Yazdır

Cennetle Müjdelenenler, İstikamet Üzere Yaşadılar

Yazar: Fethullah Gülen, Zaman Tarih: . Kategori 2007 Kürsüleri

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından cennete girecekleri daha hayatta iken kendilerine müjdelenen on sahabiye "aşere-i mübeşşere" denmektedir.

Bu on sahabi; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha b. Ubeydullah, Hz. Zübeyr b. Avvam, Hz. Abdurrahman b. Avf, Hz. Sa'd b. Ebi Vakkas, Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah ve Hz. Said b. Zeyd'dir (radiyallâhu anhüm ecmain). Nebiler Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem)'in böyle bir müjde vermesinin hikmeti ne olabilir?

Evvela, Ashab efendilerimizin cennetle müjdelenmeyenleri hakkında dahi cennete gitmeyecek şeklinde bir düşüncenin kafa ve kalbimizde bulunması, Allah'ın mümtaz ve müstesna olarak yarattığı, mümtaz ve müstesna Nebi'sine ittiba ile serfiraz o zevat hakkında bir sû-i edeptir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, "Allah, ümmetimden yetmiş bin insanı sorgusuz sualsiz cennete koyacak." buyurmaktadır. Herhalde hadiste sorgusuz sualsiz cennete gidecek olan insanlar içinde evvela Ashab-ı Kiram'ı düşünmek gerekir. Bu hadisin devamında ise şöyle buyrulmaktadır: "Ben, Cenab-ı Hak'tan arttırmasını istedim. Her bire bedel, bir yetmiş bin, bir yetmiş bin oldu." Bu ifade neticesinde karşımıza büyük rakamlar çıkmaktadır. Böyle olunca biz, en başta bu pâye ve mazhariyette en büyük yeri Ashab-ı Kiram'a verme mecburiyetindeyiz. Çünkü her şeyden evvel Allah'a (cc) ve Nebisi'ne en yakın olarak başta onlar gelmektedir. Zaten Allah Kur'an-ı Kerim'de pek çok yerde, onlardan razı ve hoşnut olduğunu da anlatmaktadır. (Bkz. Mâide, 5/119; Tevbe, 9/100; Fetih, 48/18; Mücâdile, 58/22; Beyyine sûre-i celileleri, 98/8)

Şimdi de, neden özellikle bu on sahabinin cennetle müjdelendikleri meselesine geçelim. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: Sahabe-i kiram arasında sadece bu on sahabiye "cennetliksin" denmesi, ne yaparlarsa yapsınlar, hep istikameti takip ettiklerini vurgulamak içindir. Bu önemli bir husustur. Esasen bütün müminler, cennete gireceklerdir; ama yukarıda bahsini ettiğimiz on sahabiye, "cennetliksin" denmesi, onlara özel bir iltifat ve değer ifade etmektedir. Bu durum, diğer sahabiler için, hususi mahiyette değil de mutlak olarak zikredilmiştir.

Bu on sahabinin altı tanesi şehittir. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah, şehit edilmişlerdir. Hz. Ebû Bekir'in de zehirlendiği söylenir. Eğer bu iddia doğru ise o da şehittir. Bu itibarla, işbu zevat, evvela herkesin Allah Resûlü'ne sırt çevirdiği bir zamanda O'nun yanında yerlerini almak, sonra hicret faziletini ihraz etmek, daha sonra da şehit olmakla büyük bir mevki kazanmışlardır.

İsterseniz biraz daha açalım: Evvela herkes, Efendimiz'e sırtını döndüğü günlerde onlar, Allah Resûlü'ne ve Kur'an'a sahip çıkmışlardır. Gökte, yalancı bir şimşeğin dahi çakmadığı, ümit verebilecek hiçbir sebep ve faktörün ortada bulunmadığı, inen ayetlerin sayısı beş veya altıya varmadığı bir zorlu dönemde, bu büyük hakikate sahip çıkmak yüksek bir pâyedir. İlk Müslümanlardan Hz. Ebû Bekir'in gayretleriyle Hz. Osman, Hz. Said ibn Zeyd ve arkasından Sa'd ibn Ebî Vakkas İslam dairesine girmişlerdir. Hz. Ali, Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah ve Sa'd ibn-i Ebi Vakkas, da Allah Resûlü'nün yanında yer alan ilklerdendir. Öyle ki, Hz. Sa'd ibn-i Ebi Vakkas, daha onsekiz yaşlarındayken henüz gözüne günah girmeden annesinin bütün ısrarlarına rağmen, "Hatta ölsen bile anne, ben, gönül verdiğim o hakikatten dönmeyeceğim!" diyecek kadar civanmert bir zattır. Hz. Ebû Bekir, o dönemin zorluğunu şu ifadelerle anlatmaktadır: "Ölümü göze almadan dışarıya çıkmaya cesaret edemezdik! Ve bir yere girmeye de..."

İkinci olarak, insanın bir hakikati kabul etmesi, bir sisteme tabi olup ona hizmeti hayatının gayesi haline getirmesi bir marifettir ve o kimsenin kadrini yükseltir. Bununla birlikte insanın hayatının sonuna kadar bunu aynı seviyede devam ettirmesi, kadrine kadir ve kıymet katar. Nasıl ki, bir mûsikişinâsı değerlendirirken, başta hangi perdede başlamış ve başladığı perdede noktalayabilmişse biz o mûsikişinâsın hançeresini, sesini ve nefesini sena ederiz. Aynen bunun gibi bu sahabiler, hangi perdeden işin içine girmişlerse, bitirirken de aynı seviyede bitirmişlerdir. Yani duygu ve düşüncelerinde zerre kadar sapma göstermemiş ve olabildiğine civanmert bir şekilde hep Allah Resûlü'nün yanında kalabilmişlerdir. Bu meselenin ayrıca psikoloji açısından da tahlil edilmesi gerekir...

Ufukların olabildiğine karanlık olduğu, kurtuluş adına hiçbir ümit emaresinin bulunmadığı bir dönemde onlar, asla ümitsizliğe düşmemişlerdir. Gün olmuştur ki, vatanlarından, çoluk çocuklarından ayrılıp hicret etmeleri istenmiş, onlar tereddüt etmeden bu emri de yerine getirmişlerdir. Yine onlar Medine'ye geldiklerinde, "Biz önce Müslüman olduk. Medineli kardeşlerimize karşı bir üstünlüğümüz vardır." iddiasına kalkışmamışlar ve mahviyetle derinliklerine derinlik katmışlardır. Öyle ki, Hz. Ömer, bu duygu ve düşünceyi destekler mahiyette şunları söyler: "Biz bu kardeşlerimizin hakkını yedik. Onlar, dini kucakladılar. Efendimiz'e kucak açtılar. Biz ise hep halifeleri kendimizden teklif ettik ve onların önüne geçtik."

Evet, aşere-i mübeşşerenin o devirde de kıymetlerini ve kadirşinaslıklarını koruduklarını görüyoruz. Sahabiden dünya karşısında belki eğilenler olmuştur ama aşere-i mübeşşere, hayatlarının sonuna kadar tuttukları zirveyi hep korumuş ve dünya metaı karşısında hiç mi hiç eğilmemişlerdir. Ticareti çok iyi bilen bu insanlar, gün gelmiş ticaret sayesinde Medine'nin en zenginleri haline gelmişlerdir; ancak dünya karşısında asla serfüru etmemiş ve dünya onları kendisine rükû ve secde ettirememiştir. Onlar, her zaman saffet ve sadeliklerini korumuşlardır. Yerinde Hz. Osman beş yüz deveyi yükü ile beraber hibe etmesini bilmiş, Hz. Abdurrahman bin Avf ise, varlığı ne kadarsa, hepsini Allah yolunda infak etmiş ve hep birer örnek teşkil etmişlerdir.