Yazdır

Önce Temel Kaynaklarımızı, Daha Sonra Diğer Eserleri Okumalıyız

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2002 Kürsüleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Bir insanın, kendi temel kaynaklarını çok iyi bildikten sonra, başka kitapları okumasında da bir mahzur olmasa gerek. Başka bir ifadeyle, esas kendine ait terminolojiye, kendi kıstas ve kriterlerine vakıf olduktan; yani din nedir, iman nedir, Allah'a, peygamberlere, haşr ü neşre ait inanç nasıl olmalı ve Kur'an'ı anlamada takip edeceğimiz metot iyi belirlenip tespit edildikten sonra, diğer eserlere de geçebilir. İsterseniz bunu biraz daha açabiliriz:

Mesela, pozitif ilimlerin felsefeden ayrılmadığı dönemde -ki eskiden bu ikisi müşterek mütalaa edilir ve birbirinin müteradifi lafızlarla ele alınırdı- fen, henüz araştırmalar ve pozitivist kriterler açısından günümüzde ulaştığı vuzuha ulaşamamış, ilim namına söylenen şeyler de, büyük ölçüde nazariyeler mecmuası olarak görülüyordu. Bunun karşısında felsefe ise, Necip Fazıl'ın tarifi ile, bir insanın parmak ucu kadar glikoz veya şeker ihtiyacını karşılamak için, bir çuval keçi boynuzunu yemek gibi bir şeydi. Evet işte böyle bir dönemde, Şark'ın feylesof olarak isimlendirilebilecek müthiş insanı Hafız'ın, Uluhiyet tanımlamalarına baktığımızda, onda panteizmin etkilerini görürüz, ve bu etki onda başka şeylerin çok önündedir. Yine onun düşüncesinde varlık, adeta vahdet-i vücud telakkisine göre örgülenmiş gibidir. Dolayısıyla eğer siz, meseleyi kendi özünden öğrenip sağlam bir itikada sahip olmadan, Hafız'ın bu düşüncelerine, yine bu dönemde kaleme alınıp klasikler içinde tercüme edilen Hallac'ın 'Tavâsîn'ine, Bedreddin-i Simavi'nin 'Vâridât'ına -ki, o da kaskatı bir monizm mülahazası içindedir ve ukûl-ü aşereciliğin olumsuz bütün neticelerine kâildir. Tabiî bu haliyle de, Efendimiz'den daha çok Hegel'e yakındır- şerh edilmemiş şekli ile Muhyiddin İbni Arabi'nin Füsûs'una ve hatta Cîlî'nin İnsan-ı Kamil'ine müracaat ederseniz, Nesîmî'nin, 'Veli söylediğim haldir, bu ne kîldir bu ne kâldır' dediği gibi, her biri birer duyma, birer haz, birer zevk olan bu halleri, birer realite olarak alır ve -hafizanallah- sapıtırsınız. Bu açıdan, neyin öncelikli olarak okunması lazım geldiği hususunda dengeyi çok iyi ayarlamak gerekir; eğer siz insanlara, 'her şeyi okumayın, kafanızı karıştırmış olursunuz' derseniz, bu yanlış olur. Çünkü başkaları okuyor ve belki kafası da karışıyor; halbuki bizim insanımız, kendi meselelerini onlar karşısında savunamıyor ve bir fikir kısırlığı yaşanıyor. Diğer taraftan da, herkes, önüne gelen her şeyi okusun dediğiniz zaman, fikirler bulanıyor ve bir kısım yanlışlara düşme ihtimali doğuyor.

Öyle ise, bu yanlışlara girmemek için, evvela bize ait şeylerin dikkatle okunması lazımdır. Yani önce; tefsirde, hadiste, fıkıhta, kelamda kendi usulümüze göre kendi düşünce dünyamızı örgülememiz ve ona tutunup her türlü derinliğe dalabileceğimiz müktesebatımız; yani Ebu Hanife'nin Fıkh-ı Ekberi'nin, İmam Maturidi'nin Tevhid'inin, Eş'ari'nin Makâlât'ının, Bediüzzaman'ın Risaleler'inin -ki bütün bunlarda, bizlere sağlam bir akide, sağlam bir Kur'an telakkisi ve peygamberliğe ait gerçekler anlatılmaktadır- her şeye yetecek kadar zengin ve sağlam olmalıdır ki boğulmayalım. Ondan sonra istenirse Hallac'ın 'Tavâsîn'inin, Sühreverdi'nin 'Heyâkilü'n-Nur'unun, Cîlî'nin 'İnsan-ı Kâmil'inin okunmasında zarar olmayabilir; hatta yarar bile melhuzdur.

Evet, her şey okunmalı; ancak her şeyden evvel bizim için her şey sayılan kendi kitaplarımız okunmalıdır. İşte o zaman çizgiyi korur, şirazeden çıkmaz ve Allah'ın izniyle sapıtmayız.. sapıtmayız ve onlar sayesinde Şark'ın da, Garb'ın da birikimlerini değerlendirebilecek bir fikrî seviyeye ulaşırız.

Biz, bugün hâlâ, bu ölçüde bir fikrî olgunluğa erememiş, yüzüp gezen ve zebil olup giden bir sürü insanla karşılaşıyoruz. Onlar, saplandıkları materyalist felsefe ile sabah bir cereyana takılıp onun arkasından koşuyorlar; akşam ayrı bir hezeyanın dümen suyuna giriyor ve sürekli mihrap değiştirip duruyorlar. Maalesef bu hal, bizim neslimizin bir talihsizliğidir; onlar, Kur'anî hakikatlere hep önyargılarla yaklaşmış ve hiçbir zaman da işin hakikatini öğrenme lüzumu duymamışlardır. Sadece bir kısım müsteşriklerin ve onların dümen suyundaki kimselerin, kendilerince bir altından bir üstünden kopararak, püf nokta deyip -ki, haşa ne Kur'an'ın, ne Sünnet'in, ne de onların şerhleri içinde püf nokta yoktur- neşretmek suretiyle zihin bulandırdıkları şeyleri okumuş; okumuş ve onlarla bizim insanımızın karşısına çıkıp demagoji yapmışlardır. Aslında diyalektik türünden bu kabil şeylerin, şimdiye kadar belki elli defa cevabı verilmiştir. Onların bu halini Akif'in şu sözleri ne güzel ifade eder:

'Şark'a bakmaz, Garb'ı bilmez, görgüden yok vâyesi
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi.'