Yazdır

İmtihanlara Maruz Kalmak İnsanlığımızın Gereğidir

Yazar: Fethullah Gülen, Zaman Tarih: . Kategori 2007 Kürsüleri

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 

İnsanların birbirleriyle imtihan olması gayet tabiidir. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de; "..Biz onların bir kısmını diğerleriyle imtihan ettik.." (En'am Sûresi, 6/53) buyurmaktadır.

İlk insan Hz. Adem, cennette Hz. Havva ile, şeytanla ve kendi mahiyetinde saklı bulunan bir kısım duygularla imtihan olmuş.. ve yeryüzüne indikten sonra da bu imtihanlar devam etmişti. Hz. Adem'in soyundan gelen insanlar da kendilerine rehber olarak gönderilen peygamberlerle imtihan olmuş, ihtilafa düşmüş, bunların bir kısmı da putlara tapmada ısrar edip onların arkasından gitmemişti. Bunların örneklerini, bugüne kadar insanlık tarihiyle alakalı yazılmış eserlerde görmek mümkündür.

İşte bu imtihanlar silsilesi içinde önemli bir imtihan da, insanların birbiriyle olan imtihanlarıdır. Bu kabil imtihanlarda bazen kaybeder ve olumsuz sonuçlarla karşılaşabiliriz. Bu kayıplar bazen mizaç ya da meşreplerden, bazen de Bediüzzaman Hazretleri'nin, "Umur-u hayriyenin çok muzır manileri olur.." dediği gibi, şeytanlardan kaynaklanabilir. Müslümanları, şeytanların musallat olduğu kişiler olarak tavsif etmekten hicap ederim; ancak gerçek olan şu ki, hepimiz insanız ve birer nefis taşımaktayız. Nitekim Allah Resûlü (sas), bir hadis-i şeriflerinde; "Herkesin nefsi vardır. Benim de nefsim var.." buyurur. Bundan sonra artık isterse insanlar, bizim nefsimiz veya mahiyetimizde şeytanın oklarına hedef olabilecek lümme-i şeytaniye diye bir mekanizma yok desinler!. Bunlar hiçbir şey ifade etmez. Kaldı ki, hadisin devamında Allah Resûlü, "uzun zaman onunla mücadele edip onu hizaya getirdiğini ve neticede kendisine teslim olduğunu" bildirir.

Herkes nefis taşımaktadır

Dünyada kim bilir daha nice insanların nefis ve şeytanı kendilerine teslim olmuştur. Ama bu, katiyen bir anda olmamıştır. Tasavvufî bir üslupla ifade edecek olursak bu kademe kademe, nefs-i emmâreden nefs-i levvâmeye, ondan nefs-i râdiyeye (Allah'tan hoşnut olma mertebesi), ondan nefs-i mardiye'ye (Allah'ın hoşnutluğuna erme) ulaşmışlar.. ve daha sonra da mutmainne, sâfiye, yani enbiya-i izam ve asfiyanın nefislerine yakın müstesna nefisler mertebesine yükselmişler ve neticede öyle bir noktaya gelmişler ki, artık ondan öte nefisleri kendilerine her zaman iyilikle emreder olmuştur... Buradan hareketle, herkesin, daha baştan bir nefse sahip olduğunu kabullenmesi gerekir. Bu onun ömrünün sonuna kadar, imtihan olacağını kabullenmesi de demektir. Böyle bir kabul bize şunu ifade eder: İnsanların birbirine düşmesi, birbiriyle uğraşması için bu kadar çok sebep ve faktör olduğuna göre, evvela bu işi beşeriyetin icabı olarak kabul etmekte yarar var. Bizler beşeriz; nasıl bizim doğup büyümemiz, büyüyüp yaşlanmamız, yaşlanıp çürük bir enkaz gibi çökmemiz; sonra da kendi enkazımız altında kalarak unutulup gitmemiz bizim için fıtrî ve tabii bir yol; öyle de, birbirimizle çekişmeye, hır-gür etmeye müsait bir fıtratta yaratılmış olmamız da, bizim tabiat ve fıtratımızın gereğidir.

Ne var ki bizim için her zaman, bu tür duyguları hayra çevirmek de mümkündür.. ve bize düşen de işte bunu yapmaktır. Biraz daha açalım; mesela bir insan, kendi mahiyetine yerleştirilen şehvet hissi sayesinde veli olabilir. Evet o insan eğer, üzerindeki şehevânî istek ve arzuları karşısında namus ve iffetini kemal-i hassasiyetle koruyabiliyorsa, aynı durumda olmayan başka birinin bin rek'at namazla ulaşamayacağı seviyelere ulaşır. Çünkü bu kimse, o kadar şehvetle donatılmış olmasına rağmen, nefsini frenleyip onu zabt u rabt altına alabiliyor. Evet, tehlikenin buudları nispetinde mükâfat söz konusudur. Hatta bazen böyle birinin terakkisi o kadar hızlı, o kadar amûdî (dikey) olur ki, başkaları velâyet yolunda katiyen ona yetişemezler. Bu hususa bir şey daha ilave etmek istiyorum. Mesela, bazı insanların hemcinslerine karşı fıtratlarında fazla bir temayül vardır. Eğer o insan bir hayat boyu o temayülünü gemleyip meşru dairede kalabilse, o öyle bir yükselir ki, hiçbir kimsenin buna yetişmesi mümkün olamaz. Görüldüğü gibi şehvet, başlangıçta öldürücü bir ağ iken, irademizin hakkını verme sayesinde insanı yükselten nurdan bir helezon haline gelebilmektedir.

Gazab duygusu da, denge üzere temsil edilmesi halinde insanı yükselten, onu hakikatlerle buluşturan ışıktan bir merdivene dönüşebilir. Böyle bir his, ihkak-ı hak edip hakkı bulma şeklinde ortaya çıktığı takdirde, adalet şeklinde tecelli eder. Hz. Ömer, Müslüman olmadan evvel, insanlar arasında sert mizaçlı tanındığı için, Hz. Ebu Bekir tarafından devlet başkanlığına tavsiye edildiğinde Sahâbe, "Allah'ın huzuruna gittiğin zaman sana, bu insanı başımıza getirdiğin sorulursa, ne diyeceksin?" şeklinde itiraz eder; Hz. Ebu Bekir, Ömer'deki o duygunun ihkak-ı hak ve adalet şeklinde tecelli edeceğini bildiği için, emin bir edayla, "Ben, benden sonra insanların en hayırlısını insanların başına getirdiğimi söylerim." demiştir.

Evet, ilk halife isabet buyurmuşlardı; Hz. Ömer hiç de bazılarının görüp değerlendirdiği gibi değildi; ondaki sertlik, adalet haline gelmiş ve hilafeti boyunca kılı kırk yararcasına bir istikamet içinde yaşamıştı. Bazen zahirde mizaç sert görünebilir; ama her zaman Ömerî bir hal alması mümkündür.

Velayete ulaşma yolları araştırılmalıdır

O halde, aynı müessesede çalışan insanlar, kendi aralarında "hır-gür"e vesile olabilecek bu türlü madenlerle donatılmış bulunduklarını düşünerek demeliler ki, bunları mahiyetimize Allah koydu, dolayısıyla onlar yer yer tesirlerini icra edecekler. Ne var ki eğer dişimizi sıkar da, katlanabilirsek, amûdi (dikey) veli olma yolları da açık demektir. Yine bu gayeye uygun olarak, yeme içme konusunda da dengeli olmalı, duyguların öldürücü ağına düşülmemeli ve dünyevî nimetlerden istifadeyi şükre bağlamalı ve Allah'ın inayetiyle, keremiyle amûdi olarak velâyete ulaşma yolları araştırılmalıdır. Yani insanlar bunlarla, Cenab-ı Hakk'ın kendilerine, velâyete giden bir yol açtığını düşünmeli, konumlarını ona göre değerlendirmeye bakmalıdırlar. Keza, arkadaşlarından gelecek şeylere karşı da peşinen sabırla mukabele etmeye kararlı olmalı ve "gelse sizin celâlinizden cefa, yahut cemâlinizden vefa, değil mi ki mü'min kardeşlerimizsiniz, her ikisi de cana safa. Sizden gelecek cevir de hoş cefa da hoş" demelidirler.