Yazdır

"Allah'tan O'na Yaraşır Şekilde, Hakkıyla Korkun"

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2002 Kürsüleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Tedellî yoluyla müessirden esere giderek, kendimizi itminana kavuşturmalıyız. Müsebbibü'l-esbâb'ın Allah olduğunu, dolayısıyla da bütün sebeplere o hâsiyeti veren Cenab-ı Hakk'ın, sebepler dairesi dışında da halk ve icadda bulunabileceğini sık sık hatırlayarak mü'mince düşüncelerimizi yenilemeliyiz.

'Ey iman edenler! Allah'tan O'na yaraşır şekilde, hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.' (Âl-i İmrân, 3/102)

Allah'tan hakkıyla korkma, marifetullah ile doğru orantılıdır. Bu itibarla da denilebilir ki, marifetimize yardım etmeyen bütün bilgiler, zahiri marifetle kîl ü kâlden (dedikodudan) ibarettir. Yine bu marifete yardım etmeyecek olan sohbetler, müzakereler, sorular, cevaplar bir ölçüde israf-ı zaman ve israf-ı beyan sayılır. Allah Rasulü (sav), 'Allah şu üç şeye gazab eder'[1] deyip bunların içinde çok sual sormayı da zikrederek bu hakikate işaret etmiştir. Yine bu abes suallere misal olarak 'Şunu Allah yarattı, bunu Allah yarattı. Pekala Allah'ı kim yarattı'[2] sözlerini zikreder.

Bu son hususla alakalı şu mütalaaları serdetmekte yarar var. Zaman gelmiş bize esbab planında öyle şeyler anlatmışlar ki, herkes üzerinde sanki (haşa) Allah âciz, her şeyi sebepler yapıyor ve yaratıyor gibi bir his uyarmışlardır. Kanser denince, 'tedavi olmaz' demişler. AIDS adı geçince, 'çaresi yok' diye mırıldanmışlar. Derken mü'mince bütün düşünce, tevekkül ve teslimiyeti yıkmışlardır. Bugün, hemen herkeste, cüz'î, küllî vardır bu. Bence, tedellî yoluyla müessirden esere giderek, kendimizi itminana kavuşturmalıyız. Müsebbibü'l-esbâb'ın Allah olduğunu, dolayısıyla da bütün sebeplere o hâsiyeti veren Cenab-ı Hakk'ın, sebepler dairesi dışında da halk ve icadda bulunabileceğini sık sık hatırlayarak mü'mince düşüncelerimizi yenilemeliyiz. Allah'a karşı, O'na yaraşır şekilde takva mülahazası içinde bulunmak; değişik bir ifadeyle, O'nun mehafet ve mehabetiyle oturup kalkmak, böyle bir duyguda sadık olmanın gereği sayılan her sebep ve her vesileye fevkalade dikkat ederek hayatla hedef arasında boşluklara meydan vermemek; her hâdise, her söz, her düşünceden bir girizgah bularak düşünceyi O'na çekmek, sözü O'na kaydırmak; saymakla bitmeyen nimetleriyle, o nimetlerin keyfiyet ve gelişleri üzerinde durup şükürde şuur temadisini yakalamak hakiki takva yoluna girmek demektir. Aynı zamanda Müslümanca ölmenin de yoluna girmek demek olan böyle bir takva, enbiyaya ve has mânâda dava-yı nübüvvetin vârislerine has bir halet-i marziyyedir. Böyle bir haleti ihraz için ashab-ı kiram efendilerimiz elleri ayakları nasır bağlayacak ve bîtab düşecek şekilde ibadete koyulup bu hedefte günlerce koşmuş ve hayat-ı tabiinin hasıl ettiği boşluklarını niyetlerin safvet ve enginliğine emanet ederek seyr-i ruhanilerini 'gücünüz yettiği ölçüde Allah'tan ittika edin!' ufkunda devam ettirmişlerdi.


[1] Buhari, Zekat, 53; Müslim, Akdiye, 10, 13, 14
[2] Buhari, Bed'ü'l-Halk, 11; Müslim, İman, 214