Yazdır

İrade İnsanını Felç Eden İki Kötü Haslet: Makam ve Şehevânî Arzulara Düşkünlük

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2002 Kürsüleri

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

2. Hubb-u Cah

Hubb-u cah; makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir ve kalbin üzerine zift çekip, ruhu felç eden kötü hasletlerdendir. Bediüzzaman Hazretleri, gönlüne böyle bir virüs bulaştırmış talihsizlere şöyle seslenir: 'Şöhret, zehirli bala benzer. Eğer o belaya düşersen 'Biz Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz' (Bakara, 2/156) de ve kurtul.' Evet, Hz. Ömer'in (ra) ifadesiyle, 'Allah, bizi diniyle şerefli kılmıştır.'

Bunun dışında başka bir şeref aramak beyhudedir. Zaten irade insanları, Allah'a intisap etmenin dışında herhangi bir şan u şerefe de iltifat etmezler. Hz. Ebu Bekir (ra) yurdunu, yuvasını terk ederek Medine'ye gelmiş, burada şehrin içinde oturabileceği bir arsa bulamamış ve 'Sunh' isimli bir kenar mahallede oturmuştur. Dahası o, tam on yıl izzet, gurur, şan ve şeref demeden komşularının koyunlarını sağarak geçimini temin etmiştir. Efendimiz'den (sav) sonra halife olarak seçilmiş; bugünkü Türkiye'nin dört-beş katı büyüklüğünde bir ülkeyi çok iyi yönetmiş, bunu yaparken de yine Sunh'daki evinde kalmış ve belli bir süre daha komşularının koyunlarını sağmaya devam etmiştir. Hz. Ebu Bekir (ra), Allah Rasulü'nün (sav) halifesiydi ve o, gerçek izzet ü şerefi, geçimini el emeğiyle kazanarak sürdürmekte görüyordu. Hz. Ömer (ra) de dünyevî şan u şerefi ayakları altına almış kutlulardan biriydi. O, birgün mescitte hutbe irad ederken birden bire kendine, 'Haydi be sende. Dün Mahzumoğulları'nın koyunlarını güdüyordun' demiş ve aşağıya inmiştir. Namazdan sonra Abdurrahman bin Avf, Hz. Ömer'in yanına gelerek hutbe esnasında söylediği sözlerin sebebini sorması üzerine Hz. Ömer (ra) ona şunları söylemişti: 'Çarşıda dolaşırken 'Emirü'l-Müminin geçiyor' dediler ve ben de Müminlere emir olduğumu hissettim. Bu sebeple hutbede bütün halkın huzurunda mazimi şerh etmek, nefsimin başına bir balyoz indirmek ve şan ve şerefin bu olmadığını, gerçek şan ve şerefin Kur'an'a iktidada ve Rasulullah'a ittibada olduğunu haykırmak istedim. Zira ben daha dün Mahzumoğulları'nın koyunlarını güden bir çobandım. Bugün Allah (cc) beni bu konuma getirdi.' Evet, dünden bugüne, en muhteşem devirleri bayraklaştırarak omuzlarda gezdirip, yükselten bütün büyük insanlar hep aynı ruh ve iradenin insanlarıdır.

Yavuz Sultan Selim'i de o kahramanlardan biri olarak kabul edebiliriz.

'Milletimde ihtilaf-ı tefrika endişesi
Kûşe-yi kabrimde hatta bîkarar eyler beni
İttihad etmekken a'dâya karşı çaremiz
İttihad etmezse millet dâğidâr eyler beni.'

diyen kocahünkâr, milletinin derdiyle yanıp tutuşan bir millet insanıdır. O, Osmanlı sülalesi içinde yetişmiş 3-5 zirveden biridir. Vâkıa onların hepsine zirve denebilir ama Yavuz, öyle bir everest tepesidir ki, yeryüzünde o seviyede insan çok azdır. O, 8 sene gibi kısa bir süre içinde İran'ı avucunun içine almış; Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden zaferle dönmüş; bir fitne kaynağı üzerine sefere çıktığı esnada da bir şirpençe ile hayata veda edip yürümüştür Rabbine.

Şu üstüste hamleler kendi rekorlarını kırma niteliğindedir: Mısır'ı fethedip mukaddes emanetlerle dönerken, payitaht olan İstanbul'a yaklaştığında, halkın kendisini muhteşem bir törenle karşılayacağını öğrenir. Ordusuyla olduğu yerde konaklar ve İstanbul'a gece olunca girer. Cihan fatihi koca hükümdar, şan ve şerefin burnuna bir kanca takarak onu, ayaklarının ucuna kadar geldiği bir durumda ayaklarının altına alır; zira bu o hünkârdır ki, birgün yolda giderken, hocasının atının ayağından üzerine bir çamur parçası sıçrar, hocası buna sebep olma endişesiyle farklı mülahazalar yaşarken, bu kendini aşmış yüce insan, o çamurlu cübbeyi, öldüğünde kefenine sarılmasını vasiyet ederek kendi gibi davranır.

Hilafete ait mukaddes emanetleri aldığı, İslam'ın bayraktarlığını yüklendiği ve bütün emirlerin karşısında dize geldiği, hutbenin de onun namına okunduğu, zafer sarhoşluğunun yaşanabileceği o sevinç dolu dakikalarda, hatibin: 'Emirü'l- Harameyn' şeklindeki hitabına o: 'Ben emir olamam. Buranın emiri Hz. Muhammed Mustafa'dır (sav). Ben olsa olsa buranın hizmetkârı olabilirim' diyerek kendisine 'Hâdimu'l-harameyn' denilmesini istemiştir; istemiştir, çünkü o, hakiki bir büyüktür. Zira büyüklükte, büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyettir. İçtimaî hayatta herkesin görmesi ve görünmesi için pencereler vardır. Büyük insan görünmek için küçülür ve iki büklüm olur. Küçük insan da parmaklarının üzerine dikilir; büyük görünmeye çalışır. Onun için, hemen her zaman büyük görünenler küçüklüklerini, mütavazi görünenler de büyüklüklerini gözler önüne sergiler dururlar. Nitekim Efendimiz (sav) bir hadislerinde şöyle buyururlar: 'Allah, tevazu ve mahviyet içinde olanları yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.'[1]

3. Şehevânî Arzular

İrade insanının önünü kesen manialardan biri de hiç şüphesiz yeme-içme ve bedenin istekleri karşısında dize gelme gibi şehevânî arzu ve isteklerdir. Din davası Hak davasıdır ve hiçbir şeye feda edilmemelidir. Tarih boyunca bu davaya sahip çıkanlar yer yer bazı geçici zevklere takılsalar da, bütün bütün dökülmemişlerdir. İnşaallah, bugünkü altın nesil de midesinin altında kalıp ezilmeyecek ve cesedine yenik düşerek cismaniyeti karşısında iki büklüm olmayacaktır. Yine bu altın nesil, iradesiyle bakırı altın, toprağı polat haline getirecek ve en değersiz şeyleri en değerli cevherler gibi değerlendirecektir. Şimdi müsadenizle, yeniden böyle bir ufkun zirvede temsil edildiği saadet asrına dönelim:

Damad-ı Nebi, Haydar-ı Kerrar Hz. Ali (ra) halife olduğu dönemde İslam devleti, şimdiki Türkiye'nin otuz katı büyüklüğündedir. İslam orduları bir taraftan Mâverâünnehir'de, diğer yandan Çin seddine ulaşmış; beri taraftan da tâ Cebelitârık'a dayanmışlardı. Sınırları böylesine geniş ve adeta o zamanın süper devleti sayılan bu büyük gücün başında bulunan Hz. Ali (ra), kış gününde yazlık elbise giyiyor ve bunun sebebi sorulunca da: 'Ben, kendi imkanlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum' cevabını veriyordu. İşte içtimaî adalet; işte yüksek insan ruhu; işte toplumla bütünleşme, herkesi kendine tercih etme veya başkaları için yaşama diyeceğimiz gerçek adalet düşüncesi..! Evet böyle bir adalet, ilk defa Hz. Muhammed (sav) ve O'nun güzide ashabıyla temsil edilmişti; dilerim ikinci kez de günümüzün altın nesliyle temsil edilir. Yeniden kendine uyanan bu nesil, her ferdiyle şimdiye kadar sergilemiş oldukları ceht ve gayretlere bakacak olursak, böyle bir seviyeyi temsil ettikleri görülecektir. Ben bu konuda Rabbim'e karşı fevkalade hüsn-ü zan içindeyim. Nasıl olmayayım ki; Nebiler Serveri (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: Bir kulu seyyiatı sebebiyle derdest edip cehenneme götürürler. Bu kimse, cehenneme doğru giderken dönüp arkaya bakar. Cenab-ı Hak kulunun maksadını bildiği halde meleklere, o kulun arkasına bakmasının sebebini sordurur. Bunun üzerine o zat şöyle der: 'Ya Rabbi! Ben senin hakkında başka türlü zan beslemiştim; evet ben her şeye rağmen kuluna 'cennete gir' diyeceğini sanıyordum. Zira ben seni hep böyle tanıdım.' Buna karşılık Cenab-ı Hak da: 'Kulum beni nasıl sanıyorsa ben öyleyim'[2] buyurur. İşte benim zannım da bu merkezdedir. Evet küheylanlar üzerinde şahlanmış süvariler gibi, kendilerinden beklenen vazifeyi eda etmeye azmetmiş bu neslin, tenperverliğe, şan u şerefe takılıp kalmadıkları misüllü şehevani arzu ve isteklere de takılıp kalmayacakları ümidindeyim. Hz. Ömer (ra) devrinde, devamlı mescide gelip giden, ibadet ü taatında derin mi derin, başını yere koyunca güller açan ve seccadesini gözyaşlarıyla ıslatmadan mescidden ayrılmayan bir genç vardır. Bu gencin, birden bire mescitten kesildiğini farkeden Fâruk-u Âzam, gencin nerede olduğunu sorunca, onun vefat ettiğini söylerler. Evine gelip giderken bu gence nasılsa kötü duygulu bir kadın musallat olur; ona takılır ve onu ağına çekmek ister. Genç, bu fettana tam takılmak üzere iken, birden diline 'Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.' (A'raf, 7/201) ayetinin takıldığını ve bu ayeti tekrar ettiğini hisseder.. ve böyle bir ihsasın vermiş olduğu heyecan ve hacalet içinde kalbi durur ve oracığa yıkılıverir. Hz. Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şöyle seslenir: ''Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.' (Rahman, 55/46) Şimdi sen istediğine girebilirsin.' Hz. Ömer sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: 'Ya Emire'l-Müminîn! Allah bana onun iki katını verdi.'

Evet bu ruh haleti, insanların kalblerine yerleştirilmedikçe sergerdanlık ve anarşinin önünün alınması ve insanların fenalıktan korunması mümkün değildir. Bu mübarek ve mübeccel nesil, -inşaallah- Allah Rasulü'nü ve O'nun güzide Ashabını kendisine örnek alarak, günahlara girmeden ve şehevânî arzulara takılıp kalmadan, bu kandan, irinden deryaları aşar, iman hakikatının en zirvesine ulaşarak kendinden beklenilenleri arızasız ve kusursuz yerine getirmeye muvaffak olur.


[1] Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid, 10/325
[2] Buhâri, Tevhid 35; Müslim, Zikr 1; Tirmizi, Zühd 51