Yazdır

Koruyucu Sera

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Mazhar olduğumuz ve idrak ettiğimiz iman, tevfik ve teslimiyet gibi nimetler, büyük ölçüde bize gelip toslayacak ya da yakın-uzak istikbalde yolları kesen gulyabaniler gibi karşımıza çıkacak bütün tehlikelere karşı belli bir korunma serası sayılabilir.

Hakkaniyet Çizgisi

Herşeyden evvel bugün Türkiye'nin içinde ve dışında aynı duygu ve aynı düşüncede birleşen milyonlarca insan, sabah-akşam ellerini kaldırıp, hepimiz hakkında geçerli olan, 'Allah'ım kardeşlerimizi mağfiret et ve onları her türlü belalara karşı koru..' şeklindeki duaları önemli bir siyânet vesilesi olacağında şüphe edilmemelidir. İşte bütün insanlık için havaya kalkan bu eller ve gürül gürül bu dualar sayesinde, bizim de kuvve-i maneviyemiz kuvvet buluyor, iradelerimize fer, yüreklerimize derman geliyor ve bir hakkaniyet çizgisi üzerinde olduğumuz inancı pekişiyor.

Büyük bir şey saydığımız bu hususun, teker teker her ferde bakan yönlerine gelince; en başta bu daire içinde bulunan her bir insanın hassasiyetle üzerinde durması ve bir lahza olsun hatırdan çıkarmaması gerekli olan bir şey varsa o da, bu mazhariyete eren kimselerin, aynı duygu ve aynı düşünce çizgisi üzerinde fikir birliği sağladıkları/sağlayacakları ta'lililer içinde bulunmayı, Hz. Nuh'un sefinesinde bulunma gibi değerlendirmeleri ve ne şekilde olursa olsun bu topluluktan ayrılmamaya kararlı bulunmalarıdır. Zira topluluktan ayrılan, evvela kendini mefistoya kaptırır, şeytanın ağına düşer ve ihtimal daha sonra da asla kurtulamaz; kurtulması bir yana böyle bir topluluk içinde olan bir insan, eğer bir kısım âdab, erkan ve ihlas gibi önemli hususları koruyamıyorsa o, eskiden bulunduğu zeminden çok daha aşağılara sürüklenme ile karşı karşıya demektir. Üstad Hazretleri bu durumu izah ederken: 'Böyle bir konumdaki insanın çok derin bir çukura düşme ihtimali var. Zira iyi şeyler bozulunca hiçbir işe yaramayacak hale gelir' der.

Daire Dışına Çıkmamak

Evet, düz bir zeminde yürüyen kimse düştüğünde, ayaklarının bulunduğu yere düşer. İhlasta derinleşerek iman helezonunun belli bir noktasına ulaşmış bir insana gelince o, bulunduğu zemine düşmez; onun daha derin bir çukura yuvarlanması söz konusudur. Bu itibarla, hakiki manadaki bir cemaatten ayrılan bir insan, mefkûresiz bir yığından ayrılan insan gibi değildir.

Bugün olmasa da yarın böyle birinin mahvolması mukadderdir ve bu kimsenin -hafizanallah- imanını koruyacağından bile endişe edilir. Çünkü koridordan içeriye girme, sarayın sahibinin, tahtının bulunduğu yere yaklaşma, kemmiyetsiz ve keyfiyetsiz onunla tanışma, onunla buluşma yani iman ve İslam adına bir çok hakikate uyandıktan sonra dönüp gerisin geriye dışarıya çıkma, affedilecek gibi birşey değildir. İhtimal böyle birinin kulağından tutar, 'senin bütün alemin nur içinde nur değil miydi? aydınlık bir iklimde yaşamıyor muydun?. hergün marifetten bahsetmiyor muydun? çevrende çağlayanlar gibi imana doğru bir akıntı yok muydu?. kuvve-i maneviyeni takviye edebilecek şu kadar emâe mevcut değil miydi? imanın etrafında şu kadar tahşidatı görmedin mi? başkaları bir vaha bile bulamazken, sen hep bir çay başında, çayın yamaçlarında yolculuk yapmıyor muydu?' sorularla istintaka mı çekerler; yoksa bir tekme vurup gayyalara mı atarlar; bilemeyiz?. böyle bir su-i akıbetten Allah (cc) bizleri muhafaza buyursun. İşte bu yüzden, ferden ferda herkes kendi kendine düşünüp karar vermeli ve hiçbir şekilde ülküdaşlarının gölgesinden bile ayrılmamalıdır. Zira Allah'ın (cc), ferde, ferdî ibadetleriyle koruma taahhüdü bir ise; ferdleri, cemaat içinde koruma taahhüdü ondur. Gavs-ı azam, ferd-i ferîd olabilir, fakat onun korunma taahhüdü birdir. Ama diğer taraftan bir ferd, cemaatle bütünleşip onunla adeta bünyan-ı mersûs hale gelmişse, onun korunma taahhüdü ondur. Cemaat olma farkı Allah'ın öyle lütufları vardır ki, bir ferdin, tek başına onları elde etmesi çok zordur. Mesela, bir insan -Gavs-ı azam da olsa- tek başına cuma namazında cemaatle birlikte hasıl olan sevabı elde edemez, Arafat'ta cemaatle ulaşılan şeye nâil olunamaz; Kâbe'de kılınan namazın sevabına eremez; mücahade de bulunamaz; gerektiğinde cepheden cepheye koşamaz. Çünkü bütün bunların olabilmesi ancak bir topluluğun mevcudiyetine bağlıdır. Evet, ferd ancak Allah'ın inayetiyle bir ve beraber olmuş, bütünleşmiş bir topluluğun himmetiyle kanatlanır ve onunla öyle seviyeli işlere muvaffak olur ki, böyle birisinin hissesine düşen başarıyı, bazen yüzler-binler elde edemez. Evet, bir insanın, bin kanat çırparak uçması ve Allah'a ulaşması nerede, iki kanatla uçma oyunu yapması nerede!.. Zaten Allah Rasulü de 'Allah'ın (yardım) eli cemaatle beraberdir.' Buyurmuyor mu?! Bu mülahazadan hareketle denebilir ki, bir insan kendi evine kapansa ve her gece bin rekat namaz kılsa, -bin rekat diyorum ve bunu söylerken her halime nigehbân olan Allah'ı nazara alarak söylüyorum- tek başına yapacağı bu şeylerle, cemaat içinde sadece farzları kılan insanın sevabına, mazhariyetine katiyen ulaşamaz. O halde, insanlar eğer korunma istiyorlarsa, evvela cemaat şuuruna sığınmalı; onların açılan elleri altında ellerini açmalı; onların inşirahla gerilen sineleri arasında bütün benliğiyle Allah'a yönelmeli ve yine onların Allah'a teveccüh eden gözleri içinde gözlerini Allah'a tevcih etmeli; Allah'a doğru yürüyen ayakları arasında Allah'a doğru yürümeli ve her hâlükârda onlarla birlikte olmalıdır. Zira onlardan bazıları şayet belli bir mazhariyete ermişse, 'Lâ yeşkâ celîsuhüm=Onlarla oturan şakî olamaz' sırrınca o da o mazhariyetten nasibini alır.

İnsanların Kurtuluşu

Diğer taraftan, ferdin böyle bir mazhariyeti, -daha önce ifade ettiğimiz gibi- tek başına elde etmesi mümkün değildir. Önemli bir zat, bir mülahazasını arzederken özet olarak şöyle der: Bu günlerde kafama takılıyor ve beni çok meşgul ediyordu; kendi kendime bu kadar gâile ve dağdağalar arasında ve sokakların zift kanalı gibi aktığı bir dönemde, acaba bu insanlar kendilerini nasıl kurtaracak, dalâlete karşı nasıl mukavemet edecekler, diyordum. Birden kalbime onların imanla kabre girecekleri ve cennete dâhil olacakları doğuverdi. Halbuki bir dönemde, yine bir ehl-i keşfe, -muhtemelen kendisi- bir mahallede kırk ölüden yalnız bir veya ikisinin imanla kabre girdiği ve kendisini kurtardığı ihtar ediliyordu.. bu meseleyi izah edip açarken de, okuyup düşünmeleriyle bunların ruhlarına iman hakikatleri öyle kök salacak ki, kalpleri, hisleri, iradeleri, sırları, şuurları.. ile Allah'a (cc) öylesine sağlam bağlanacaklar ki, değil küfür ve dalâletinin oralara ulaşması, şeytanın eli bile onlara eremeyecektir. Ve onlar, -inşaallah- imanla kabre gireceklerdir. Bu öyle önemli bir meseledir ki, Alman kadar servetiniz, İngiliz kadar da malınız olsa ve hepsini verseniz yine de onu elde edemezsiniz.. deniyor. İnşaallah bu durum, Allah'ın bir büyük lütfu olarak mü'minler arasında yaşanıyor ve gelecekte de daha derin buudlarıyla yaşanacaktir.

Gerçek Kardeşlik

İkinci bir husus, bir çizgi üzerinde aynı duygu ve aynı düşünceyi tamamıyla paylaşmak lazımdır ki, insanlar arasında gerçek kardeşlik teessüs etsin. Oysa ki bugün, müslümanların kalbleri fevkalade dağınık ve herbiri, kendi cemaati, kendi meşrebi, kendi mezakı, kendi his ve hevesi adına birşeyler peşinde. Böylesine dağınık kalblere, Allah'ın bir cemaata teveccüh ediyor gibi teveccüh etmesi âdet-i Sübhânîye muhalif olsa gerek. Haşa, bu ifade onların ibadetleri zâyi oluyor demek değildir.. bunu hiçbir zaman söyleyemeyiz; hem bunu söylemek de imana saygısızlık olur. Ama şurası da bir gerçek ki onlar, katiyen kenetlenmiş bir toplumun elde edeceği şeyleri elde edemezler. Bu dağınık kalblere eğer bir teveccüh olacaksa, Allah (cc) yeni lütuflarda bulunur.. onlar da, cemaat şuuruyla aynı değerler etrafında birleşir ve muhabbetle biribirlerini kucaklar, birbirlerinin elemleriyle müteellim, lezzetleriyle de mütelezziz olurlarsa, Allah da onlara husûsi bir teveccühte bulunur. İşte böylesi bir kardeşlik duygusu içine giren bu insanlar, ellerini kaldırıp yaptıkları dualarında farklı bir kabul görür ve teveccühe mazhar olurlar. Şimdi düşünelim; bir yanda siz, tek başınıza namaz kılıyor ve sadece kendinize dua ediyorsunuz; diğer yanda da, milyonlarca ağız birden sizin hesabınıza dua ediyor. Elbette ki, ikinci şık itibariyle siz, ibadet ü tâat ve dualarınızda ferdîliğin çok çok üstünde bir kabul göreceksiniz.. evet Çin'den Maçin'e kadar bütün insanlar, Kâbe'yi tavaf ederken, Ravza-i tâhireyi ziyarette bulunurken: 'Allah'ım kardeşlerimize istikamet ver, kardeşlerimizin kalblerini imanda sabit kıl, onları ibadete tevcih eyle. Hâfız ve Hafîz isminle bizi ve onları her türlü beladan, felaketten ve musibetten muhafaza buyur, hepimizi şeytanın şerrinden koru' diyecekler ve siz de her zaman bu duaların içinde olacaksınız. Bu öylesine küllî ve umumî bir duadır ki, kim bilir günde kaç defa arş-ı rahmeti ihtizaza getiriyor ve rahmet-i Rahmân'a davetiye manasına geçiyor. Allah (cc), meşiet-i sübhanî sahibidir, ama bir de adet-i sübhaniyesi vardır; O: 'Benim rahmetim gadabımın önündedir' buyurur. Bu itibarla da O'nun böylesine küllî bir duayı reddetmesi her halde düşünülemez.

Cemaat Halinde Yaşamak

Öyleyse imanla kabre girmeyi, şeytanların pençesine düşmemeyi, her sokak başında bizi bekleyen tehlikelerin öldürücü ağlarına yakalanmamayı düşünen her insan, cemaat halinde yaşamayı ve bütün müminlerle bir ve beraber bulunmayı asla ihmal etmemelidir. Mesela, bir dönemde ben kendi arkadaşlarıma, 'ihtimal birgün füyuzat hislerim galebe çalar ve sizin içinizden ayrılıp ve kendimi tamamen ibadete vermek için Mekke'ye, Medine'ye gidersem -ki ilk defa Kâbetullah'tan içeriye girdiğim zaman, kendi kendime 'şu anda cennet kapıları açılsa ve ora mı bura mı?' dense, ben 'burayı tercih ederim' demiştim.- evet birgün kendi füyuzat hislerimin esiri ve zebûnu olarak, belki de buradaki bazı sıkıntılardan ya da size gönül koyduğumdan ötürü, ya da manevî kemâlât adına veya şeytanın bir kısım desise, hile ve aldatmasından dolayı, Allah'ın ve Peygamber'in yanında bulunmanın ifadesi olan sizlerin refakatini terkeder orada kalmaya karar verirsem, sizler gelip yakamdan tuturak sürüye sürüye geriye getirmezseniz, iki elim Allah huzurunda yakanızda olsun' niyaz veya tehdidinde bulunmuştum; bulunmuştum, zira o zaman ben, cemaat atmosferinden ayrılıp, kendimi ferdîliğin öldürücü ağına atmış olurdum. Kim bilir belki de kendimi, nefsânîliğime bağlamış sayılırdım. Evet, yüksek bir mefkûreye dilbeste milyonların: 'kardeşim, kardeşlerim..' diyerek yapmış olduğu küllî ve umumî bir duadan kendini mahrum eden, tâli'siz ve bedbaht sayılır. Böyle bir sukût yaşamamak için bence her insan bir arkadaşına selahiyet vermeli; vermeli ki, bakışı bulanıp başı sallandığı ve yaprak yaprak dökülmeye başladığı zaman, hemen onun elinden tutsun, 'sana ne oluyor, Allah'tan kork, büyük nimetler içinde yüzüyorken şimdi nereye gidiyorsun böyle?!' desin.. doğrusu, şeytanın nereden gelip insanı aldatacağı belli değildir. Dolayısıyla bizi de aldatabileceğinden başlanmalı işe: Şöyle ki, henüz hizmet etme imkanı varken, birgün birden bize bir nurlu merdiven uzansa ve o merdivenin bir ucunda merdivene ayağını koymuş ben, öbür ucu da Cennet'e dayanmış bulunsa; bulunsa da, bana: 'Gel gir cennete' dense, işte, böyle bir durumda bile aldanma olabileceğini düşünerek, Sa'd İbni Muaz felsefesiyle, 'Allah'ım, eğer son bir kere daha peygamberinin yolunda bana mücadele imkanı vereceksen yaşat beni. Mücadele imkanı vermeyecek, bir kenara çekilip orada cismaniyetimi yaşayacaksam, mevsimidir, al emanetini' demeliyim...

Hizmet İmkan ve Zemini

Hizmet imkan ve zemini varken ölüm de cennet de arzu edilmemeli.. Ebu Akîl'in, Mus'ab'ın âşıkâne arkasından koştuğu şehadet bile olsa, -ki çoğumuzun rüyası ve hülyasıdır- o dahi arzu edilmemelidir. Zira şehadet, sadece Allah yolunda uğranılan konaklardan bir konaktır. Ondan başka, gaza gibi, derin niyet gibi, hergün Allah'la beraber olma ve maiyet-i Nebevî'ye erme gibi niyette şehadeti yakalama ve Hak hoşnutluğu şuuruyla yaşama gibi daha nice konaklar var. Eğer aklımız başımızda ise, yüzlerce konağı bir konağa feda edemeyecek ve kâmil insan olma adına tavizsiz yaşayacağız. Emanet O'nundur (cc); bizi bir kısım hayırlarda istihdam edecekse 'dünya ne güzel, hayat ne tatlı, yaşamak ne bereketli, hizmet ne mübarek, ne mübeccel' diyecek, o nurlu yoldan azami derecede istifade etmeye bakacağız...