Yazdır

Millete Hizmet Yolunda

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 

Bu yazıda, hayatın değişik ünitelerinde Allah rızası için hizmet eden kimseler adına çok önemli olan bir meseleyi bir kaç yönden ele alıp açıklamak istiyoruz:

1) Hizmet kahramanları, sadece hizmet etmekle mükelleftirler. Hizmet ettikten sonra başarının tahakkuku onlara değil Allah'a aittir.

2) Dinine, insanlığa hizmet edenler, hayatın her safhasında olduğu gibi hizmette de imtihanda olduklarını kat'iyyen akıllarından çıkarmamalıdırlar.

3) Kulluk vazifesi ile mükellef olanların gönüllerini neticeye bağlamaları, ihlasa münafidir. Bu itibarla kendisini hizmet-i imaniye ve Kur'âniyeye adayan bir fert, yapması gerekenleri yapmalı ve netice beklentisi içinde bulunmamalıdır.

Hizmet Prensipleri

Şimdi maddeler halinde sıraladığımız bu hususları biraz daha açmaya çalışalım:

1) Cenab-ı Hak bizi dîn-i mübîn-i İslam'a hizmet vazifesiyle şereflendirmiştir. Bu, bizim için en büyük bir şeref ve en büyük bir pâyedir. Öyleyse bizim vazifemiz, sadece ve sadece bizi bu şerefle şereflendiren Allah'ın yüce adını âfâk-ı âlemde dalgalandırmak ve cihanın dörtbir yanında ruh-ı revân-i Muhammedînin şehbâl açmasını sağlamak olmalıdır. Bunun ötesindeki herşey -cennete girmek dahil- Cenab-ı Hakk'a aittir.

2) Biz şu dünya hayatında bir imtihandayız ve bu imtihanlarla ahireti kazanmaya çalışıyoruz. Allah (cc) bizi hiç yoktan yaratıp varlık derecesine yükselttikten sonra bir de 'Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık...' (İsra/70) ayet-i kerimesinde ifade edildiği üzere insanlık mertebesine yüceltmekle şereflendirmiştir. Aynı zamanda O (cc), insan olarak yaratmakla şereflendirdiği bizlere sıhhat, afiyet, mal, menal ve evlâd ü ıyâl de lutfetmiştir. Malik olduğumuz herşey O'nundur ve O, bazen bizi sıhhatimizle, bazen malımızla, bazen musibetlerle, bazen de değişik korkularla imtihan etmektedir. 'Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana ve ürünlere gelecek noksanlıkla imtihan ederiz. Sen sabredenleri müjdele!' (Bakara/155) ayet-i kerimesi de işte bunu hatırlatır. Ayrıca Cenab-ı Hak, bizi, zikredilen bütün bu hususlarla imtihan ettiği gibi hakkı neşretme vazifesiyle de vazifelendirip cennetâsâ bir atmosfere ulaşıncaya kadar sabırla da imtihan etmektedir. Bu itibarla da bize düşen vazife, imtihanda olduğumuzun şuuru ile durup dinlenmeden, bıkıp usanmadan, maddî-manevî beklentilere girmeden aşk, şevk ve sabırla bu yolda yürümektir. Cenab-ı Hak, sabredip mücadelelerini sonuna kadar götürenlerle yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için kullarını imtihan etmektedir. Nitekim bir ayet-i kerimede O şöyle buyurmaktadır: 'Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca cennete girivereceğinizi mi zannettiniz?' (Âl-i İmrân/142) Allah (cc) bu imtihanı, kullarının takınacakları tavrı öğrenmek için yapmamaktadır. Zira O (cc), bu mevzuda sabredeceklerle etmeyecekleri ilm-i ezelîsiyle zaten bilmektedir. Ancak, bildiği bir hakikati, ilm-i şuhûdu ile kullarına da gösterip bildirmek istemektedir.

Burada istidradî olarak şu noktayı hatırlatmakta da yarar var: Bu türlü ifadelerde hep şu noktayı düşünmek gerekir; Cenab-ı Hak, ilm-i ezelîsi ile her şeyi bilir fakat ilm-i şuhûdunu, şu haricî âlemde, bazı şeyleri iradelerimizle irtibatlandırarak yaratır ve bizi yine kendimizle imtihan eder. Böylece O'nun ilmi, kendine has ilm-i ezelî olmanın yanında bizim de bilebileceğimiz bir ilim haline gelir. Evet, Allahu Teâlâ'nın bizi tâbi tuttuğu imtihanların neticesinde işte bu olmaktadır. Yukarıda zikredilen ayet-i kerimede de bu hakikat ifade edilmekte ve adeta, 'Allah (cc), sizin içinizden mücadele edenleri ve sabredenleri ilm-i şuhûdu ile ortaya koymadan cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz.' denilmektedir. Yine mevzuyla alakalı başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurulur: '(Ey Mü'minler!) Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçâr oldu ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki Mü'minler 'Allah'ın vâdettiği nusret ne zaman yetişecek?' diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır.' (Bakara/214) Evet, hizmet-i imaniye ve Kur'âniyede bulunan her fert, bir an bile imtihanda olduğunu hatırından çıkarmamalı ve maruz kaldığı şeylerden dolayı Cenab-ı Hakk'a karşı kulluğa münafi ve su-i edep olabilecek tavır ve davranışlara girmemelidir.

3) Hizmet-i imaniye ve Kur'âniyeye gönül verenler, yapmaları gereken vazifeleri eda etmeli ve Cenab-ı Hakk'a ait işlere gönül bağlayıp hareketlerini onlara bina etmemelidirler. Onlar cüzî iradelerini kullanmak suretiyle Cenab-ı Hakk'a sığınacak ve O'nun sonsuz rahmetinin kapısının tokmağına dokunarak isteklerini O'ndan isteyeceklerdir. Evet, yağmur duasına çıkanlar, Allah'a dua dua yalvarmalıdırlar; ama gökte bulutları teşekkül ettirmek ve onların artı ve eksi kutuplularını bir araya getirmek; sonra yağmur yağdırmak, yağan yağmuru faydalı kılmak, tohumları çürütmeden onlara neşv ü nema imkan ve vasatını hazırlamak bütünüyle O'na ait işlerdir. İnsanlar bunları yapmaya gönül bağlayıp teşebbüs ettikleri takdirde, kendilerini aşan büyük işlere talip olmuş sayılırlar, oysaki onlar, cüzî iradelerine terettüp eden işleri yapmalı, ilahî meşiet ve kudretin yapabileceği işlere gönüllerini bağlamamalı ve hareketlerini onlara bina etmemelidirler.

İnsan, her zaman acz u fakr lisanıyla kanatlanmalı ve isteklerini irade ve meşieti sonsuz olan Cenab- ı Hakk'a iletmelidir. Zira her dilediğini yapma güç ve kudretine sahip olan sadece O'dur (cc). İnsan, her dilediğini yapacak güçte değildir; o bir şeyi diler, Allah da isterse onun dilediklerini yapar/yaratır. Aslında, o ilk dileme duygusunu (irade) insana bahşeden de yine O'dur (cc). Öyleyse bizim esas vazifemizin irşat ve tebliğ olduğunu, irşad ve tebliğ adına başkalarına duyurduğumuz hakikatleri gönüllere kabul ettirmenin Allah'a ait olduğunu hiç bir zaman hatırdan çıkarmamalıyız. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyururlar: 'Semûd halkına gelince Biz onlara da doğru yolu gösterdik; ama onlar körlüğü hidayete tercih ettiler...' (Fussilet/17) Bu ayet-i kerimedeki hidayetin ilki doğru yolun gösterilmesi, ikincisi ise gönüllerde iman meş'alesinin yakılmasıdır ve bu Allah'a ait bir husustur. İşte bize düşen, bu iki vazifeyi birbirinden tefrik ederek vazifemizi yapıp, şe'n-i İlâhiyenin gereklerine karışmamaktır.

Burada mevzuyla alakalı, meşhur 'Ahkâmu's-Sultâniyye' yazarlarından İmam Maverdî'nin, 'Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn' risalesinde naklettiği bir hadiseyi hatırlatmak istiyorum: Hz. İsa (as) yüksek bir yerde otururken yanına sokulan şeytan ona, 'Madem ecel ve herşey kader-i İlâhî iledir; sen kendini şu yüksek yerden aşağıya at, bakalım ölmeyecek misin?' der. Şeytanın bu sözüne Hz. Mesih şu karşılığı verir: 'İnne lillâhi en yahtebira abdehu ve leyse li'l-abdi en yahtebira Rabbehu.' Yani imtihan, Allah'ın hakkıdır. Cenab-ı Hak, kulunu imtihan eder ve: 'Sen böyle yaparsan ben de böyle yaparım; göreyim seni, yapabilir misin?' diyebilir; ama kulun hakkı olmadığı gibi haddi ve vazifesi de değildir ki, Rabb'ine karşı tecrübevâri bir tavırla: 'Ben bu işi yapayım, Sen de şunu yap; yani ben çalışayım Sen de hidayet et. Seninle şöyle bir pazarlık yapalım.' desin. 'Allah'ın işine karışmam.'

Evet, Cenab-ı Hakk'ın rububiyetine karşı bu şekilde bir imtihan tarzı, en hafif ifadesiyle sû-i edeptir ve kulluğa münafidir. Öyle ise imana ve Kur'ân'a hizmet eden kimseler kendi vazifelerini yapıp şe'n-i İlahiyenin gereklerine karışmamalıdırlar.

Yine mevzuyla alakalı kaynaklarımızda şöyle bir hadise daha anlatılmaktadır: Meşhur Moğol hükümdarı Cengiz Han'la defaatla karşılaşan Celaleddin Harzemşah harbe giderken, vüzarası ve etbaı ona: 'Sen muzaffer olacaksın. Cenab-ı Hak seni gâlip kılacak' derler. O, böyle düşünenlere şöyle cevap verir: 'Benim vazifem Allah yolunda cihad etmektir. Muzaffer veya mağlub etmek ise Allah'a aittir. Ben Allah'ın işine karışmam.' İşte bu teslimiyetinden dolayı o zat, Cengiz ile savaşlarında çok defa - Allah'ın tevfiki ile- muzaffer olmuştur.

Ayrıca, insan değişik arzu ve isteklerde bulunurken, içinde yaşadığı dönemin şartlarını da göz önünde bulundurmak mecburiyetindedir. Zira kainatta her şey esbap üzerine bina edilmiştir. Mesela insanların, kış mevsiminde toprağa atılan tohumun aynı mevsimde rüşeym haline gelip başını kardan dışarıya çıkarmasını beklemeleri bir safdillik olsa gerek. Böyle bir istek, o rüşeymin kırağıya vurulup donmasını istemek demektir. Onun rüşeym haline gelip filizlenmesini görmek için aktif bir sabırla bahar mevsimini beklemek gerekmektedir.

Her şeyin bir mevsimi vardır ve her iş mevsiminde yapılmalıdır. Bana kalırsa, içinde bulunduğumuz şu dönem, herhangi bir beklentiye girmeden cihanın dört bir yanına tam hizmet tohumları saçma mevsimi. Bu hakikati çok iyi anlayan Bediüzzaman, iman ve İslam tohumlarını saçmış, şahsî ve dünyevî beklentilere girmeden aktif bir sabırla Allah'a yönelmiş ve gelecek nesillere ümit dolu bir sesle şöyle haykırmıştır: 'Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybi ile bizi temaşa eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tahir'ler, Yusuf'lar, Ahmed'ler ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, 'Sadakte' deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muasırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen tohumlar, o zaman çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt'asına geçmek için bize geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini de medresemin mezartaşı denilen ve kemiklerimi misafir eden Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tembih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan 'Henîen leküm: Ne mutlu size!' sadâsını işiteceksiniz.' (S. Nursî, Münâzarât, s. 48)

Hasılı, asıl mesele iman, Kur'ân ve Cenab-ı Hakk'ın rızasıdır. Bu gün binbir ızdırap ve çileyle atılan tohumlar bir gün -inşaallah- neşv ü nema bulacak, yeryüzü bir baştan bir başa çemenzâra dönecek ve her tarafta gönüller şakıyacaktır. Onun için bu mevsimin, bir tohum atma mevsimi olduğu asla hatırdan çıkarılmamalıdır. Herkes bulunduğu yerde gece-gündüz demeden bir küheylan gibi koşuşturmalı, gerektiği yerde bütün varlığı ile dökülüp saçılmalı ve başarısızlıklar karşısında da asla ümitsizliğe kapılmadan kendisine düşen misyonu hakkıyla yerine getirmeye çalışmalıdır.