Yazdır

İbadette Hassas Olanlar Yıkılmaz

Yazar: Fethullah Gülen, Zaman Tarih: . Kategori 2007 Kürsüleri

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

İtikad, lügatte bir şeye düğüm atmışçasına bağlanmak, gönülden inanmak ve aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir şeyi kabullenmek demektir. Istılahta ise, Allah'ın emrettiği ve Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesi ile aydınlatıp tavzih buyurduğu hakikatleri kalben tasdik etmektir.

Matüridî akidesine göre itikad, dînî esasları lisanla itiraf etmekten ibaret olmasına karşılık, bazı ehl-i sünnet ulemasına göre o, bunları amel ve davranışlarla da yerine getirmek demektir. Bu yönüyle de itikadın, "iman" mânâsına geldiği söylenebilir. İtikad, çok sağlam nazari yanlarıyla beraber, amel ve aksiyonla da mutlaka kuvvetlendirilmelidir.

Mükemmel itikad sahibi

"Mükemmel itikad", yukarıda da ifade edildiği gibi inanılması gerekli olan hususlara, aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanmanın adıdır. Bu mevzuda ölçü, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) doğru yolu tarif ederken ifade buyurmuş oldukları "Ben ve ashabımın üzerinde olduğumuz yoldur." düsturu olmalıdır. Evet, bir Müslüman için en doğru yol, Allah Resûlü, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin (ra) yürüdükleri yoldur.

Biraz daha açalım; mükemmel bir itikada sahip olabilmek için evvela nazari olarak inanılması gerekli olan hakikatlere, Kitap ve Sünnet perspektifinde doğru bir şekilde inanılması gerekmektedir. Mesela İslam tarihinde müfrit bir fırka olan Karmatiler -hangi esaslara dayanıyorlardı bilmem- kendilerinden başka herkesi öldürmeyi en büyük cihad sayıyorlardı. Onlar, her yerde bu inançları istikametinde Müslümanları kılıçtan geçiriyor, Haremeyn-i Şerifeyn'i basıyor ve orada bile, tarihte emsali görülmemiş mezalimler gerçekleştiriyorlardı. İşin en acı tarafı da, onlar bütün bu cinayetleri akidelerinin gereği olarak işliyorlardı.

Yine başka bir müfrit fırka olan Hariciler de kendilerini Kur'an'a çok bağlı görüyor ve bu bağlılığın gereği sayarak, Kur'an'ın bir tek emrine uymayan herkesi kâfir kabul ediyor, sonra da onu öldürmeyi en büyük cihad sayıyorlardı. Öte yandan bu tâife yalana karşı da çok hassastılar. Hatta ehl-i sünnet âlimleri bu özelliklerinden dolayı, onlardan hadis rivayet etmede de bir beis görmüyorlardı. Evet, Hariciler yalana karşı fevkalade sert idiler; zira yalan söylemek onlara göre büyük bir günahtı ve böyle bir günah işleyen kimse dinden çıkmış demekti. Dolayısıyla onun da öldürülmesi gerekirdi. Kur'an'a böylesine bağlı olmalarına ve günah mevzuunda bu derece tavizsiz olmalarına rağmen Hariciler, ifrat ve tefritlerle dengeyi koruyamamış ve kazanma kuşağında kaybetmişlerdi.

Tarihe bakıldığında, Nebiler Sultanı'nın: "Benim ve ashabımın üzerinde olduğu yol" diyerek ifade buyurduğu yolun dışına çıkanların, hep yollarda dökülüp kaldıkları görülecektir. Aslında bu hadis-i şerif bize, nazarî planda doğru yolun hangisi olduğunu gayet açık bir şekilde ifade etmektedir. Bir insan aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir şeye inanabilir. Hatta bu imanının gereği olarak da Hasan Sabbah'ın müridleri gibi masum insanları rahatlıkla öldürebileceği gibi kendisini de öldürebilir.. daha da kötüsü bu hareketiyle cennete gireceğini de zannedebilir. Nitekim Hasan Sabbah, müridlerine "Bugün falan camiyi bas ve 10 kişiyi öldür. Ben senin cennetini tekeffül ediyorum." dediğinde onlar, hiç tereddüt etmeden ve gözlerini kırpmadan bunu yapabiliyorlardı. İşte bu, çok sağlam bir itikadla beraber korkunç bir inhiraf ve müthiş bir sapıklığın ifadesidir. O bakımdan evvela itikadın çok sağlam İlâhî esas ve prensiplere bağlanması gerekmektedir.

İman nasıl kuvvetlenir?

İkinci olarak, itikad çok sağlam nazari yanlarıyla beraber, amel ve aksiyonla da mutlaka kuvvetlendirilmelidir. Bir insan, devamlı tefekkür yamaçlarında dolaşıp Rab ile münasebet yollarını araştırdığı sürece tahkiki imanı elde edebilir. Bir kimse her an, kâinatta duyup gördüğü hakikatlerle "marifetullah" ufkunu açıp inkişaf ettirebiliyorsa bu insan, kendi irfan dünyası adına daima gönlünde ışıktan bir dantelâ örüyor demektir. Tefekkürden mahrum zavallı sinelerin imanlarının kuvvetlenmesi çok zordur. Aynı zamanda -Cenab-ı Hakk'ın ekstradan ihsanlarına mazhar olanlar hariç- böylelerinin iman adına ortaya koydukları heyecanları da sadece bir histen ibarettir. Hakiki inanca gelince, o bütün bunların ötesinde daha farklı bir keyfiyettir. Çünkü inanmış ve inancını tefekkürle yoğurmuş bir insanın sinesi her zaman bir buhurdanlık gibi tüter durur. İşte bu faaliyete "ameliyat-ı fikriyye" denilmektedir ve bu, imanı kuvvetlendirmenin önemli bir yoludur. Zira insanın imanda zirve noktaya ulaşabilmesi için her zaman böyle fikrî bir operasyona ihtiyacı vardır.

Üçüncü ve en önemli mesele ise, amelle imanın kuvvetlendirilmesi meselesidir. Sadece bizim düşünürlerimiz değil; Batı'daki bir kısım düşünürler de bu noktaya önem vermişlerdir. Zira itikadın sadece nazari yönü ile Allah gerektiği gibi bilinemez. Her ne kadar kişi, nazari yönden inandığını zannetse de böyle birinin imanının inkişaf etmesi mümkün değildir. Zira iman, ancak amelle inkişaf eder. Rabb'ine devamlı ibadet eden ve bunu hiç ara vermeden yapan bir insanı -Allah'ın izniyle- şeytânî hiçbir gücün yıkması ve onun imanını elinden alması mümkün değildir. Zira artık onun imanı, ibadetle perçinlenmiş ve aksine ihtimal vermeyecek şekilde bütün benliğine mal olmuştur.

Hakiki kulluğun da bir yolu vardır

Her şeyin bir tecrübe alanı vardır ve o mutlaka kendi alanında tecrübe edilmelidir. Kimya ile alakalı bir mesele, kimya laboratuvarında tahlile tâbi tutulmalı ve böyle bir konu inşaat mühendisliği ile ilgili kıstaslarla test edilmemelidir. Yine tıbbın değişik dallarından her birinin kendine ait bir sahası vardır. Bunların bazılarında mahsusat denilen ve daha ziyade, görülen, duyulan ve hissedilen pozitif hüviyetteki mevzular ele alınarak tecrübeye tabi tutulur ki, bu sahaların dışında tecrübe edildiklerinde, katiyen istenilen netice elde edilemez. Aynen bunun gibi kalbî ve rûhî hayatı inkişaf ettirmenin de kendine göre bir alanı vardır.. ve başka yollarla ona ulaşılması mümkün değildir. Zira kişinin doğrudan doğruya kendisini çok yüksek hakikatlere verip, onda fani olması, sık sık zihnen, fikren ve ruhen Allah'a doğru seyahatlar tertip etmesine, belli ölçüde de olsa beden ve cismaniyetine baş kaldırmasına bağlıdır. Ehlullahtan, tek bir iman hakikatinin inkişafı için, senelerce uğraşanlar vardır.