Yazdır

"Biz, Rüzgârları Aşılayıcı Olarak Gönderdik"

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2001 Kürsüleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Rüzgarların atmosferdeki önemli fonksiyonlarından biri de bulutları aşılamalarıdır. Bilindiği gibi bulutlar, hem negatif (-) hem de pozitif (+) yüklüdürler. Yağmurun oluşumu bu iki hususun bir araya gelmesine bağlıdır.

Ne var ki, bu zıt hamuleli bulutlar hemen bir araya gelememektedirler. Çünkü havanın şiddeti ve elektriği buna mânidir. Evet, havanın elektrikle dolu olması, bulutların bu elektriği aşmalarına ve bir araya gelmelerine engel olur. Havadaki yağmur tanecikleri aynı elektrik yüküne sahiptirler. Kanun gereği aynı yüklü kutuplar birbirlerini iterler. Bu itibarla da evvela bu zıt elektrik yükünün dağıtılması ve bulutların bir araya gelmeleri sağlanmalıdır. Bu da harici bir vesile ister. İşte o vesile rüzgarlardır. Ve bu bir aşılama ameliyesidir; yani rüzgarlar, bulutları aşılamaktadırlar. Kur'an: 'Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık. (Biz bunları yapmasaydık) siz onu (yeterli suyu) depolayamazdınız.' (Hicr, 15/22) ferman buyururken bu 'telkih=aşılama' hadisesini anlatmaktadır. Canlılar arasındaki telkih meselesi öteden beri bilinmekteydi. Erkekteki sperm ve dişideki yumurta ile buluşması böyle bir aşılamaydı ve bu aşılamanın neticesinde yeni bir canlı yaratılıyordu. Bu aşılanma ve bunun neticesinde yeni bir varlığın meydana gelmesi, insanlar arasında olduğu gibi hayvanlar ve bitkiler arasında da câriydi. Bitkiler arasındaki oluşumda dişi ve erkek tohumun birbiriyle buluşturulmasının rüzgarlarla gerçekleştirildiği eskiden beri bilinen bir hadiseydi. Kur'an, yukarıda zikredilen ayetiyle bu umumi aşılamaya dikkati çekmenin yanında bilhassa bulutların telkihini nazara veriyordu ki bu çok yeni bir hadiseydi. Zaten, 'rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik ve bu sebeple gökten bir su indirdik' siyakı da başka şekilde anlamaya müsaade etmezdi.

Evet rüzgarlar, bulutları birbirleriyle aşılamakta ve şart-ı âdi planında bunun neticesinde yağmur meydana gelmektedir. Yani artık rüzgarlarla havadaki elektrik hattı aşılmış, iki zıt yüklü bulut birbirine girmiş ve beklenen izdivaç hâsıl olmuştur. Bu izdivaç esnasında gök gürlemesiyle, şimşek de çakmasıyla yağmurun yağacağını müjdenin ne vadettiğini sezebilmektedirler. Evet, (-) ve (+) kutuplu bulutlar arasında meydana gelen bu izdivaç, bütün canlıların ümit kaynağıdır. İşte bütün bunlar, Kur'ân'ın ifadesiyle bir 'telkih'in neticesinde gerçekleşmektedir.

Bu telkih meselesi, günümüzde ortaya çıkmış bir konu değil. Çok eski zamandan beri bazı tefsirciler, aynı istikamette kanaat izhar etmektedirler. Çünkü zaten Kur'an'ın konuyla alakalı ifadesi, bütün sadeliği ile meseleyi ilmî bir tarzda ortaya koymaktadır. Müfessirler bugünün bilimsel seviyesine göre bir üslupla olmasa da, tohumlama işini çok erken kavramış ve büyük çoğunluk itibariyle aynı şeyleri söylemişlerdir. Rüzgarların aşılayıcılığı konusunda ise, İbn Cerir'in bir kısım işaretleri istisna edilecek olursa, tefsircilerin çok fazla bir şey söylemedikleri görülecektir. Oysa ki Kur'an, yukarıdaki ayetiyle, 'Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik' diyerek rüzgarların aşılama vazifelerini bildirdikten sonra, hemen devamında 've gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık.' Buyurmaktadır ki, burada yeryüzüne inen suyu netice veren bir aşılamadan bahsedildiği açıktır. Evet, rüzgarlarla tohumlanmanın gerçekleştiği bir vakadır; ama buradaki 'aşılama' ifadesinden rüzgarların yağmuru getirecek bulutları aşılaması kastedildiği de meydandadır.

Yukarıda da işaret edildiği gibi, ilk dönem müfessirlerinden bu mânâyı anlayan kimseler de olmuştur. Meselâ İbn Cerir yaklaşık 11 asır evvel yazdığı tefsirinde buradaki aşılama hadisesini âdetâ bugünün insanları gibi anlamıştır. O, bu ayetteki 'Levâkih'i (aşılayıcılar)', yerde bitkilerin aşılanması, cevv-i semâda ise bulutların aşılanması şeklinde yorumlamıştır. O, aşılanma hâdisesini, 14 asır önce nazil olan Kur'ân'ın ayetlerinden, devrinin kültür ve idrakini aşarak günümüz anlayışına uygun bir şekilde ifade etmiş ki, bu da Kur'ân'ı dupduru anlamanın ifadesidir.

Evet, Kur'ân'ın duru ve açık beyanları her asra ait fen ve tekniğin, kültür ve medeniyetin çok çok önünde bir zenginliğe sahiptir ama o işaretleri sezecek insanlara ihtiyaç var. Dün olduğu gibi bugün ve yarın da bilim adamları gerçeğe yaklaştıkları, tarafsız ve objektif bir görüşle meselelere bakabildikleri ölçüde, Kur'ân'ın şaşmaz doğrularını yakalayacaklar ve O'ndan aldıkları ilhamlarla asırlarını aydınlatmaya devam edeceklerdir.