanan bir insanın fotoğrafı gözlerimizin önünde şekillenmektedir.

İnançsızlık Buhranı

Ayet-i kerimedeki fiil kipi özellikle kullanılmıştır. 'Saide', 'a'lâ' manasına yükselmek demektir. Ama Kur'an, ne 'ya'lû', ne de 'yes'adu' demektedir. Burada belâgat açısından bir kısım nükteler vardır. İnsan, 'yes'adu' kelimesinde, adeta semaya çıkan vasıtaların seslerini duyar gibi olmaktadır. Ancak kelime, farklı bir kalıp olan 'yessa'adu' şekline çevrildiğinde işin içine bir de zorluk ve sıkıntı manası girmektedir. Kur'an, burada fiili bu şekilde kullanarak kâfirin içindeki sıkıntıyı, hem sıkıntı hususiyetiyle hem de musikisiyle vermektedir. Esas mazmun olarak günümüz insanının içine düştüğü bunalımlara parmak basmakta ve Allah'a imandan mahrumiyetin hâsıl ettiği dalâlete ve bu dalâletin gönüllerde meydana getirdiği sıkıntıya dikkatleri çekmektedir. Binaenaleyh bir bakıma muhatap, 20. asrın insanıdır. Zira 20. asırda yaşanılmış olan sıkıntı ve buhranlar bu ölçüde, şimdiye kadar hiçbir asırda yaşanmamıştır. Evet devrimizdeki küfür ve dalâletin sıkıntısı, semâya çıkılırken hissedilen sıkıntıya benzemektedir. Çünkü yukarılara doğru çıkıldıkça, havasızlıktan boğazlar sıkılıyormuş gibi olmaktadır. Bir insan semaya çıkmamışsa, elbette ki oranın havasızlığının, insanın göğsünü nasıl sıkıştırdığını bilemez. Ben, Asr-ı Saadet insanının bu ayeti nasıl anladığını bilemeyeceğim. Ancak, astronomik gelişmelerle, ayetin ifade ettiği mana bütün incelikleriyle ortaya çıkmış gibidir. Küfür ve dalâletin sıkıntı verici keyfiyeti anlaşıldığı gibi, yukarılara doğru çıkıldıkça, nefes almanın zorluğu ve oraların canlı hayatı için elverişli olmadığı da tebeyyün etmiştir.

Teşbihin Gücü

Teşbih, ya bir şeyi mübalağalı anlatmak, ya da gizli ve mekni maksatları ortaya çıkarmak, diğer bir ifadeyle, bilinen bir şeyle, bilinmeyen bir şeyi anlatmak için yapılır. Mesela Allah'ın kuvvet ve kudretinin her yerde nasıl hâzır ve nâzır olduğu bilinmemektedir. Ama, güneşin, şualarıyla her yerde herkesin başını okşadığı bilinmektedir. İşte Allah'ın kudreti de güneşin şualarına teşbih edilerek onun da her yerde hâzır ve nâzır olduğu böyle bir benzetmeyle ifade edilebilir...

Ayet-i kerimede kâfirin sıkıntısı, bilinen bir şeyle anlatılmaktadır. Onun bilinmeyen bir şeyle anlatılması mümkün değildir. Çünkü zaten inanan bir insanın kâfirin sıkıntısını anlamasına imkân yoktur. Benzetme için seçilen malzeme de bilinmeyen bir şeyden seçilecek olursa mesele, çift bilinmeyenli denkleme döner. Oysa Kur'an'ın beyanı, gayet açık ve fasihtir: '... onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar...'

Kur'an, kuşların tayaran ettiği sahayı 'cevvi's-semâ: göğün boşluğu', yani yaşamaya, nefes almaya elverişli olan saha tabiriyle ifade ederken, burada 'fi's-sema: semanın içinde' tabirini kullanmaktadır. Yani siz, yerde iken o sıkıntıyı duymazsınız. Ancak cevv-i semayı aşıp, semânın içine girdiğiniz zaman duyarsınız. Göğsün havasızlıktan daraldığı, ancak balon ve uçaklarla semaya çıkıldığı zaman anlaşılabilmiştir. Bu tabirden kastedilen mana da, işte o zaman ortaya çıkmıştır. Hatta uçakla fazla irtifa kaydedileceği zaman hostesler, 'Kabinlerinizde hava basıncı kontrollüdür. Bir aksilik olursa başınızın üzerindeki maske otomatik olarak aşağıya inecek, onu ağzınıza alarak bastırınız ve ihtiyaç kalmadığı söyleninceye kadar da o maskeyi çıkarmayınız.' ikazını yapmaktadırlar. Buradan anlaşılmaktadır ki, yukarılardaki hava basıncı, yerdeki hava basıncı gibi değildir. Allah (cc) atmosferin basıncıyla, insanın içindeki kan basıncını müsavi kılmıştır. Bunlar birbirine mütenasiptir. Yukarıya doğru çıkıldıkça hava basıncı azalır ve kanın basıncı artarak vücut çeperlerini ve damarları zorlar. Denge bozulunca iç, adeta dışa taşmak ister. Bu yüzden bazen yüksek irtifalarda insanın burnu kanar.

Hava Basıncı

1920 yıllarından sonra gelişen teknoloji sayesinde stratosfer (ortalama 12 ile 40 km arasında uzanan atmosfer tabakası) hakkında daha geniş bilgiler elde etme imkanı doğmuştur. Yapılan tespitlere göre hava, deniz kenarında bir santimetrekarelik yüzeye bir kg. tazyik yapmaktadır. Bu basınç miktarına '1 atmosfer' denilmektedir. İnsan derisinin yüzölçümü ortalama 1,5 metrekare olduğuna göre hava hepimize 15 ton kuvvetle basınç yapıyor demektir. Bu büyük kuvvet altında ezilip pestil haline gelmeyişimizin sebebi, içimizden de hariçteki tazyike müsavi bir basıncın mevcut olmasıdır. Yukarılara çıkıldıkça basınç azalmaya başlar, yoğunluk düşer ve oksijen seyrekleşir. Yerden 10 km yukarıda saf oksijenle nefes almak gerekir. 12 km'ye kadar çıkıldıkça saf oksijen gazı da artık yeterli olmaz, şuur yavaş yavaş kaybolmaya başlar. 13 km'lik seviyede ciğerdeki su buharı ile karbondioksit gazının iç basıncı artarak oksijen akciğere giremez hale gelir. 18 km yükseklikte hava basıncı o kadar azalır ki, insan kanı vücutta sulu olan tüm hücrelerle birlikte fokur fokur kaynamaya başlar. 19 km'lik seviyede uzaydan gelen kozmik radyasyonların bombardımanı başlar. 23 km'lik seviyede ise ozon gazı hüküm sürmektedir. İşte Kur'an burada ilmî bir hakikate 'yessa'adü' kelimesiyle işaret etmektedir. Ayrıca bu kalıp, yukarıda da zikredildiği gibi yapılan işin bir zorluk ve bir sıkıntı içerisinde yapıldığını ifade etmektedir. Dolayısıyla bu kelimeyle semaya çıkmanın kolay olmadığı ve bu işin peyderpey zorlukları aşarak, asır be asır gelişen teknolojik imkan ve vasıtalarla gerçekleşeceği hakikatine parmak basılmaktadır. Beşer, basamak basamak ilerleyecek ve bu basamaklar neticesinde, semanın yolları insanlara açılacaktır.

Kur'an'ın Câmiiyyeti

Ayetin hassaten 20. asır insanını daha yakından ilgilendirdiği ortadadır. Zira bu ayet, hem canlının yaşayabileceği tabakanın sınırını, hem de onun sıkıntı duyacağı ve yaşayamayacağı tabakanın sınırını ilmî bir tarzda çizmektedir ki, bu ilmî gerçek de ancak 20. asırda semanın kapıları insanlara açılınca ortaya çıkmıştır. Kur'an'ın bu ince nüktesi sayesinde beşer, yerde bulunduğu zaman duyduğu hava basıncı ile yukarıya çıktığında duyacağı hava basıncı arasındaki farkı kavrayabilmiştir. Bu ilmî hakikatler ortaya çıkıncaya kadar geçen zaman içerisinde meçhul olan bu keyfiyetler, bugünün insanı için malum hâle gelmiştir. Ayrıca ayet-i kerimede bu hakikatlerin yanında, kâfirin hâli, tavrı ve kalbî hayatı da aynı anda arz edilmiştir ki, bu da, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyân'ın câmiiyyetini apaçık ortaya koymaktadır.