Yazdır

Günümüzde Müellefe-i Kulûb

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2005 Kürsüleri

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Peygamberimiz'in devlet malından, inanmayan insanlara hediyeler gönderdiği söyleniyor. Bu doğru mudur?

Burada iç içe iki mesele söz konusudur: Birincisi, müellefe-i kulûb (kalpleri İslâm'a ısındırılan, yumuşatılan insanlar), diğeri de Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsen başkalarına hediye göndermesi meselesidir. Öncelikle bu iki meseleyi birbirinden ayırmak ve ayrı ayrı mütalaa etmek gerekir.

Efendimiz'in, te'lif-i kulûb meselesi bahis mevzuu olmadan da başkalarına hediye gönderdiği vâkidir. Ancak O, hiçbir zaman devlet malını kimseye hediye etmemiştir. Kur'ân-ı Kerim'de bildirildiği gibi savaşlarda elde edilen ganimetin beşte biri Resûl-ü Ekrem'e aitti. (Bkz. Enfal, 8/41) Allah Resûlü almış olduğu bu beşte bir ganimetin bir kısmını, kendisine gelen elçiler vasıtasıyla başkalarına hediye olarak gönderir, bir kısmını fakir Müslümanlara ve Ashâb-ı Suffa'ya dağıtır, bir kısmıyla da -kût-u lâyemut (ölmeyecek kadar bir azık) ölçüsünde- ezvâc-ı tâhirâtının geçimini temin ederdi. 'Kût-u lâyemut' diyorum, çünkü Hz. Aişe validemizin yeğeni Urve'ye söylediği şu sözler, Peygamber ailesinin zâhidâne hayatını ilk elden ve net bir şekilde ortaya koymaktadır: 'Ey kardeşimin oğlu! Bazen üç defa hilali görürdük de evimizde ateş yanmazdı.' 'Teyzeciğim ne yer, ne içerdiniz?' 'İki siyah yiyecek: Hurma ve su.'

Efendimiz'in hayatı da bunun canlı misallerindendir; O Yüce Kâmet, vefat ettiği zaman zevcelerinden her biri için sadece birer keçi dışında hiçbir şey bırakmamıştı. Hz. Ömer'in (radıyallâhu anh) müşahedesini pek çok defa arz ettiğimi hatırlıyorum. Bir kere daha tekrar etmek istiyorum: O, bir gün Allah Resûlü'nün huzuruna girer. Efendimiz, bir hasır üzerinde istirahat etmektedir ve hasır O'nun bir yanında iz bırakmıştır. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardır; evet Allah Resûlü'nün odasında bulunan eşya işte bundan ibarettir. Hz. Ömer, bu manzara karşısında rikkate gelir ve hıçkırıklara boğulur. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da, Hz. Ömer: 'Ya Resûlallah! Şu anda kisralar, dünya kralları saraylarında kuş tüyünden yataklarında dinlenirken, Sen sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun. İşte bunlar beni ağlattı.' cevabını verir. Bunun üzerine Allah Resûlü, Hz. Ömer'e şu karşılıkta bulunur: 'İstemez misin Ya Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!'

Nebiler Serveri'nin başka bir halini de Hz. Ebû Hüreyre şöyle anlatmaktadır: Bir gün Allah Resûlü'nün yanına gittim. Namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nâfile bir namazdı. Namazdan sonra: 'Ya Resûlallah! Hasta mısınız, namazı oturarak kılıyorsunuz?' diye sordum. Bana şöyle cevap verdi: 'Ya Ebâ Hüreyre! Günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık tâkatimi kesti. Ayakta durmaya dermanım kalmadı. Onun için namazımı oturarak kılıyorum.' Bunu duyunca ağlamaya başladım. Bu defa da Allah Resûlü kendi durumunu unutmuş, beni teselli ediyordu: 'Ağlama ya Ebâ Hüreyre! Dünyada insanın çok aç kalması, ahirette hesabının hafifliğini netice verir.' İşte Allah Resûlü böyle nezih bir hayat yaşıyordu. Kendinden sonra gelen Raşit Halifeler Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallâhu anhüm) de aynı çizgiyi takip etmişlerdir.

Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi ganimetlerin beşte birindeki tasarruf hakkı Efendimiz'e aitti. Bu mal, bugünkü mânâsıyla bir bakıma örtülü ödenek gibi özel işlere sarf ediliyordu. Bu, Allah'ın, Peygamberi'ne tahsis ettiği bir haktı. Yoksa Allah Resûlü -hâşâ- devlet malına parmağının ucunu bile dokundurmamıştır.

Diğer meseleye gelince, Efendimiz, kalblerini telif etmek istediği kimselere zekat vermiştir; vermiştir zira bu kimseler, Kur'ân-ı Kerim'de zekat verilecek sekiz sınıftan birisi olarak zikredilmektedir. (Bkz. Tevbe, 9/60) Bu insanlar, Müslümanlığa girmek istiyorlardı, ancak eski alışkanlıklarını da bir türlü bırakamıyorlardı. Biraz onurları ve biraz da enaniyetleri vardı. Mesela Süheyl ibn Amr ve Safvan ibn Ümeyye, Huneyn'i müteakip Müslüman olmuşlardı. Huneyn'de Allah Resûlü eline geçen ganimetten Safvan'a o gün yüz veya iki yüz deve vermişti. Bu kadar cömertliği görünce Safvan, 'Vallahi bu zât, mutlaka peygamberdir, başkası olamaz.' demişti. Bunun üzerine de imanı daha bir güçlenmişti. Bir gün işte bu iki sahabi, Hz. Ömer'in kapısında iltifat görmeyince şu mânâda sözler söylemişlerdir: 'Tabii iltifat görmeyiz. Biz, O'na karşı muhalefet ederken Bilal'ler ve Selman'lar O'na muavenet edip zahîr oluyorlardı. Gidelim bir cephede savaşalım. Allah yolunda şehit olalım.'

İşte bu tür iltifatlarla bazı insanların kalbleri telif edilmiş ve bu, onlarda ciddi değişimlere sebebiyet vermişti.

Bu meseleyle alakalı şöyle bir şey söylenebilir: -Ehl-i ilim cür'etimi mazur görsün.- Bugün mekteplerimizde okuyan ve birtakım açık-kapalı gizli örgütlerin içine girebilecek sahipsiz pek çok genç var. Bu gençleri millî-manevî değerlerimize ısındırmak ve kalblerinin te'lifi için, hamiyetli ve yardımsever inanmış kimselerin zekatlarını bu tür insanlara vermeleri aynı mülahazada değerlendirilse çok isabetli olur. Bu şekilde, değişik şer güçlerin ve fitne şebekelerinin kapılarına burs için giden gençlerin, onların ağlarına düşmelerine imkân verilmemiş olur zannediyorum. Vâkıa müellefe-i kulûba zekat verilmesi meselesi, Hz. Ömer devrinde kaldırılmıştır. Ancak bizler günümüzde zekatımızın bir kısmını kalbleri te'lif için böylesi gençlere vermekte tereddüt etmeyelim ve bu yolla olsun gençlerimizin inançsızlık bataklığına düşmelerine mani olalım.