Yazdır

Kaderî Süreç İşliyor

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Günümüzde insanlığın kaderiyle oynayan süper devletler oldukça güçlü ve istikrarlı görünüyorlar. Bu ise, bizler gibi üçüncü sınıf devletlerin sürekli ezilmesi demektir. Bunu sizin iyimserlik ve ümit vericiliğinizle nasıl telif ederiz?

Bu soru, şimdiye kadar birkaç yerde sorulduğu için, ona umum insanımızın sorusu nazarıyla bakabilir ve o zaviyeden bir cevap verebiliriz. Ancak, cevaba geçmeden evvel, sorunun içindeki birkaç hususun vuzuha kavuşturulması gerekiyor:

Her şeyden önce, süper devletler ne istikralıdır, ne de tam güçlüdür. Hele, istikrarlı gibi görünen süper güçler karşısında bizi daima mağlup, daima yenik görmek, kat'iyen isabetli sayılamaz. Muvakkaten onları güçlü ve istikrarlı farz etsek bile, inancın, azmin, ümidin eritip yerle bir edemeyeceği şey yoktur. Bu itibarla da, inanan insanların karamsarlığa düşmeleri doğru değildir. Karamsarlık, inanç planında kaybedenlerin ruh hali ve onların ayrılmaz lâzımıdır.

Bununla birlikte, neden ümit var olmalıyız; bunun sebeplerinden hiç olmazsa birkaçına temas etmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

1) Her şeyden evvel, süper devletlerin güçlü ve istikrarlı görünmesi, karşılarında hakkı tam temsil eden bir alternatifin bulunmayışındandır. Hak, kendine has bir çizgide temsil edildiği gün, 'kuvvet haktadır' hakikatli düsturuna binaen, onu temsil edenlerin, sıçrayıp dünya dengesindeki yerlerini almalarına hiçbir kuvvet mani olamayacaktır.

2) Hakkın tam temsil edilebilmesi ve dolayısıyla kuvvetli olabilmesi için, kâinattaki yüce hikmetlerin sezilmesi, ilimlerdeki tıkanıklıkların açılması, toplumu teşkil eden fertlerin iç ve dış 'donanım'a ulaştırılması ve yüce hedeflere ancak, yine yüce vesilelerle ulaşılabileceğine inanılması gibi hakikatlerin bilinmesine ve yaşanmasına ihtiyaç vardır ki, 'neden dünya başkalarına terakki, bize tedenni dünyası?' sorusuna cevap vermeye çalışırken, bu hususun üzerinde kısmen durulmuştu.

3) İnsanlık tarihinde, bizim durumumuza düşmüş, sonra da yeniden derlenip toparlanmış o kadar çok millet gelip geçmiştir ki, dağ silsilelerine benzeyen bu iniş ve çıkışlara bakınca insan, ne dere yataklarının ne de yüksek şahikaların ebedi olamayacağı kanaatine varmaktadır.

Bu itibarla, en çukur yerlerle en heybetli zirveler arasındaki bu yer değiştirmeler, bugün de olma istidadındadır ve yeryüzünde bunu engelleyecek hiçbir güç mevcut değildir. Evet, ne Sezar ve Napolyon'un ebedi diktatörlük düşünceleri, ne de Yavuz Selim ve Kanuni gibi eşsiz cihangirlerin 'devlet-i ebed müddet' idealleri, zamanın değiştiriciliği ve eriticiliği karşısında dayanabilmiştir. Zaman, bu muhteşem tâçdarları da, onların düşüncelerini de, ideallerini de, o her şeyi aşındıran bağrında ezmiş, öğütmüş ve yok etmiştir.

'Sultan Süleyman'a kalmayan dünya..
Bu dağlar yerinden ayrılır bir gün.'

Tatlı eserleri ve canlı hatıralarıyla ebediyet gamzedenler, 'ebed-müddet' mes'ud ve bahtiyar olsunlar..!

4) Dünyadaki umumi manzara, içtimaî coğrafyada meydana gelecek değişikliği mecburî ve kaçınılmaz olarak göstermektedir. Evet, bugün dünya, bin bir huzursuzluğun kol gezdiği; bin bir meselenin çözüm beklediği; doyma bilmeyen hırsların insanlığın kaderiyle oynadığı ve üç-beş beyinsiz deve çobanının birer gece baskınıyla sıçrayıp başa geçtiği garâbetiyle, anlaşılmazlardan öte anlaşılmaz bir hâl almıştır. Meselâ:

a) 20'nci asırda, yeniden cihan hükümdarlığı fikrinin uyanması ve bu uğurda sürdürülen işgaller, idarî inhisarlar ve hortlayan hırslar, tama'lar, gün geçtikçe dayanılmaz bir hâl almaktadır. Bu ise, 'Üçüncü Dünya' dediğimiz bu âlemin gözünü açmış ve kendisine gelmesine yardım etmiştir. Aslında bu durum, istismarcı güçlerin her gün biraz daha artan tedirginliklerinden ve hırçınlaşmalarından da bellidir. Ezilen bu dünyanın bu kadar huşunet görüp, bu kadar hırpalandıktan sonra, kıpırdanmamasını düşünmek aklın alacağı şey değildir.

b) Dünyanın bazı kesimlerinde, asırlardan beri horlanan ve irdelenen bir kısım ırklar, çok ciddi olarak derlenip toparlanma ve dünya ile hesaplaşma kararlığı ve gayreti içindedirler. Bunların, öncüler veya destekçiler olarak sahneye çıkmaları ve beşeri düşünceye yeni şeyler ilâve etmeleri, hattâ, yeni bir hayat felsefesi, yeni bir bakış zaviyesiyle gelmeleri, münakaşa edilmeyecek kadar kat'i gibi görünmektedir. Binaenaleyh, içtimaî coğrafyanın, bu yönden de ciddi ırgalanmaya ve değişikliğe uğraması, kaçınılmaz ve bedihî gibidir.

c) Dünyanın belli yörelerinde, korkunç bir lüks ve israfın hüküm-ferma olmasına mukabil, bir diğer kesiminde 'tağallüpler, esaretler; tahakkümler, mezelletler' her gün biraz daha artmaktadır. İçtimaî terazideki bu dengesizlik, her iki toplumu süratle birbirine toslamaya götürmektedir. Böyle bir toslamada da hasımlardan biri mezara kaldırılırken, hiç şüphesiz, diğerleri de oksijen çadırına alınacaktır.

Tabakât-ı beşer çapındaki bu umumî çalkantıda, 'Üçüncü Dünya' dediğimiz mazlumlar, mağdurlar diyarı iyi bir durum değerlendirmesi yapabilirse, bu umumî arenadaki boğuşmadan zararsız çıkabilir!

Evet, bugün her ülkenin, onu derinden derine düşündüren dahilî dert ve sıkıntıları, üst üste yığılmış halledilmedik problemleri ve buna ilaveten, yer yer kendini gösteren açlıklar, sefaletler ve nüfus kesafeti gibi faktörler, bu dünyanın pek de olduğu gibi devam edeceği teminatını vermemektedir. Kaldı ki dünya, daha şimdiden gerildikçe gerilmekte ve zayıf noktalarında bir sürü çıban başı belirmektedir. Eskiden, devletlerin halledeceği çok az mesele bulunurdu. Bununla beraber, yine de bir sulh-u umumî temin edilemezdi. Oysaki şimdi, asırların birikimi çözüm bekleyen bir sürü mesele var ve bu meselelerden her biri, tek başına, beşeri birbirine katacak kadar çaplı ve derindir. Hadiseler haritasına göz atıldığında, durumun herkes tarafından anlaşılacak kadar açık seçik olduğu görülecektir:

Bir tarafta hiç değişmeyen, değişmek şöyle dursun, her gün biraz daha karmaşıklaşan ve mevcut durumuyla, Babil kulesinin harabiyeti anındaki 'tebelbül-ü akvâm' denilen hali andıran İslâm dünyası, kendisini ezen dahilî ve haricî hasımlarına karşı ciddi bir metafizik gerilim içindedir. Bu dünya, er-geç, haritalara da yansıdığı gibi, kendini bohçaya benzeten hasımlarının karşısına dikilip, onlarla hesaplaşacaktır. Tabiî, kendini bin bir paradoksa boğanlarla da...

Evet, vakıa bu dünyada, kırmızıya dilbeste olanlar, maviye alkış tutanlar; sarıya destan çekenler vardır. Ama ne olursa olsun, artık süper güçler, bunları kendi hesaplarına bir çizgide toplayamayacak ve istismara muvaffak olamayacaklardır. Hele, bugüne kadar ona kan kusturanlar, kendi bünyeleri itibariyle de delik deşik olmuşlarsa... Bunlardan Batı -bütün beylikleriyle- kendi yetiştirdiği gulyabanilerin endişeli rüyaları altında, iliklerine kadar korku içindedir. Asya'daki kızıl imparatorluk ise sarısıyla çekişmeli ve kendi içinde balonlaşmış; her an patlamaya hazır, uyutulmuş cumhuriyetçiklerin (!) kendilerine gelecekleri korkusuyla tir tir titremektedir. Ama, korkunun ölüme faydası yoktur. Beklenen olacaktır ve bunun önünü kimse alamayacaktır. Kim bilir, belki de bir asırdan beri zaman ve hadiseler mektebinde ders gören soydaşlarımız ve inanç arkadaşlarımız, yola çıkmaya hazırlanmıştır bile...

Bu itibarla, pek yakın bir gelecekte, hem de neslimizin büyük bir kısmının görebileceği pek yakın bir gelecekte, ölüm yarışına girmiş süper güçlerin, birinin fena bulup gitmesine, berikinin de tesirsiz hale gelmesine mutlaka şahit olunacaktır.

Vâkıa, böyle bir şey istemek ve bunları düşünmek - hele mesleği sevgi ve mürüvvet olanlar için - asla tecviz ve tasvip edilemez. Ne var ki, insanlar o yolda olunca, Yüce Yaratıcı da esbabına tevessül edilen şeyleri yaratacaktır. Onların fiilî isteklerine binaen yaratacağı için de, kimsenin itiraza hakkı olmayacaktır. Hele O'na karşı hiçbir zaman!..

Bu arada, sırtında yıllanmış cürümler taşıyanlar cezalarını görürken, telef olan bir kısım masumlar da, kazandıkları manevî mertebe ve hadd ü hesaba sığmayan ücretlerle tatmin olacaklardır. Kim bilir, belki de asırlardan beri insanlığa musallat bir düzine ferainenin yıkılıp gitmesi için de, buna ihtiyaç vardır. Evet, iki cihan harbi yedeklerinde bir sürü yeni düşünce, yeni kadro ve yeni liderlerle geldiği gibi, tabakât-ı beşer çapındaki bu son çalkalanmada da, bir kısım bâkir düşünce, daha doğrusu hep bâkir kalan düşünce, cedid ve ceyyid kadrolarıyla gelecektir. Elverir ki, dünyamızın basiretli idarecileri bu kanlı arenadan ustalıkla çıkmasını bilsinler veya bu boğuşmaya, kendilerini zarara sokacak şekilde karışmasınlar.

O'nun hikmetlerini seyretme ne tatlı bir temâşâ, O'nun kudret ve kuvvetine itimat etmek ne müthiş bir kuvvet menbaıdır!

 

Bu yazı ilk olarak Sızntı dergisinin Kasım 1981 sayısında yayınlandı.