Yazdır

Dünya Her An Titremektedir

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın ifadelerinde bir televvün ve çok buudluluk vardır. O, bir hakikati nazara verirken, aynı zamanda o hakikat içinde daha başka konuları da satır aralarında ifade eder. Böylece, ufkunun derinliğine göre her seviyedeki insan bu hakikatlerden bir şeyler anlar ve mutlaka istifade eder.

Kur'an-ı Kerim, bir meseleyi arz ederken, kullandığı üslûp itibariyle aynı ifade içinde kevnî bir hadiseyi de anlatıverir. Dikkat edilmezse, meselenin biri anlaşılırken, diğeri gözden kaçabilir. Mesela Kur'an'da kıyametin kopması esnasında meydana gelecek hadiseler sırasıyla ele alınır. Güneşin tedvir ve tekvir edilmesi, yani dürülüp muhafazasına konulması anlatılırken, aynı zamanda onun geçirdiği değişik safhalar da işaretleniverir. İşte bu durum, Kur'an'ın çok buudluluğu ve câmiiyyetinin ifadesidir. Keza, Kur'an'ın öyle bir ifade üslûbu vardır ki, hemen her devrin insanı O'ndan kendisine ait pek çok hakikatleri, hem de hiçbir tekellüfe ve sun'iliğe girmeden anlayabilir. Yani bin sene evvel yaşayan bir insan, kendine ait bir kısım hakikatler keşfedip kendi devrini nurlandırdığı gibi, 20. asrın insanı da aynı ifadelerden kendi devrine ait bir kısım ilmî hakikatleri bulup çıkarabilir. Mesela 'Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar...' (En'âm/125) ayetini ihtimal daha önceki insanlar, sadece kâfir ile müminin ve kâfirin küfrü ile müminin imanının bir mukayesesi şeklinde anlamışlardı. Onların bu ilahi beyanı, semaya yükseldikçe göğsün daralacağı, canlıların atmosferin belli bir tabakasında yaşayabileceği, bu tabakayı aştıklarında nefes alamayıp hayatlarını yitirecekleri şeklinde anlamaları herhalde düşünülemezdi. Çünkü o günün bilim seviyesi buna müsait değildi. Ama 20. asrın insanı, aynı ayetten, küfür ve dalâlet ile iman ve hidâyetin mukayesesinin yanında, ilmî bir hakikati de keşfederek atmosfere ait bir gerçeği çıkarabiliyordu. Zira onların ellerindeki teknik imkânlar, böyle bir ufka ulaşmalarına yeterliydi. Ancak, Kur'an'ın bu câmiiyyetini kavramak için engin bir ufka sahip olmak gerekmektedir. Asırlar ve devirler geçtikçe, teknik ve teknolojik vasıtalar ile malumatlarımız daha da arttıkça, Kur'an ayetleri biraz daha iyi anlaşılacak ve zamanın ihtiyarlamasına karşılık O'nun gençleştiği ayan-beyan ortaya çıkacaktır. İfade yönüyle câmiiyyete sahip olan başka bir ayet de dünyanın titreyişini ve kıyametini anlatan Nâziât sûresinin şu ayetleridir: 'O gün o deprem sarsar. Ardından bir başkası geliverir.' (Nâziât/6-7) ayet-i kerimesinde geçen 'Râcif' kelimesi, 'daima titreyen' demektir. O gün gelecek ve yer-gök sarsılacaktır. Burada 'râcif' kelimesinin ism-i fâil kalıbında gelmesi şöyle bir edebî nükteyi ifade etmektedir: Ayet-i kerimede adeta, 'Dünya, başınızın üzerinde her an titreyip durmakta ve bu titremesiyle sabit olmadığını göstermektedir... Evet titreyip duran böyle bir şeye istinat edilemez. Zira o, birgün gelip tam titreyecek ve sırtında taşıdıklarını da fırlatıp atacaktır. O'nun titremesine baktığınız zaman siz de titreyeceksiniz. Gözleriniz dönecek ve kalpleriniz yerinden çıkacak hale gelecektir. Bu sebeple siz şimdiden, yıkılıp gitmeyen, her şeyi elinde tutan, titreme ve sarsılmayı yaratıp emrine âmâde kılan ezel ve ebed sultanı Cenab-ı Hakk'a itimat edip O'na dayanın ki, sizi hiçbir zaman titremeyen ve hep sabit kalan bir selâmet yurduna eriştirsin.' denilmektedir. 'Ardından bir başkası geliverir.' Arkasından bir de 'râdife' gelir. 'Râdif', insanın ata bindikten sonra arkasına aldığı şeye veya arkaya almaya denir. Kıyamet hadisesi ile yer, iyiden iyiye sarsılır. Fakat onun ardından daha korkunç bir sarsılma olur ki, yürekler ağızlara gelir. Ondan sonra da kıyamet kopar. Bu ayet-i kerimede kıyamet ve ahvâli anlatılmakta ve aynı zamanda yerkürede meydana gelecek sarsıntılar da nazara verilmektedir. Ancak burada yerkürenin ilmî bir hususiyetine de işaret edilmektedir. Ayette küre-i arz, daima titreyen ve hareket eden bir varlık olarak tanıtılmaktadır. O, üzerinde yaşarken hareket ettiği hissedilmeyen, gerçekte ise mütemadiyen menzil değiştiren bir varlıktır. İşte bu varlık, birgün gelecek, olduğundan daha feci ve dehşet verici bir keyfiyette titreyecek, taşıdıklarını fırlatıp atacak, denizleri, dağları dağılıp gidecek ve her şey yanıp kül olacaktır. Evet 'Râcife' sözüyle işte bu manalar anlatılmakta ve yerkürenin titreyip duran bir varlık olduğu vurgulanmaktadır.

İlk devir müfessirleri, bu ayeti şerh ederken, meseleye neticesi itibariyle bir izah getirmiş ve 'yerküre, neticede kıyamet hadisesi ile tir tir titreyecek ve onun nizamı bozulacak' şeklinde anlamışlardır. Aslında bu, doğru bir yaklaşımdır. Ancak yerkürenin hareket ettiği, döndüğü hakikati ilim adamları tarafından keşfedilince ayetin farklı bir ifadesi daha ortaya çıkmış ve 'Râcife' ve 'Râdife' kelimeleriyle onun mütemadiyen hareket halinde olduğuna işaret edildiği anlaşılmıştır. Ancak ayetin bu elastikiyeti, 20. asırda jeofizik araştırmalarda küre-i arzın titreyişi tespit edildikten sonra daha iyi anlaşılmıştır. Yani küre-i arz mütemadiyen titremektedir. Üzerindeki denizlerde bu titreşimden ötürü aya ve güneşe bağlı olarak bir kısım değişiklikler olmakta ve med-cezir hadiseleri meydana gelmektedir. Bu hadiseler adeta küre-i arzın titreyişini ve hareketini frenleyip dengelemektedir. Allah (cc), yarattığı câzibe (çekim) kanunuyla küre-i arzı bir sapan taşı gibi güneşin etrafında çevirdiği gibi, güneş ve ayın müessiriyeti ile de küre-i arzın denizlerini çekmekte ve neticede de med-cezir denilen denizlerdeki su seviyesinin yükselip-alçalması hadisesi zuhur etmektedir. Ay ve güneşin küre-i arz üzerinde büyük bir tesiri vardır. Güneş, onun sapan taşı gibi yörüngesinde dönmesini sağlamaktadır. Bilim ve teknik çevreleri, öteden beri küre-i arzın hareketlerine dikkatleri çekmişlerdir. Orada meydana gelen hareket ve titremelerin zaman faktörü üzerinde de müessir olduğu ilmî eserlerde yıllardır yazılmaktadır ve yine bu eserlerde küre-i arzın hareket ve titremelerinde daima bir yavaşlama ve hafifleme olduğu da ifade edilmektedir. Mesela 31 Aralık 1989'da dünyadaki saatlerin bir sâniye geri alındığı bildirilmiştir. Buna göre 1989, 1988'e nazaran bir saniye uzun olmuştur. Yani bu, gerçekte vâki olduğundan saatler de ona göre ayarlanmıştır.

Yine 30 Haziran 1992 tarihinde de senenin bir saniye uzatıldığı dünya basınında ilan edilmiştir. 1972 senesinden bu yana da bir seneye 16 saniye eklenmiş olduğu bildirilmiştir. Bundan dolayı binlerce veya milyonlarca sene evvel küre-i arz üzerinde bir günün 18 saat olduğu söylenmiştir. Şimdi ise bir gün 24 saattir. İleride belki bu süre 30 saate çıkacaktır. Bu zaman diliminin 50 saate çıkması durumunda, insanlar güneşin sıcağı altında cayır cayır yanıp kül olacaklardır. İlmî tespitler bunu doğrulamaktadır. Allah (cc), küre-i arzın hızlı dönen hareketini frenleye frenleye tedricî olarak yavaşlatmaktadır. Bu yavaşlama, insanların mahkeme-i kübraya gitmelerine kadar devam edecek ve Allah'ın (cc) küre-i arz üzerinde verdiği hükmü icra edecektir. Sonra da Allah (cc) yeni bir mahkeme ve yeni bir âlem kurarak, insanları ve bütün mahlukatı orada toplayacaktır. 'İkinci dirilme' de denilen 'haşir' hadisesi, işte dünyanın (ve semanın) üzerinde böylesine sarsıntılar yaşandıktan sonra vuku bulacaktır.