Yazdır

İslam'a Beşiklik Yapmış Her Şehir Kâbe İle İrtibatlıdır

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2002 Kürsüleri

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

Mekke-i Mükerreme, İslam'a beşiklik etmesi hasebiyle aradan asırlar geçmesine rağmen hâlâ kalplerin kendisi için attığı bir yerdir. Onun gibi yine diriliş hareketlerinde önemli fonksiyonlar eda etmeye namzet mekanlar için de benzer bir kudsiyet söz konusu mudur?

İslam'a beşiklik etmiş, bir mahal, bir uğrak yeri olmuş ya da olacak şehirlerin, elbette kendilerine göre bir şerefi, bir değeri vardır. Ancak bu değer, hiçbir zaman Mekke'nin kudsiyeti ile mukayese edilemez. Zira Mekke, hususiyle kendi sınırları içindeki Kâbe ile ayrı bir değere ulaşır ki, buna komşuluk (mücâveret) kudsiyeti de denilebilir. Yoksa arzın merkezinden sidretü'l-müntehaya uzanan bir amûd-i nurânî (nurdan bir direk) olan Kâbe ve Beytullah'ın değeri, hiçbir kutsiyetle mukayese edilemez.

Yine Mekke, Kâbe ile komşu olması vesilesiyle pek çok peygambere, onların hizmetlerinde beşiklik etmesi yönüyle de ayrı bir değer ifade eder. Tarihin de şehadetiyle hemen her peygamberin, şöyle ya da böyle Kâbe ile bir çeşit irtibatı olmuştur. Ancak onlar, Kâbe ile olan bu irtibatlarının yanında, ikinci bir mekan daha tutmuş ve sanki sidretü'l-müntehadan gelen herşey, bir prizmaya çarpıyor gibi Kâbe'ye çarpıp onunla irtibatlı olan bu gönüllere ışıklar halinde yansımıştır, onlar da bulundukları yerleri o nurla aydınlatmışlardır. Mesela Hz. Adem (as), Kâbe'den başka Serendip'le irtibatlıdır, yine Cidde ile irtibatının olduğuna dair rivayetler vardır. Seyyidina Hz. Nuh (as), tufan esnasında Kâbe'nin etrafında defaatla dönmüş ancak gelip Cudi'de ârâm eylemiştir. Yine Hz. Süleyman'ın, Hz. Davud'un Kâbe ile irtibatlarının yanında, Filistin civarında, Amalikalılar'ın hakim olduğu yerlerde yaşamış, Hindistan, Pakistan, Bangledeş gibi yerlerde irşad vazifesi görmüşlerdir. Ve oğlu ile birlikte onu inşa etmesi yönüyle Kâbe ile irtibatı en fazla olan Hz. İbrahim'in (as), Kenan illeriyle de alakası vardır. Yine kendisinden sonra gelen Hz. Yakub (as) ve oğulları, Kâbe ile irtibatlarının yanında 'Yemen ve Mısır'la da münasebetleri olmuştur. Seyyidina Hz. Mesih'in, Kâbe ile irtibatının yanında Eyle'de yaşamış ve eğer doğru ise valide-i mükerremeleriyle birlikte daha sonraları Efes'e gelmiş ve daha başka yerleri de şereflendirmiştir.

Efendimiz'e (sav) gelince; sanki Kâbe, o güne kadar çıkardığı insanların tümünü, esas çıkarması gerekli olanı bu zat için çıkarmış gibidir. Başka bir ifadeyle, şayet Kâbe yerin göbeği ise, esas o göbekle beslenen İnsanlığın İftihar Tablosu olmuştur. Dolayısıyla insanlık çapında böyle bir fışkırmaya beşiklik etmesi ve Efendimiz'i bağrında büyütmüş olması yönüyle de Kâbe ayrı bir değere sahiptir. Ancak Allah (cc), O'nu da yerinde bırakmamış, ikinci vatanı olan Medine-i Münevvere'ye hicret ettirmiştir.

Peygamberlerden başka bütün evliya ve asfiyanın da Kâbe ile irtibatı vardır. Mürşitlikte en son mertebelerden biri, Kâbe ile olan muarefe olduğu zikredilir. Bu açıdan feyzini, bereketini oradan almayan hiçbir mürşit yoktur denebilir. Ancak İmam Gazali, İmam Rabbani, Şah Veli, Mevlana Halid, Üstad Bediüzzaman gibi kimi insanlar, daha ziyade kendi misyonları adına onunla irtibat kurmuş; kimileri de kendi ferdiyeti içinde Kâbe'ye yönelmiş, onun kendine mahsus lisanına kulak vermiş, yer yer ağlamalarına şahit olmuş, zaman zaman sevinç ve sürurunu paylaşmış; mesela yeryüzünde Kâbe'nin azametine uygun tavafın yapılmadığı, insanların laubali olduğu bir dönemde hakikat-i Kâbe, karşısında temessül edip, 'İnsanlar vefasızlaştı, Kâbe'nin kâmet-i kıymetine uygun tavaf etmiyorlar artık' dediği anda onun bütün bütün aramızdan çıkıp gitmemesi için eteklerine tutunup yalvaran zatlardan bile bahsedilir.

Bütün, bunlar eşyanın perde arkasına nigehbân olan insanlar için ilâhî ve hususi iltifatlardır. Kim bilir belki de, her tavaf edişte hakikat-ı Kâbe ile teşerrüf eden dünya kadar insan vardır ama avamdan insanlar onu göremezler; zira kaba ruhlar, kaba anlayışlar, kaba mantıklar kendi kabalıkları içinde herşeyi maddede görür, maddede ararlar.. herşeyi maddede arayanlar da manayı göremezler.

Bazı şehirler için de aynı şeyleri söylemek mümkündür: Mesela Efendimiz'le birlikte Medine'ye taşınan misyon, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'dan sonra Hz. Ali (ra) tarafından Kufe'ye taşınmıştır. Daha sonra Şam'a, oradan Bağdat'a, oradan da bir manada Mısır'a, Kayrevan'a taşınmış ve bu şehirler, o dönemlerde çok önemli birer merkez olmuş; Endülüs'e, Afrika'ya, Anadolu'ya, Maveraünnehir'e, Amuderya'ya açılan birer rıhtım, birer rampa vazifesi görmüşlerdir. Her ne kadar Bağdat, Abbasiler döneminde güdükleşmeye itilmiş, hakikat-i Ahmediye'nin intişarından çok, kışırda mücadelelerin, münakaşaların yapıldığı, 'Kur'an mahluk mudur, değil midir?' tartışmalarına girildiği bir yer olmuşsa da, önemli bir misyon eda ettiği de muhakkak. İslam orduları oradan Buhara'ya, Semerkand'a, Taşkent'e, Fergane'ye girmişlerdir. Buralara girildikten sonra belki bu şehirler hakimiyet-i İslamiye adına önemli bir misyon eda etmemiş, ama ilim adına eda ettikleri misyon Şamınkine, Bağdatınkine eşdeğer olmuştur. Oralarda gidip çarpan Nur-u Muhammedî, daha sonra Anadolu'ya yansımış ve biz feyzimizi, bereketimizi Mekke'den Medine'ye, oradan Şam'a, Bağdat'a, oralardan Asya steplerine varmış ve oradan dönmüş bize gelmiş olarak buluruz... Anadolu'ya geçildikten sonra ise, bir dönemde Konya bu önemli merkeziyeti temsil etmiş; etmiş ve payitaht olmanın yanında Sadreddin-i Konevi, Mevlana, Sultan Veled gibi devâsâ kimseleri bağrında yetiştirmiştir. Onun, artık bende bir şey kalmadı deyip varidatını bütünüyle kullandıktan sonra da Allah (cc), Söğüt'ün bağrında bir tırtılı kuluçkaya yatırmış ve derken âfâk-ı âlemde, Söğüt'te, Bilecik'te, Bursa'da yetişen kelebekler uçuşmaya başlamıştır. Bir ara Trakya'ya geçilmiş ve yüz yıla yakın Edirne pâyitahtlık yapmış, böylece Allah (cc) orayı da teşrif, tekrim ve tebcil etmiştir.

Burada Edirne ile alakalı Profesör Bâdi Efendi'nin el yazması tarihinde kaydettiği bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Sarı Selim Hazretleri Kıbrıs'ı fethettikten sonra orada bir cami yaptırmayı düşünür. Ancak bir gün rüyasında Efendimiz (sav): 'Selim! Edirne'mde cami yap' buyurur, O, 'Edirne mi dedi..' diye tereddüt edince, ertesi gün aynı ihtarla karşılaşır ve asıl caminin orada yapılması gerektiğini anlar. Ben, bunu her duyduğumda hep şöyle düşünmüşümdür: Eğer Efendimiz (sav), bir yere 'benim' demişse, orası hep Müslümanların elinde sabit kalmıştır. Nitekim Edirne, bir dönemde Bulgarlar tarafından işgal edilip Selimiye'nin kubbesi bombalarla, toplarla delinip parçalanmışsa da, bu hasret fazla uzun sürmemiş, tekrar geri alınmıştır. ... Ve tarih içinde en büyük misyonu üstlenen İstanbul.. Efendimiz (sav) onun fethine, 'Kostantiniye elbet bir gün fetholunacak..' sözleriyle hususi olarak işaret buyurmuş ve fethi asırlar öncesinden tebrik, teşrif ve tebcil etmiştir. Ancak nasıl ki Kâbe sidretü'l-müntehanının bir izdüşümü ve o kıyamete kadar devam edip sürecek; gereği gibi tavaf edilmediği zaman hakikat-ı Kâbe derlenip toparlanıp göç edecek.. yani yeryüzünün manası kalmayınca, Allah da (cc) yeryüzünü harap edip hakikat-i Kâbe'yi nezdine yükseltecek, aynen öyle de, Kâbe'nin de yeryüzündeki izdüşümleri, yani gölgenin gölgeleri olan bu şehirler de farklı yer ve farklı zaman dilimleri içinde ortaya çıktıkları o teşriften, o tekrimden, o tebcilden nasiplerini aldıktan sonra tarih olmuşlardır ve olacaklardır. İşte o şehirler ve işte onların bugünkü halleri...

Ne var ki, bundan sonra da başka şehirlerin ondan nasibini almaları her zaman söz konusu olabilir. Bundan sonra da dünyanın ömrü olduğu müddetçe, yeryüzünde Kâbe ile irtibatlı yerler olacak ve o yerlerle birlikte orada yaşayanlar, bizim 'zamanın altın dilim' diyebileceğimiz bir altın dönem yaşayacaklardır. Ancak Asya'nın ikinci dirilişinde hangi yerler bu şerefle şereflenecek, onu kestirmek oldukça zor. Biz, Cenab-ı Hakk'ın nereyi tebcil edeceğini bilemeyiz. Bu şeref 'Ve tilke'l-eyyâmu nüdâviluhâ beyne'n-nâs' fehvasınca gezip dolaşmaktadır. Öteden beri Allah'ın lütufları hep dairevi döne gelmiştir; hatt-ı müstakim şeklinde değil. Evet, Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın arızasız soluklanacağı dönemler uzak değildir. Ama asıl önemli olan bizim vade vefasızlık etmememizdir. Dünyada en zor şey, insanların çürümeden oldukları gibi kalabilmeleri ve hiçbir beklentiye girmeden tertemiz duygularla Allah'a kulluklarını sonuna kadar götürebilmeleridir. Zaten aksine bir durumda, başımıza devlet kuşu konacakken, kalkar gider ve biz de olduğumuz yerde kalakalırız. Çünkü bu iş, Kâbe duruluğunda ve Hz. Muhammed safvetinde temiz insanlar ve sâfî mekanlar ister. Bunu Allah'ın lutfedeceğinden endişe edilmemeli; ancak bunun için gerekli liyakata sahip olup olmadığımız hususunda bir şey söylemek de mümkün değil. Bize düşen, Allah'ın marziyatına kilitlenip onun dışında her mülahazayı tâli saymak ve gözlerimizi açıp kapayıp her işimizde sadece O'nu düşünmektir; sürekli yenilenip O'nu düşünmek. Nasıl insanın her an kendini yenilemesi ve her zaman tazeliğini koruması, bayatlamaması önemli bir husustur; öyle de kendini Allah'ı sevip sevdirmeye adamış kimseler de herşeyin kendi üzerlerinde olduğunu unutmadan hep diri ve makam-mevki arzusu, mal-menal duygusu, evlad ü ıyal endişesi, dünya hükümranlığı vb. şeylere kanıp gevşememelidirler; gevşememeli ve bütün bunları, asıl meselelerinin yanında tâlinin tâlisi saymalıdırlar.

Evet, Cenab-ı Hak önemli bir vazifeyi birinin üzerine bina ederken, ondaki iç mukavemetin bu işe elverişli olup olmadığına bakar. Zayıf ve kaypak karakterler bu çok önemli misyonu taşıyamayacaklarından 'in yeşe' yüzhibküm ve ye'ti bi halkin cedid' ayeti fehvasınca, ondan alır daha taze ve ruhlarına pas bulaşmamış, içlerine kir girmemiş, çürümeyi hiç tatmamış, hiç sarsıntı yaşamamış granit gibi insanların üzerine bina eder.