Yazdır

Kabiliyetleri Allah Yolunda Kullanma

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2005 Kürsüleri

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

Allah'ın kendilerine ifade ve beyan kabiliyeti lûtfettiği büyüklerimiz, iş sahalarını genişletmeleri dolayısıyla kudsî iman ve Kur'an hizmetini yavaşlatmaları kendilerini huzur-u ilahîde mes'ul eder mi? Yoksa bu maharetli insanlar sadece maddî yardım yapmakla mesuliyetten kurtulurlar mı?

Cenab-ı Hakk'ın her lütfu, kendi cinsinden bir vazife adına insana verilmiş bir imkandır. Mesela, sıhhat Allah tarafından bahşedilmiş büyük bir nimettir. İnsan, bu sıhhat nimetini hem oruç tutarak hem namaz kılarak hem de cihad ederek Allah yolunda kullanmalıdır ki, o sıhhat lütfuna karşı şükrünü eda edebilmiş olsun. İnsan, böyle bir şükrü eda ederse, Cenab-ı Hak da o bedeni ahirette, arızasız hem de bakî bir surette ve bütün duyguları inkişaf etmiş olarak yeniden ona iade eder. İnsanın aklı da Allah'ın önemli bir nimeti ve lütfudur. Eğer o aklın ufku vahyin ışıklarıyla aydınlanmış ve o sayede isabetsiz kararlardan uzaklaşmış ve her kararı sırat-ı müstakîm çizgisinde verebiliyorsa; artık bu akıl bir manada ilham kaynağı demektir. Yani insan, akıl nimetini yerinde kullanıyor ve onunla hak adına, batıla saplanmış kimseleri ikna edip Hakk'ı tanıttırıyorsa o, aklın hakkını veriyor demektir. Aksine aklı sadece, akl-ı maaş olarak yalnızca dünyevi işlerde kullanıyor, onun hakkını vermiyorsa o nimete karşı nankörlük yapıyor demektir.

Cenab-ı Hakk'ın insanlara verdiği en büyük lütuflardan biri de beyan kuvvetidir. Öyle ki bunun anlatıldığı sûre Rahman ismiyle başlamaktadır. Rahman'ın, İsm-i A'zam'dan olduğuna dair kuvvetli rivayetler var. Cenab-ı Hakk'ın Rahmaniyetinin, yani çok geniş dairede rızık vermesinin, varlığı lütuflarıyla perverde etmesinin tezahürlerinden biri de insana beyan kuvveti lûtfetmesidir. İnsan, ancak beyan sayesinde içinde tecelli eden şeyleri ifade edebilir ve beyan sayesinde Cenab-ı Hakk'a muhatap olur; olur da Allah'ın sözünü anlar ve aynı zamanda kendi maksadını O'na açabilir. Allah (celle celâluhu) da ona; 'Gel, Benim için namaz kıl, huzurumda eğil' der, o da gider kemerbeste-i ubudiyet içinde 'Elhamdülillah' deyip O'nun huzurunda durur. Bu, bir manada Allah'ı anlama ve O'nunla konuşmadır. Tâbiûndan bir zat diyor ki: 'Kur'an okuyan bir kimse, ben Allah ile konuştum derse yalan söylemiş olmaz.' Bu açıdan 'Elhamdülillah' diyen Allah ile konuşmuş sayılır ki, böyle bir konuşma da ancak beyan nimetiyle gerçekleşmektedir. İnsan namazda, 'Sen Rahman u Rahimsin; bana evvela idrak sonra da bu idraki hiç olmazsa beyanla ortaya koymak için kabiliyet ve istidat verdin. Bu, Senin Rahmaniyetinin tecellisidir. Sen kıyamet gününün sahibisin; ben de senin emirlerin çerçevesinde şimdiden o güne göre hazırlanıyorum.' dedikten sonra doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk'ı muhatap alıyor ve 'Kulluğumu yalnız Sana yapıyorum ve bu kulluk yükünün altında ezilmemek için de yardımı sadece Senden istiyorum.' diyerek konuşmasına devam ediyor. Böyle diyen bir insan, çok şerefli bir pâye ve makama yükselmiş sayılır; ne var ki, çoğu insan ihtimal bunu hiç düşünmüyor. Bir insan gidip bir devlet başkanına muhatap olsa ve onunla bir iki laf etse her yerde bu konuşmayı anlatır; her ortamda bir girizgah bulup o konuşmadan söz eder. Bir devlet başkanıyla bile konuşma bu kadar önemli görülüp anlatılıyorsa Allah'ın huzurunda O'na muhatap olma imtiyazının ne demek olduğu derin derin düşünülmelidir.

Her yerde O (cc) anlatılmalı

Buhari ve Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri bir kudsî hadis-i şerifte: 'Ben namazdaki kırâatı kulumla Kendi aramda bölüştüm, yarısı Bana ait, yarısı da ona ve kuluma istediği verilecektir: Kul: 'Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn - Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'a aittir.' deyince, Azîz ve Celîl olan Allah: 'Kulum bana hamdetti!' der. 'er-Rahmâni'r-Rahîm' deyince, Allah: 'Kulum bana senâda bulundu' ferman eder. 'Mâliki yevmiddîn - O, din gününün, hesap gününün tek hâkimidir.' deyince, Allah: 'Kulum beni tebcîl ve ta'zîz etti (büyükledi)' buyurur. 'İyyâke na'budü ve iyyâke nestain - Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız' deyince, Allah, 'Bu Benimle kulum arasında bir taahhüttür. Kuluma istediğini verdim' iltifatında bulunur. 'İhdina's-sırâta'l-müstakîm sırâtallezîne en'amte aleyhim gayri'l-mağdûbi aleyhim ve le'd-dâllîn - Bizi doğru yola sevk et, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin değil' dediği zaman da Allah, 'Bu, kuluma aittir ve ona istediği verilmiştir.' (Müslim, Salât 38, 40) buyurulmak suretiyle Fâtiha'nın, kul ile Allah arasında taksim edildiğini, sözlerin bazısı kul tarafından söylenirken Allah'ın kulunu muhatap alıp ona cevap verdiği anlatılır ki, bu bir manada Allah'la konuşmadan başka bir şey değildir.

Binaenaleyh beyan, Allah'ın insana çok büyük lütuflarındandır ve mutlaka hakkı eda edilmelidir. Beyanın en önemli hakkı, insanı beyanla şereflendiren Allah'ı anlatmaktır.. evet insan, kendisine beyan kabiliyetini veren Rabbini tıpkı bir dellal gibi gezdiği her yerde anlatmak zorundadır. Bir dellala üç-beş kuruş verirler, o da pazarın her yerinde sabahtan akşama kadar dolaşır durur ve ona söylenen beş kuruşluk malı anlatır. Pazarlamacılar da aynı şeyi yaparlar; evlere gider, insanlara yüz suyu döker ve mallarını pazarlamak isterler. Sonuçta satacakları iki tencere ve birkaç tabaktır. Aynı şekilde bizler de, bize çok kolaylıkla yapılan işlere karşılık cennetini verecek, Cemalini görmeye layık hale getirecek ve gösterecek olan bir Sultânı, bize lütfettiği beyanın hakkını eda ederek anlatma konumundayız. Eğer bir gün yeryüzünde anlatılacak kimse kalmazsa, göklere merdiven dayayarak oradaki cinlere ve ifritlere de O'nu anlatma heyecanını yaşama sorumluluğu altında bulunmaktayız. Bir hak dostunun dediği gibi, zindanlara hapsetseler, orada kimse bulunmasa; onu ifritlere, zebanilere anlatmaya çalışacak ve vefa borcumuzu eda edeceğiz.

Konu, Cenab-ı Hak insana nasıl bir lütufta bulunmuşsa, O'nun zâtına karşı o lütfu değerlendirmekle mukabelede bulunma meselesiydi. Evet, ancak bu şekilde mukabelede bulunulursa o lütfun şükrü eda edilmiş olur. Cenab-ı Hak da o lütfunu burada ve öteki âlemde devam ettirir. Aksine Allah'ın kendisine mal verdiği insan sadece o malın hakkını verse de aklın, beyanın ve sıhhatinin hakkını vermediği takdirde nankörlük yapmış olur. Eğer bir insan konuşamıyorsa, kalemi vardır. Böyle biri de kaleminin hakkını vermese mesul olur. Bir diğeri de iyi bir düşünür ve fevkalâde fikrî kabiliyet sahibidir, o da bunun hakkını vermezse haksızlık yapmış ve Allah'a karşı nankörlük etmiş olur. Herkes, Cenab-ı Hak kendisine ne vermişse, o nispette bunlarla O'nun yolunda olmalı ve O'nu anlatmalıdır.

Nimetlerin hakkını vermek için...

Bir beşaret olarak şunu da söyleyebilirim: Bir insan diğer lütuflarla alakalı bir şükür vazifesi yapmıyor da, sadece malî durumu müsait olduğundan malıyla yardım yapıyorsa, o da kendisine düşen vazifenin hiç olmazsa büyük bir bölümünü yerine getirmiş sayılır. Zekatın dışında yardımlarda bulunuyorsa ki, malla yardım etmek ciddi bir fedakârlık, hasbîlik ve diğergamlıktır ve bu çerçevede de Allah için vermenin fazileti çok büyüktür; hatta Efendimiz hadiste, 'Cömertlik bir ağaç gibidir. Kökü cennette, dalları ise dünyaya sarkmıştır. Her kim, o ağacın altında yaşar ve cömertçe davranırsa, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün bulunduğu cennete yükselir.' buyururlar. Bundan da anlaşılıyor ki, cömert bir insan, fâsık da olsa -inşallah- sonunda cennete girer. Yani bir insan, Allah'ı inkar etmiyor ama, günahlara giriyor; eğer bu insan cömertse, cennete girer deniyor. 'Cimri cehenneme daha yakındır.' buyurarak cimri adam için de tehditkâr bir ifade kullanıyor Efendimiz. Bu itibarla diyebiliriz ki, cömertlik Allah'ın sıfatı olması itibariyle, Allah, kendi ahlakı ile ahlaklanan bir insanı cehenneme koymaz.

Sıfatlar çok mühimdir; insanlar Allah'ın kendilerine lûtfettiği sıfatların hakkını mutlaka eda etmelidirler. Şöyle ki işler hep Cenab-ı Hakk'ın lütuflarına göre ayarlanmalı, dünya işleri de unutulup ihmale uğramamalı; müminler kendi memleketlerinde ticari ve iktisadi hayatta kafirlerin esiri ve zebunu olmamalıdırlar. Bu, İslam'ın haysiyeti adına, önemli bir tavırdır. Kur'an'dan anladığımıza göre Allah, kafirlerin, müminler üzerinde sulta kurmasından hoşlanmaz. (Bkz: Nisa, 4/141) Mümin, her zaman dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, kendi devrinde yaşayan insanların önünde olmalıdır. O bunu yapacak ve hep öne yürüyecektir; bunu yaparken de hayatını tanzim edip düzene koyarak Allah'a ait hakları da ihmal etmeyecektir.

Elhasıl, mümin Allah'ın kendisine bahşettiği bütün kabiliyetleri O'nun yolunda kullanmalıdır; kullanmalıdır ki, bu kabili-yet ve nimetlerin hakkını eda etmiş olsun.