Yazdır

Bir Milletin Yıkılışına Sebep Olan Hususlar, Dirilişine de Sebep Olur mu?

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2002 Kürsüleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Yıkılışa sebep olan şeyler, doğrudan doğruya dirilişe sebep olmaz; dolayısıyla yıkılış kendi sebepleriyle geldiği gibi, diriliş de kendi sebep ve kendi dinamikleriyle gelir. İsterseniz bunu biraz daha açabiliriz:

Yıkılma, bir şeyi ayakta tutan erkanın veya şartlardan bir tanesinin fıkdanı (kaybolması) ile gerçekleşebileceği gibi, bütünün birden yok olması ile de gerçekleşir. Yeniden dirilişe gelince durum tamamen farklıdır. Ben varoluşla yıkılış sebepleri arasındaki irtibatı hep erkân ve şeraitiyle namaza benzetirim; nasıl ki namazın namaz olabilmesi için, onun içindeki ve dışındaki şartların eksiksiz yerine getirilmesi bir esastır. O şart ve rükünlerden bir tanesinin eksik olması halinde namaz, namaz olmaktan çıkar. Aynen öyle de, varoluş yada diriliş için bütünü meydana getiren parçaların bulunmasının şart olmasına mukabil, yıkılış ve çözülüş için o cüz' ve parçalardan bir tanesinin bulunmaması yeterlidir. Bunu tamir ve tahrip münasebeti çerçevesinde de ele alabiliriz: Şöyle ki; tamirde bir şeyin vücudu neye mütevakkıf (bağlı) ise, onun varlığı söz konusu olduğunda o vücudu meydana getirecek bütün esasat ve şartların bulunması lazım gelir. Tahripte ise, sadece bir rüknün fıkdanı yeterlidir.

Kur'an-ı Kerim, devletlerin ve milletlerin yıkılış sebeplerini anlattığı çok yerde bir 'mütrefin' grubundan, yani refah içinde şımarıklaşmış aristokrat bir gruptan bahseder ki, böylelerine göre ukba tamamen unutulmuş, hayat zevk ve sefa yörüngeli bir hale gelmiş, insanlar beden ve cismaniyetlerine takılmıştır ki böyle bir toplum için çöküş kaçınılmaz olmuş demektir. Zira insanlığın yaratılışından gaye bunlar değildir; gaye, iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhânidir. Bunların dışındaki muhabbet-i beden, muhabbet-i dünya gibi şeyler, bu gayeye ters düştükleri sürece, onlara karşı alaka ve muhabbet söz konusu olmamalıdır. Üstad'ın verdiği ölçüler içinde ifade edilecek olursa; onlara alaka, ifade ettikleri manadan, yani esma ve sıfat-ı İlahinin tecelligâhı, tezahürleri olmasından, yine ahirete bakan bir tarla vazifesi gördüğünden dolayı olmalı; ama katiyen kendilerinden dolayı olmamalıdır.

İşte eğer bir toplumda mütrefin hayat anlayışıyla bu kriterler altüst olmuşsa, insanlar mânâsız yaşıyor demektir ki, zaten kıyamet de bundan dolayı kopacak ve o günü idrak eden insanlar bu manasızlığın altında kalıp ezileceklerdir. Evet, yeryüzünde Allah diyen insan kalmayınca, küre-i arzın da bir manası kalmamış ve her şey bir hiç etrafında dönüp duruyor demektir. Oysa ki Allah, abes hiç bir şey yaratmamış, her işte mutlaka bir hikmet veya pek çok hikmet gözetmiştir.

Bana göre yıkılış sebeplerinden biri de zulümdür. Gerçek manadaki bir zulüm, aslında imana da mânidir. Kur'an, onu değişik ayetlerde küfrün sebeplerinden biri sayar. Bundan dolayı da diyebiliriz ki eğer yeryüzünde bir millet başkalarına zulmediyorsa, er-geç Allah (cc) o milleti mutlaka yıkar ve yıkmıştır. 'Zulmiyle âbâd olanın âhiri berbat olur' ne hoş sözdür. Bundan başka insanlar arasında çalım, caka satma; yani insanları istihkar etme, kendini üstün görme, başkalarına köle muamelesi yapma, hakkı kuvvette görme, sürekli kendi doğrularını halka dayatma, milletleri yıkan âmillerin başında gelir. Bunun en güzel örneklerini, bu vasıflarından dolayı Allah'ın kendilerini yıkıp yok ettiği Firavunlarda ve Roma diktatörlerinde görmek mümkündür.

Bütün bunların dışında, ilhad ve inkar kaynaklı başka sebeplerden de söz etmek mümkündür. Ancak şurası da bir gerçektir ki, sosyologların ifadesine göre, nasıl ki insanların malum tabii birer ömürleri vardır ve zamanı geldiğinde bir bir buraya geldikleri gibi bir bir gitmeleri de muhakkak ve mukadderdir. Aynen öyle de, milletler için de her zaman bir yıkılış söz konusudur. Onlar da, fertler gibi doğar, büyür ve ölürler. Hiç kimse bu devvâr-ı gaddarın elinden kurtulamaz. Ünlü sosyolog Ali Şeriati'den Gibe, ondan Hamilton'a kadar hemen herkes bunun değişmez bir hakikat olduğunu ifade ederler. Tabii şartlarına riayet edilerek bazen bu ömür, oksijen çadırında bir insanın ömrünü -Allah'ın izniyle- uzatma gibi uzatılabilir. Bana göre, mesela Osmanlı Devleti ömrü uzatılmışlardandır. Bu da, yine esbap açısından o devletin arkasındaki baş döndürücü firâset, kiyaset, fetânet ve zincirleme dehalara bağlanabilir.

Bu yönüyle, ömr-ü tabîî dediğimiz şey -ki, bu tabiri Üstad insanlar için de kullanıyor- milletlerin yıkılması için önemli bir faktör sayılabilir. Ben, hem vicahi görüşmelerimde, hem yazılarımda, hem de vaazlarımda -ki ihtilalden evvel Bornova Camii'nde son vaazım bunun üzerine idi- bu meseleyi belki en çok işleyenlerden biriyim; evet tıpkı yer fiziğinde olduğu gibi, bazen en yüksek zirveler çukurlaşır deniz olur; bazen de denizlerin dibinden fışkırarak yeni zirveler ortaya çıkar. Nitekim küre-i arz, -Yunus Emre'nin diliyle ifade edecek olursak- yedi kez dolup boşalmış, belki elli defa şekil değiştirmiş, kabuklar kırılmış ve yeni tekevvünler meydana gelmiştir.

İşte yer fiziğinin bu değişmez kanunu ve bu esbab-ı âdiye, insan toplumları için de ayniyle olmasa da misliyle söz konusudur. Yani bir millet bittiği, tükendiği bir yerde, aynı çizgide ya da az farklı bir çerçevede yeni bir başlama olmaktadır. Zira dünyada hadiseler, hatt-ı müstakim gibi değil, dâirevi cereyan etmektedir. Bu ise sonla başın yan yana gelmesi demektir. Başka bir ifadeyle Cenab-ı Hak, servet-saman, mal-menal ve hakimiyet gibi şeyleri birinden alır, başka birine verir. Dolayısıyla bugün birilerine bayramsa, yarın da başkalarına bayram olacaktır ve bu Allah'ın değişmez kanunudur.

Bu kanun zaviyesinden bakılınca denebilir ki, her son aynı zamanda bir başlangıç demektir. Ancak böyle bir başlangıcı başlatıp götürecek ve temsil edecek yürekli, kafaları kadar kalpleri de olan, ilimleri kadar Allah'la münasebetleri kavi bulunan hisleri derin insanlara ihtiyaç vardır. İşte bu manada bir yapılanma ve dirilişi, başta peygamberler, daha sonra da müceddidler temsil edegelmişlerdir. Bu yok oluş ve tahripler, onlarda bir ba's-ü bade'l-mevt (öldükten sonra dirilme) düşüncesi, ba's-ü bade'l-mevt azmi, ba's-ü bade'l-mevt ceht ve heyecanı meydana getirir ve bu duygularla onlar yeni bir dirilişe koyulurlar. Ve onu - biiznillah- gerçekleştirirler.

Buna bir örnek vermek gerekirse, mesela bir İngiliz müstemleke nâzırının, elinde Kur'an, gazetecilere poz verip, 'bu Kur'an Müslümanların elinde olduğu sürece onları yenmek mümkün değildir. Öyle ise, İslam dünyasını dize getirmek, çökertmek için Kur'an'ı onların elinden almak lazımdır ' demesi ve taraf olduğu milletleri bu yöne yönlendirmesi; onların da, pompaladıkları şeylerle Müslümanları bölüp parçalamaları, birbirleriyle vuruşturmaları hep Kur'an'sızlık dönemlerine rastlar. Elbette o nâzırın bu sözlerinden ötürü bir hayli gayret-i diniye sahibi insan harekete geçmiştir, ama o süreç de belli ölçüde devam etmiştir. Ben burada sadece o gayret-ı diniye kahramanlarından birinin kükreyişini verip konuyu noktalamak istiyorum. Bu kahraman: 'Ben de bu Kur'an'ın Allah kelamı olduğu gerçeğini ortaya koyacağım ve siz asla onu bu milletin elinden almaya muvaffak olamayacaksınız' demiş ve yeni bir ba's-ü bade'l-mevtin temellerini atmıştır. Bu durum, yıkılma döneminde ruhen diri olan bir insanın, yıkılmaya karşı baş kaldırışı ve yeni bir tekevvün arzusuyla ortaya atılışı demektir ki, bizler için henüz şafak horozlarının dahi ötmediği o dönemde, onun yazmış olduğu eserlere bakıldığında, onun hakikaten diri olduğu ve gezdiği her yerde, çevresindeki insanlara hayat ve diriliş üflediği görülür.

İşte yıkılma bazen böyle bir duygu da meydana getirebilir insanda. Yoksa yıkılmaya sebep olan şeyler, doğrudan doğruya dirilişin sebebi olmaz.