Yazdır

Anne-Baba Çocuğuna Sahibi Nazarıyla Değil de Allah'ın Verdiği Bir Emanet Olarak Bakmalı

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2002 Kürsüleri

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 

'Sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan, O'ndan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva'yı) yaratan O'dur. Eşi ile (birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah'a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen, muhakkak şükredenlerden olacağız diye dua ettiler. Fakat (Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince kendilerine verdiği bu çocuk hakkında Allah'a ortak koştular. Allah ise onların ortak koştuğu şeyden yücedir.' (A'raf 7/189-190)

Şu bir gerçek ki, farkında olunsun olunmasın -müşrikler katiyyetinde olmasa dahi- ehl-i iman da bazen şirke girmektedir. Bu ayet-i kerimede de belirtildiği gibi aşırı çocuk sevgisi de bu şirk yollarından biridir. Günümüzde, çocuklarımıza, torunlarımıza Allah'ın birer emaneti, hediyyesi, lütfu, ihsanı nazarıyla bakmak yerine, sanki onlara sahip ve malikmişiz gibi bakıyoruz. Hatta onlar uğrunda bazan namazı-niyazı bile terk edebiliyoruz. Öyle ki onlara karşı olan sevgimiz, adeta Allah'a olan sevgimizden daha fazla. Yani emanet nazarıyla bakıp, Allah için seveceğimiz çocuklarımızı -tabir caizse- Allah'ı düşünmeden öyle bir seviyede alaka ve irtibata giriyoruz ki, belki de farkına varmadan o zımni şirke yuvarlanıp gidiyoruz. Öyleyse, 'bir kalpte hakiki manada iki muhabbet olmaz' esasına göre hareket etmeli ve şirke karşı hep belli bir tavır içinde olmalıyız. Tabiî bunu söylemek ve lafını etmek gayet kolay; hayata tatbiki ise zorlardan zor. Öyle de olsa, ne yapıp yapıp, şirkten arınmalı ve çok uzak mesafelerden de olsa, şirkin kokusu duyulan meselelere katiyyen yaklaşılmamalıdır. Bunlar yapıldıktan sonra da Allah Rasulü'nün (sav) şu duası önemli bir reçete sayılır: 'Allahım, bile bile herhangi bir şirke girmekten Sana sığınırım, bilmediğim şeylerden de Sen'den mağfiret dilerim.'

Evlat sevgisine farklı bir zaviyeden de şöyle yaklaşılabilir: Hissî olan meselelerden dolayı insan muaheze olmayabilir. Ancak o, dinî duygu ve düşüncesi ile fıtratındaki duygularını ta'dil etmekle mükelleftir. Mesela insan, aşırı yeme, içme arzusu duyabilir ve aristokrat bir yaşayış isteyebilir. Hatta bu hususlarda şiddetli hırs gösterip, işin önünü-sonunu düşünmeden hareket de edebilir. Zira insan, fıtratı itibariyle arzularına düşkün, cimri ve aceleci olarak halk edilmiştir. Yani bunlar onun fıtratında mevcuttur. Ayrıca onda hem kin, nefret ve adavet gibi hususlar hem de sevgi, muhabbet ve insanlık gibi hasletler vardır. İşte bunlar insanda, iyiye ve kötüye açılan birer koridor hükmündedirler. Bu itibarla da o, mahiyetindeki kötülüklere açılan kapıları kapamalı ve kötü duygularını, tutkularını mutlaka dinî düşünce ve dinî duygu ile zabt u rabt altına almalıdır ki -biz buna dindeki ifadesiyle, fıtrat-ı sâniye kazanma diyoruz- kendisi için mukadder olan kemâlatı idrak edebilsin. Yani herşey olmaya müsait olan fıtratını, tek bir şey olmaya ve Allah'la münasebete tevcih edebilsin.

İşte bunun gibi, evlat sevgisi de insanın fıtratında vardır. Bu sevgi olmazsa çocuklara bakılmaz, okutulmaz ve neticede de ülke ve insanlık yükselemez. Evet etrafımızda bir sürü asi evlat var; ama yine de ana-babaları onlara bakıyor. İşte eğer bu tabiî sevgi ve alâka olmasaydı, sokaklar terkedilmiş insanlarla dolar, taşardı. Ne var ki, diğer duygularda olduğu gibi bu alakada da, kalpler Allah sevgisiyle ta'dil edilmelidir ki, istikamet elde edilebilsin. Evet hayat, Allah'la irtibat yörüngeli olmazsa inhiraf kaçınılmazdır. Onun için evvela, her vicdanda Allah sevgisi gelişip kökleşmelidir. Bu ise bir egzersize bağlıdır. Yani bir insan, ruhî hayatında hiç egzersiz yapmadan 'Ben mal ve evladımı sana feda ediyorum Allah'ım' dese, bu bazen riya, hatta yalan da olabilir. Bütün kötü huyların ruhtan kovulması ve bütün güzel hasletlerin tekrar ber tekrar yaşanması lazımdır ki, İslam benliğimizin derinliklerine sinsin, tabiatımızın bir parçası haline gelsin ve davranışlarımızı tabiileştirsin... Yoksa dual düşünme ve dual yaşamadan kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Yukarıdaki ayet, şahs-ı Adem'den benî-Ademe geçerek fert fert, cemaat cemaat bir silsile halinde uzayıp giden, birliği içinde çok; nev'iyeti içinde bütün bir varlık kadar muhtevalı; tutturabildiğinde sevaplarıyla meleklerin önünde; kendini salınca veya tahribata dalınca, lanet ile anılan şeytanlara rahmet okutturacak kadar rezil, muamma bir sülalenin fasit veya salih halkalarından bahsederken aynı zamanda heyet-i umumiyesini de birden nazara veren bir üslup ihtiva etmektedir. Bu espri kavrandığı takdirde, artık kalkıp 'acaba bu eşler Adem ve Havva mı?.. Yoksa Kureyş'ten Kusay ve zevcesi mi? veya daha başkaları mı?' demeye ihtiyaç kalmayacak.

İnsanoğlu karakter, ruh, muhteva, istidat, zenginlik, ağırlık açısından eşiyle aynı özden veya ferd-i hakiki diyeceğimiz bir nefisten yaratılmış; sonra da ondan veya onun cinsinden, muhtevasından bir ikinci varlıkla eşler haline getirilmiştir. Yani insanın eşini de yine insanın mâyesini teşkil eden temel unsurlardan şekillendirerek birbirine muhtaç, birbirini tamamlayan, birbiriyle huzur ve itminana eren, birbirini duyan, hisseden, anlayan, birbirine açılabilen bir vâhidin iki yüzü gibi yaratarak görünümdeki çoğu, muhtevadaki vahdete ircâ ederek, tevhid disiplinini hatırlatmış; böyle bir yaratılışa mazhariyetimizi hatırlatarak sinelerimizi şükürle coşturduğu aynı anda idraklerimizde de hamd hissini harekete geçirmiştir.