Yazdır

İrade İnsanı Rahat ve Rehavete Karşı Devamlı Kapalı Olmalı

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2002 Kürsüleri

Oy:  / 8
En KötüEn İyi 

İnsanın, isteme-dileme, arzu ve isteklerinin gerçekleştirilip ortaya konma yeteneği veya onun, iki şeyden birini tercih etmesi manalarına gelen irade, bizim beşerî boşluklarımızı dolduran önemli bir dinamiktir. İrade insanı ise, bu dinamiği en güzel şekilde kullanan, düşünceleri dupduru ve pürüzsüz, yaşatma arzusuyla maddî-manevî bütün füyûzat hislerinden vazgeçmeye kararlı, şöhret, makam-mansıp arzusu, ikbal hırsı ve istikbal endişesi gibi insan ruhunu felç eden marazlardan uzak bir yiğittir.

İçtimaî ruhu uyandıran ve kitleleri irşad edip insanlığa yükselten irade insanı hiç sürçmez demek değildir. Zaman zaman, en cins atlarda bile görüldüğü gibi onun da tökezlediği olur. Tökezleten sebeplerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

1) Rahata düşkünlük
2) Hubb-u cah
3) Şehevânî arzular
4) İzzet ve gurur
5) Korku

1. Rahata Düşkünlük

Tökezleme sebeplerinin başında gelir rahata düşkünlük (tenperverlik). Akyolun yolcusu irade insanı, niyetinde sadece Allah rızası olan ve rahat ve rehavete karşı kararlı bulunan bir bahtiyardır ve bu talihlilerin başında da hiç şüphesiz Efendimiz (sav) gelmektedir. Aişe validemiz'in (ra), ifade ettiği şu sözler, kâinât yüzü suyu hürmetine yaratılan O zatın (sav) yaşadığı hayatı aksettirme adına çok önemlidir: 'Bazen 2-3 gün geçerdi de evimizdeki ocak yanmaz ve su kaynamazdı. Bir gün kız kardeşimin oğlu Urve İbn Zübeyr, 'Halacığım! Ne yiyip, ne içiyordunuz?' dedi. Ben de, 'İki siyah; bir su, bir de hurma' dedim.'

Bir keresinde, Allah Rasulü (sav) ile O'nun en sadık dostu, sema ve zeminin emini Cibril-i Emin'le otururken fem-i muhsinlerinden şu sözler dökülür: 'Üç günden beri Muhammed ağzına bir lokma bile koymadı.' Tam bu esnada gürül gürül bir ses duyulur ve semadan bir melek iner. Cibril-i Emin, inen melek hakkında Efendimiz'e (sav), 'Bu, arz ve sema yaratıldığı günden beri şimdiye kadar ilk defa yeryüzüne inen bir melektir.' der. Melek, Allah Rasulü'ne (sav) yönelir ve O'na şöyle seslenir: 'Ey Allah'ın Rasulü! Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?' Cibril (as), Efendimiz'e 'Rabb'ine karşı mütevazi ol!' manasına işarette bulunur. Bunun üzerine O da (sav), 'Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim...' cevabını verir.

Evet, Allah Rasulü (sav) hiçbir zaman tene ve tenperverliğe takılıp kalmamış, açlıktan bayılırken, dudakları susuzluktan kavrulurken bile O (sav), iradesiyle önüne çıkan bütün sıkıntıları aşmış ve Allah'ın inayet ve keremiyle hedeflediği noktaya ulaşmıştır. Bu talihlilerden bir diğeri de kadınlık aleminin sultanı olan Hz. Hatice validemiz'dir (ra). Aynı zamanda ismiyle müsemmâ bu yüce kadın, -ki Hatice, erken doğan demektir- Müslümanlar arasında hak ve hakikata en erken uyanan insandır. O, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun başında gezen bulutun yağdıracağı evrensel rahmeti, peygamberliğinden evvel sezmiş; sezmiş ve kendi ticaret kervanlarına O'nu rehber ve rehnümâ yapmıştır. Hz. Hatice validemizin, Efendimiz'le (sav) evlenmeden önce çok büyük bir serveti vardı ve o Mekke'nin parmakla gösterilen sayılı zenginleri arasındaydı. İşte böylesi bir zenginliğe sahip olan bu kutlu kadının yanında, bi'set-i seniyenin sekizinci senesine gelindiğinde, o koca servetten bir avuç bile kalmamıştı. Zira o, hakikata uyandıktan sonra maddi-manevi bütün varlığıyla hizmet etmiş ve vefatına kadar Efendimiz'in yanından bir lahza olsun ayrılmamıştı. Bu uğurda bütün varlığını harcayan Hz. Hatice Validemiz, rahat, rehavet ve tenperverliği elinin tersiyle iterek ilk safta bulunuyor olmanın gereklerine göre yaşamıştı. Nebiler Serveri'nin (sav) arkadaşları da hep O'nun yolundan yürümüş, her zaman rahat ve rehavetten uzak durmuş ve davaları uğrunda, sahip oldukları maddi-manevi bütün varlıklarını feda etmişlerdi.

İşte o Sahabilerden birisi de hiç şüphesiz şairin 'Dini omuzları üzerinde kurdu ve yükseltti ha yükseltti; sonra da İslam Müslümanların yüzüne gülmeden çekip gitti' ifadeleriyle destanlaştırdığı Mus'ab bin Umeyr'dir (ra). Mus'ab, Mekke'nin en zengin ailelerinden birinin çocuğuydu. İslam'ı seçtiğinde on yedi yaşlarındaydı. O, sokaklardan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşür ve ona mendil sallarlardı. İşte bu görkemli ve gökçek yüzlü delikanlı, bir gün Habbab bin Eret vesilesiyle Hakikat Güneşi'ne (sav) gözlerini açtı ve birden bire değişiverdi. Bu temiz fıtrat, gençlik duygularının en hararetli olduğu bir dönemde, dünyanın bütün cazibedar güzelliklerini elinin tersiyle itmiş; annesi, dayısı tarafından türlü türlü eza ve cefalara maruz kaldığı halde, Uhud'da şehit düşeceği ana kadar bir lahza olsun Efendimiz'in yanından ayrılmamıştı.

O, bir dönemde 'Medine'ye gidip hak ve hakikati anlatacak bir muallime ihtiyaç var' denildiğinde kalkıp oraya gitmiş ve bir sene sonra 70 insanla Allah Rasulü'nün (sav) yanına dönmüş ve tasavvurlar üstü başarısıyla gönüllere taht kurmuştu. Birgün o, Allah Rasulü'nün (sav), Huzûr-u Risalet Penahileri'nde ayakta dururken Rasulullah, doğru dürüst giyecek bir şey kalmayan bu koca insana hüzün, keder ve tabii takdir dolu bir nazarla bakmış, sonra da mübarek bakışlarını çevirerek yanında oturanlara şöyle buyurmuştu: 'Şu delikanlıya bakın. Mekke'de iken herkes ona imrenirdi. Şimdi giyecek bir elbisesi bile kalmamış.' O, Mekke'de ailesinin güzide bir çocuğu olarak debdebe içinde yaşama imkanına sahip olmasına rağmen, bunların hepsini gözünü kırpmadan terk etmiş ve kendini zâhidâne bir hayata salmıştı.

İşte bu ruh haleti içinde yaşayan koca Mus'ab, Uhud gününde Allah Rasulü'nün (sav) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca 'bir bu kaldı' deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. Ebediyetlere yürürken de, hayatına denk bir mahviyet duygusu içinde göçüp gitmişti. Nebiler Serveri (sav), Mus'ab'ının bu halini şöyle dile getirirler: 'Mus'ab hayatta olduğu sürece beni koruyacağına ve bana herhangi bir zarar dokundurmayacağına dair söz vermişti. Şimdi elleri ve kolları budandığı için 'Ya Rasulullah'a bir şey olursa?' diye hicabından yüzünü kapatmaktadır.' Bitmedi; işte bu büyük şehit, gömülmek istendiğinde, bedenini örtecek bir kefen bile bulunamamıştı. Daha sonra üzerine giydiği peştemali kefen yapılmıştı ki, başı örtüldüğünde ayakları, ayakları örtüldüğünde de başı açık kalıyordu.. ve işte o böyle gömülmüştü.

Evet Mus'ab, 'çetin olma ve aşılamayan tepe' manasına gelen ismiyle müsemma bir şahsiyet olarak, önüne çıkan bütün engelleri aşmış ve bu uğurda hiçbir şeye takılmadan hayatını şehadetle noktalamıştı.