Yazdır

İnsan Melekleri Bile Geride Bırakabilir

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2011 Kürsüleri

Oy:  / 5
En KötüEn İyi 

Her bir insan, İblis'in içine düşüp helake sürüklendiği bencillik, kibir, haset, kıskançlık gibi esasında kıl kadar ehemmiyeti bulunmayan ancak encamı itibarıyla ciddi handikapları netice veren azim tehlikelerle karşı karşıyadır. Mesela bir bakarsınız gönlü engin, vicdanı geniş, dünyalara sığmayan, bütün insanları kucaklayıp Cennet'e götürme arzu ve iştiyakı içinde bulunan bir insan, bir yerde, kıl kadar ehemmiyeti olmayan bir hususa takılıp kalabiliyor. Mesela bir anlık bir boşlukla şehevanî bir hisse yenik düşebiliyor. Çünkü insan, zihnine gelen bir hayal veya tasavvuru alıp geliştirdiği, az-biraz kurgulayıp nemalandırdığında hiç farkına varmaksızın öyle sahillere açılır ki, artık onun geriye dönüşü neredeyse imkânsız hâle gelir. Halk diliyle şiirler yazan bir çocukluk arkadaşım vardı. Onun yazdığı şiirin bir beyti bu hâli ne de güzel ifade eder. Şöyle derdi o çocukluk arkadaşım: "İsyan deryasına yelken açmışım/Kenara çıkmaya koymuyor beni". Evet, mebdei itibarıyla kıl kadar küçük bir şey, sizi alıp öyle bir yere sürükler ki, bir daha geriye dönme imkânı bulamayabilirsiniz. O yerleri gören gözünüz de artık hiçbir şeyi göremez hâle gelebilir. Kendisine verilen bu potansiyeli değerlendiremeyen insan aldanmıştır.

Hâlbuki Cenab-ı Hak bir hadis-i kudsîde: "Arz ve sema beni istiap etmez, almaz. Ben mümin kulumun kalbine sığarım" buyuruyor. (el-Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, 2/195) Bildiğiniz gibi İbrahim Hakkı Hazretleri enfes bir tercümeyle bu manayı şöyle nazımlaştırmıştır: "Sığmam dedi Hak arz u semaya/Kenzen bilindi dil madeninden." Evet, kalbin Allah'ı duyup hissedişi, O'na ayna olup O'nu anlatması kâinat kitabının O'nu anlatmasından daha ileri seviyededir. Aynı şekilde kütüphaneler dolusu kitaplar da kalbin Allah'ı (celle celaluhu) anlatışı gibi anlatamazlar. Kitaplar ancak kalbin enginliğiyle enginleşip kalbin boyasıyla boyanınca gerçek ifadelerini bulurlar.

Şimdi insan bu genişlik ve enginlikte olan, dünyaları içine alsa doymayan böyle potansiyel bir lütfa mazhar kılınmıştır. Ancak bir de bakıyorsunuz, bu donanıma sahip insanoğlu kimi zaman hiçbir şey duymayan, hiçbir şey hissetmeyen, hiçbir şey anlayıp idrak edemeyen tavır ve davranışlar içine girebiliyor. Evet, âdemoğlu, kitapların ihtiva edemediği hakikatleri kavrayan, onları çok iyi bilip çok iyi algılayacak ve aynı zamanda bütün bunları ifade edebilecek kabiliyeti haiz bulunan bir kalb taşıdığı halde sanki onları hiç duymamış gibi bir saplantıya kendini kaptırıp hiçbir şey bilmeyen bir varlık konumuna düşebiliyor.

Kur'an-ı Kerim değişik yerlerde bu mülahazaya vurguda bulunur. Mesela bir yerde şöyle buyrulur: "Onların kalpleri vardır ama bu kalplerle idrâk etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler." (Araf Sûresi, 7/179) Evet onların kalpleri, meselelerin önünü-arkasını görüp bir değerlendirmeye tabi tutmaya, sonra da buradan yeni hüküm ve yeni terkiplere ulaşmaya müsait değildir. Kur'an-ı Muciz'ul-Beyan, bu ve benzeri âyetlerle bizi böyle bir mecazî körlük, mecazî sağırlık ve mecazî kalpsizlik karşısında dikkatli ve müteyakkız olmaya çağırmaktadır. Geçici, kıymetsiz, küçük şeylerle görme ufkumuzu kapatmamamız, iç duyuş ve enginliğimizi daraltmamamız noktasında ikaz ve tenbihte bulunmaktadır. Çünkü insan, Cenab-ı Hakk'a açık durduğu müddetçe çok engin ve geniş bir mahiyete sahip demektir. Evet o, bu haliyle melekleri bile geride bırakabilir.

Efendimiz Cebraili Geçmişti...

Fahr-i Kainat Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) bizim içimizden çıkmış olması bu hakikatin en parlak, en güzel, en muhteşem delili değil midir? Elbette ki öyledir. Evet O, Âmine Hatun'dan tevellüd etmiş, Abdullah'tan olmuş yani anne ve babası nur-u nübüvvetle tenevvür etmemiş bir insan olarak öyle bir noktaya gelmiştir ki, Süleyman Çelebi "Yürü top Senin, çevkân Senindir bu gece" ifadeleriyle bu eşsiz faikiyeti dile getirir. Çünkü İnsanlığın İftihar Tablosu Miraç'ta öyle bir noktaya ulaşıyor ki, Cibril-i Emin , "ben bir adım daha atsam yanarım" diyor. Fakat işte bu noktada dahi insanlık âlemi olarak İftihar Vesilemiz, İki Cihan Serveri Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) yürüyüp yoluna devam ediyor.

İşte insan, mahiyeti bu kadar geniş, engin, güçlü ve Allah'a çok yakın iken, maalesef çok basit, ehemmiyetsiz heves ve maksatlar için o enginliği daraltıyor, büzüyor ve kıymetsiz hale getirebiliyor. Bundan dolayı onun kendisini böyle bir darlığa hapsedebilecek muhtemel tehlikeler karşısında ömür boyu sürekli tetikte bulunması gerekir. Evet, insan son nefesine kadar mücadelesini sürdürüp insan olma çizgisinin altına düşmeme cehd ve gayreti içinde bulunmalıdır. Zira o, insan olarak üzerinde yürüdüğü hattın altına düştüğü zaman kendisini bir bilinmezliğe mahkum etmiş demektir.

O hâlde insan, himmetini her zaman âli tutmalı, hep yüksek uçma peşinde olmalı ve sürekli Allah'a müteveccih yaşama gayreti içinde bulunmalıdır; bulunmalıdır ki, küçük ve basit şeylere takılıp kalmasın. Eğer her şeye rağmen gözde bir çapak oluşmuş veya onun üzerine bir kıl konmuşsa onları da hemen izale etme yoluna gitmelidir. Yani insanın latife-i rabbaniyesi, şu veya bu sebeple bir darlığın mahkûmu olabileceği bir yola girmişse, o zaman da derhal bir "La havle" çekip yeniden Cenab-ı Hakk'a doğru yürümesini bilmelidir.

Özetle

  • İnsan, iblisin, içine düşüp helake sürüklendiği bencillik, kibir, haset, kıskançlık gibi tehlikelere kendisinin de her zaman maruz kalabileceğini hiçbir zaman unutmamalıdır.
  • Gönlü engin, vicdanı geniş, dünyalara sığmayan, bütün insanları kucaklama aşk ve iştiyakı içinde bulunan bir insan, bir yerde, kıl kadar ehemmiyeti olmayan bir hususa takılıp kalabilmektedir.
  • Cihanları alabilecek enginlikte yaratılan latifelerini darlığa mahkum edenler, ahiret adına en büyük kayba uğramış sayılırlar.

İblis ve Cinnet Hâli

Göz, görme alanı çok geniş olan, önündeki hemen her şeyi görebilen, konumuna göre cihanları müşahede edebilecek kabiliyette bulunan ilahî bir nimettir. Ancak onun üzerine bir kıl dahi konulsa, o çok küçük cisim, gözün görmesine engel teşkil edip onun görme ufkunu kapatır. Fakat burada bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Esasında göz uzvu üzerinden bir benzetme ile dile getirilen bu tespit, insanın maddî-manevî bütün latifeleri için düşünülebilir. Mesela insan bazı meseleleri çok engince mütalaa ederken uygunsuz bir nazar, gayr-ı meşru bir hülya, kendisine galip gelen bir ruh hâleti onu öyle bir noktaya sürükleyip götürür ki, insan o esnada başka hiçbir şeyi göremez hâle gelir. Öyle ki cihanlara sığmayan, dünyayı âdeta bir top gibi kucağına alıp oynayası gelen, o ölçüde onu tahkir edip küçümseyen insan bir zerrede boğulabilir. Bir bakış, bir duyuşla künde künde üstüne devrilebilir. Bir hayal, bir tasavvur, bir ruh hâli bütün benliğini sarar da onu istediği yere çekip sürükleyebilir.

İnsanın bu durumunu anlayabilmek için İblis'in, Hazreti Âdem'e secde emri aldığı esnada ortaya çıkan ruh hâlini hatırlayabiliriz. Kur'an-ı Kerim'de bildirildiği üzere Cenab-ı Hak Hazreti Âdem'i yarattıktan sonra bütün meleklere ona secde etmelerini emir buyurur. Meleklerin hepsi Hazreti Âdem'e secde etmesine rağmen, İblis kendisinin ateşten Âdem Aleyhisselam'ın ise topraktan yaratıldığını, dolayısıyla kendisinin ondan daha üstün olduğunu iddia ederek kibre kapılıp büyüklük taslar ve neticede küfre girer. Ardından da; "İzzetine yemin olsun ki, ben de onların hepsini baştan çıkaracağım" der. (Sa'd Sûresi, 38/82)

Görüldüğü üzere burada İblis, insanları değişik yollarla saptıracağını ifade ederken, Allah'ın azamet ve celaline, büyüklük ve ululuğuna yemin etmektedir. İşte onun bu kasemi, fıtratının bazı şeyleri sezdiği ve Allah'ı belli bir seviyede bildiğini göstermektedir. Fakat teorik planda Allah'ı bu ölçüde biliyor olmasına rağmen o, bir noktaya takılıp kalıyor ve gözünün önündeki bir kıl, apaçık gerçekleri görmesine mani oluyor. Takılıp kaldığı o noktayla İblis, kendini kin, nefret, haset, kıskançlık ve bencillik gibi âfetlere kaptırıyor ve artık o, gözü başka hiçbir şeyi görmez, kulağı başka hiçbir şey duymaz kör ve sağır bir varlık hâline geliyor.

Şeytanın bu durumunu anlamak için öfkelenmiş, cinnet yaşayan bir insanın o anki hâlini düşünebilirsiniz. Çünkü bazı insanlar kimi zaman öyle öfkelenir ki, böyle bir şahsı gördüğünüzde rahatlıkla "bu insan delirmiş" diyebilirsiniz. Böyle bir kişi, kendini kaybetmiş bir halde eline ne geçirirse kaldırır yere çalar, sağa-sola atar, yıkıp devirir, paramparça eder. O esnada kalkıp: "Kardeşim! Allah seni insan yaratmış, sen zaten çok şefkatli bir arkadaştın, ben sende daha önce böyle haller görmezdim" türünden sözlerle onu teskin etmeye çalışsanız, söylediklerinizi hiç mi hiç dinlemez; dinlemez ve eline geçirdiği bir nesneyi tutar size de fırlatır. Çünkü o, bu esnada, öfke ve nefrete kendini öyle bir kaptırmıştır ki, artık ona kendi mülahazalarının dışında bir şeyler anlatmak, bir şeyler dinletebilmek âdeta imkânsız gibidir.

Sözün Özü

İnsan, kendini kendi duyguları ile dinlediğinde, ebede namzet olduğunu ve ebedden başka hiçbir şeyle tatmin olmayacağını anlayacaktır. Eğer insanları duygu, düşünce, istidat ve kabiliyetleriyle değerlendirecek olursak, sadece dünyanın değil, fezanın enginlikleri bile onun derinlikleri yanında sığ kalacaktır. Evet mahiyet itibarıyla ebedlere namzet olarak yaratılmış olan insan, varlık deryasında öyle bir mahiyete sahiptir ki, onun Yaratıcı'dan başka bir şeyle tatmin olması mümkün değildir.

Haftanın Duası

Rabbimiz! Bizi Cehennem ateşinden koru ve ebedîyetin yurdu olan Cennetinle şereflendir.. Varlığını Seni sevmeye adamış ve nezdinde sevgiye mazhar olmuş sevgililerin dostluğuyla sevindir.. Seyyidü'l-Mürselîn ve Şefîu'l-Müznibîn olan Nebiyy-i Muhterem'e komşu eyle.. Sana kavuşup, Senin cemâl-i pâkini müşahede ihsanıyla bizleri şerefyâb kıl.. Senden bize merhamet kılmanı istiyoruz.. Biz muhtaç kapıkullarını refîk-i a'lâya al ve nimetlerinle payeler üstü payelere erdirdiğin nebilerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin maiyyetiyle şâd eyle.