Yazdır

Kur'ân'da Kâinat Kitabı Gerçeği

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2002 Kürsüleri

Oy:  / 6
En KötüEn İyi 

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, sık sık nazarlarımızı kâinata tevcih etmekte, kader, kudret, ilim ve irade kaleminin kâinattaki icraatına dikkatlerimizi çekmekte ve müminleri tefekküre, ve araştırmaya sevk etmektedir. Bu bölümde de kuşbakışı kader kaleminin ucu sayılan zerrelerin, atomların ve partiküllerin hareketlerini, Kur'ân'ın bu hususlarla alakalı işaretlerini, en az günümüzde bilinenlerle mütabakatını görmeye çalışacağız.

Varlığın en küçük parçaları olan molekül, atom, elektron, proton hatta partiküller (parçacık, tanecik) gibi zerre, zerrenin büyüğü ve küçüğü her şey, kâinatın esasını ve temel yapısını teşkil etmektedir. Biz, âlem-i şehadetteki ilk teayyünleri, elektron âlemiyle ve kimyevî tayflarla müşahede ettiğimiz gibi, ışık ve hareket hadiselerini, çekme ve itme kanunlarını, yine maddenin en küçük parçası sayılan bu iç anatomi sayesinde kavramaya ve keşfetmeye çalışmaktayız.

Mekanda bir yer (hayyiz) tutan her şey ve her hareket, kendine has farklı farklı dalga boylarıyla birbirine karışmadan, kader kalemince bütün hususiyetleriyle mekana kaydedilmektedir. Hiçbirinin yazısı diğerini bozmamakta ve varlıklar, bir cebr-i lutfî ile itaat halinde mevcudiyetlerini devam ettirmektedirler. Bir kudret eli, binlerce ve milyonlarca hâdiseyi kaderin pergeli üzerinde öylesine hassasiyetle işlemektedir ki, hiçbir hâdise diğerine karışmamakta, umumî ve hususî nizamı bozmamaktadır.

Biz, bütün bu baş döndürücü nizamın verâsında eşyaya şekil veren kudret elini, her şeyin temel kanaviçesi kader programını ve bu programın yaratıcısını biliyor ve her şeyi O'na bağlıyoruz. Yine biliyoruz ki, Allah (cc), yarattığı bu eşyayı, insanların nazarlarına, müşahedelerine arz etmeden evvel, her şeyi bir hesap ve plana göre hazırlamış ve programa koymuştur. Zira kâinatta her zaman ve her yerde bir kudret, ilim ve iradenin tedbiri, tedviri ve tasviri görülmektedir. Bu kudret, önce ilmî kader ve programlar altında eşyayı tayin ve tespit buyurmuş, sonra da sırası gelene adeta 'buyurun' diyerek onları sahneye sürercesine varlık sahasına çıkarmıştır.

Kâinatta, zahirî yönüyle bir kısım karışıklık ve nizamsızlık varmış gibi görünse de, esasen bütün evrende baş döndürücü bir nizam ve âhenk vardır. Bir taraftan hemen her gün müşahede ettiğimiz bir mumu, sobayı veya lambayı; diğer taraftan, dünyamızı aydınlatıp ısıtan güneşi göz önüne getirip düşünelim. Bunların herbirinin bir ışık ve ısısı vardır; ama hiçbirisi birbirine karışmamaktadır. Biz bunları, sahip oldukları farklı dalga boyları ile birbirinden ayırmaktayız. Dalga boylarının farklı olması, kâinatta cârî olan bir kanundur. Bu hususiyet ve kanun ile kâinatta her şeyin nizam içinde hareket etmesi, Allah'ın (cc) her şeyi görüp gözettiğini ve her harekete müdahale ettiğini göstermektedir. Esasen hilkat âleminde her an sürekli kitaplar yazılmaktadır ve bunların hemen hepsi de, önceden planlanmış bir kader ve nizam içinde olmaktadır. Evet o mutlak kudret ve irade sahibi Cenab-ı Hak, her şeyi önceden takdir ve tayin etmiştir. İşte kâinat da bu kader planı üzerine yazılmış bir kitaptır. Bu kitabın harfleri ve alfabesi atomlar ise, kelimeleri de moleküllerdir. Canlı ve cansız bütün varlıklar ise bu kitabın cümleleri mahiyetindedir. Allah (cc), 'O Rabbinin adıyla oku ki, O hilkat âlemini kurdu' (Alak, 96/1) ayetiyle okumayı emrederken hilkat sahasına dikkat çekmekte, okuma meselesini hilkate bağlamakta ve insanları kâinat ve hilkat kitabını okumaya davet etmektedir.

Cenab-ı Hak, 'İnsanı bir alaktan (aşılanmış yumurta) yarattı.' (Alak, 96/2) ayet-i kerimesiyle ise makro âlemi hatırlatmak için, insanı nazara vermekte ve kâinatın yaratılışı ile insanın yaratılışı arasındaki muvâzeneye temas etmektedir. Bu yüzden de biz, kâinata, kudret ve irade kalemiyle yazılmış bir kitap nazarıyla bakmaktayız. Zira Kur'ân-ı Kerim, Cenab-ı Hakk'ın kelâm sıfatından gelen bir kitap olduğu gibi, kâinat da kudret ve irade sıfatından gelen bir kitaptır. Kur'ân yer yer, insan ve kâinat arasındaki bu ilişkiyi arz eder ki, biz, bu arz edişlerde hep insanı küçük bir kâinat, kâinatı da büyük bir insan olarak değerlendiririz. Kur'ân'da sık sık insan ve kâinatın anatomisi nazara verilmekte, makro ve mikro planda hilkatin sırları ortaya konulmakta ve varlığın esasını teşkil eden maddeler üzerinde durulmaktadır. Bunun neticesinde ise ilmin gözü ile Kur'ân'ın gözünün ciddi bir vahdet oluşturduğu görülmektedir. İlim, maddenin içine girmeye çalışır ve burada öyle derinleşir ki, elektron mikroskoplarıyla ancak görülebilen derinliklere ulaşır. İşte tam o noktada, Kur'ân-ı Kerim'in ayet ve beyanlarının da aynı hakikatlere parmak bastığı müşahede edilir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, kâinat kitabı ile Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, temelde aynı hakikati dile getirmektedirler ve bu mana açısından Kur'ân, kâinatın ezelî ve ebedî bir tercümanı ve lisanı sayılır. O olmadan kâinat kitabı anlaşılır şekilde okunamadığı gibi, O'nun mu'ciz beyanlarını göz önünde bulundurmadan ilimlerin inhiraf etmeden ilerleme göstermeleri de mümkün değildir.