Yazdır

Ben Milletimi Seviyorum

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2011 Kürsüleri

Oy:  / 8
En KötüEn İyi 

Öncelikle şunu ifade edeyim ki ben milletimi, şahs-ı mânevî itibarıyla seviyorum. Yoksa her millette olduğu gibi milletimizin içinde de hak, hukuk ve insanlık açısından müzahraf sayacağımız kişiler olabilir. Ancak genel itibarıyla ruh ve mânâ köklerine sımsıkı bağlı olan milletimizi nazar-ı itibara aldığımızda bu kişilerin azınlıkta kaldığı bir vakıadır.

Hadis diye de rivayet edilen güzel bir sözde, "Hubbu'l-vatan min'el-iman - Vatan sevgisi imandandır." denilir. Bu sözü biz, "millet sevgisi imandandır." şeklinde de ifade edebiliriz. Millet sevgisi, ırk sevgisi değildir. Nitekim asırlarca Din-i mübin-i İslâm'ın bayraktarlığını yapmış aziz milletimiz, şanlı mazimizde çok defa tarih-i beşerin seyrini değiştirmiş, insanlığa pek çok hizmetlerde bulunmuştur. Biz, Anadolu coğrafyasında bin yıldır beraber yaşayan, üç kıtaya omuz omuza koşan, bugün de Çanakkale'de koyun koyuna beraber yatan milletimizi iftihar hisleri içinde işte bundan dolayı severiz.

Şüphesiz ki milletimiz çok başarılı işler yapmıştır. Gerçi başarı dendiğinde günümüzde genellikle pozitif ilerlemeler ve teknolojik gelişmeler akla geliyor. Hâlbuki mücerret ilim ve teknoloji, insanlığın problemlerini çözme ve onun mutluluk ve huzurunu temin adına her şey demek değildir. Hatta ahlak ve faziletten mahrum, içtimai sorumluluk şuurundan yoksun bulunan ilmî keşif ve teknolojik gelişmelerin, bencil ve menfaatperest kişilerin elinde beşer için birer afet ve felakete dönüştüğü inkâr edilemez bir realitedir. Bu sebeple bizim, "milletimiz çok başarılı işler yapmıştır" derken kastımız, ecdadımızın bütün insanlığa insanî ve ahlâkî değerler kazandırması, o müthiş idare etme kabiliyet ve siyaseti açısından etrafına adalet dağıtmasıdır. İşte biz milletimize bu yönleri itibarıyla alâka duyar, hatta onu bazen aşk derecesinde severiz.

Fakat bütün bu sevmelerin, şimdi mazide kalmış o insanlara bir yararının olup olmadığını da bilemeyeceğim. Belki bu iyiliklerini hatırlatma, onları hayırla yâd etmeye vesile olur. "Atalarımıza Allah rahmet etsin! Bize iyi bir Türkiye bırakmışlar. Ancak onun çehresini biz kirletmişiz, şimdi bize düşen onun ufkunu yeniden aydınlatmaktır." deriz ve bu yönüyle bir manası olur. Esasında böylesine sağlam ruh kökleri üzerinde gelişmiş milletimize karşı bir alâka ve sevgi duyuyor ve hele bunun aşk derecesinde olduğunu iddia ediyorsak o zaman o maşuka karşı yapılması gerekli olan vazifeleri yerine getirmemiz gerekir. İşte bizim için asıl önemli olan husus da budur.

"Eğer Muhabbetinde Sadık isen…"

Mesela milletimizin bir dönem devletler muvazenesinde eda ettiği tarihî misyonu, hiç olmazsa kendi bölgesinde yeniden ifa etmesi, hatta dünya üzerinde önemli bir muvazene unsuru hâline gelmesi bizim için çok önemlidir. Çünkü onun ruhunda, atalarından tevârüs ettiği bir adalet düşüncesi, istikamet anlayışı ve şefkat telakkisi vardır. Hem o bölge halkının hem de kendi insanımızın huzuru için buna ihtiyaç olduğu aşikârdır. Dolayısıyla milletimizin değerleriyle bir kez daha doğrulup dirilmesini, kendi ruhunun heykelini yeniden ikame etmesini şiddetle arzu ederiz. Bence içimizdeki sevgi bu istikamette tecelli etmeli. Rabiatü'l-Adeviyye, sevginin hakikatini ifade ederken: "Allah'a isyan ediyor, sonra da muhabbet izharında bulunuyor, seviyorum diyorsun. Hayatıma yemin olsun ki yapılan işler arasında bunun kadar tuhaf ve çarpık bir şey yoktur. Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın O'na itâat ederdin; çünkü seven sevdiğine itâat eder." der.

Benzer mülahazayı Üstad Hazretleri'nin, Resûl-i Ekrem'e (sallallâhu aleyhi ve selem) itaat ve bağlılık hususundaki yaklaşımında da görebiliriz. Şöyle ki o, bir yerde, mümkün olsa sevdiğimiz o Zât'a şeklimiz, konuşma tarzımız, hatta ses tonumuzla benzemeye çalışır, O'nun gibi giyinmek, konuşmak ve yürümek için gayret sarf ederiz, demektedir.

Evet, Allah'a karşı sevgi itaatle, Resûlullah'a karşı sevgi de O'nun sünnetine harfiyen ittiba ile kendisini ortaya koyar. Şimdi Allah ve Resûlü'nü sevdiğini iddia eden bir kimse, eğer Allah ve Resûlü'nün mesajlarını dünyanın dört bir yanına götürme, neşretme ve herkese duyurma mevzuunda ahesterevlik ediyorsa onun bu sözü yalan demektir. Aynen bunun gibi, milletini sevdiğini iddia eden bir kimse, onun ayakları üzerinde doğrulması, kendi olarak yeniden dirilmesi ve ruhunun âbidesini ikame etmesi istikametinde herhangi bir cehd ve gayret ortaya koymuyorsa, bu sözüyle o da yalan söylüyor demektir.

Meselenin üzerinde durulması gereken bir diğer yönü de şudur: Milletini sevdiğini iddia eden bir kimse, milletinin değerlerini dünyaya tanıtma ve o değerlerin insanlık için hakikaten lüzumlu olduğunu başkalarına da inandırma gayreti içinde olmalıdır. Yoksa bu millet inanılmayan, kendisine itibar edilmeyen bir millet olarak kabul ediliyorsa süpürge gibi kapının arkasına atılır ve onun tarihten tevârüs ettiği değerlerden insanlık istifade edemez. Öyle ise bir taraftan milletimizi kendi değerleriyle ikame ederken, diğer taraftan da onu tarih boyu var eden değerlerle bütün dünyaya anlatmak gerekir.

Bir karınca, kendi ihsaslarıyla bir mermerin içinde bal olduğunu bilse, o mevzudaki hırsı, azmi ve kararlığıyla o mermerin etrafında dolaşır durur, bir yolunu bulup o bala ulaşmaya çalışır. Burada karınca, kuyuya düşüp de kurtulma azim ve gayretinde olmayan bir insan gibi, "biri gelsin de ip salsın, o ipe sarılıp çıkayım" diye düşünmez. Varsa pençelerini, ayaklarını, tırnaklarını kullanır. Elleri zincirle bağlı olsa, ağzıyla ayaklarını basacak bir yer yapar. Hâsılı elli türlü ve elli alternatifli yolla oradan mutlaka çıkmaya çalışır.

Şimdi bize düşen şey de, eğer bir doğru yola Allah'ın lütfuyla getirilip konmuşsak, o yolda karşımıza elli bin türlü engel ve mânia çıksa da her şeye rağmen bütün engelleri aşıp Allah'ın izni ve keremiyle yolumuza daha hızlıca devam etmeye çalışmaktır. Bence işte gerçek millet sevgisi budur.

Özetle

  • Bizim, milletimiz adına duyacağımız sevgi, onun şahs-ı mânevîsi itibariyledir. Yoksa her milletten yaramaz insanların çıkacağı aşikardır.
  • Biz milletimize, geçmişte dinimize ve bizlere yaşattığı muvaffakiyetler itibarıyla alâka duyar, hatta bu sebeple onu bazen aşk derecesinde sevebiliriz.
  • Milletini gerçekten seven insan, milletimizin değerleriyle bir kez daha doğrulup dirilmesini, kendi ruhunun heykelini yeniden ikame etmesini şiddetle arzu eden insandır.

Diriliş Ümidi ve Kolektif Şuur

Tarihte eda ettiği misyonlar açısından bakınca içinde neşet ettiğimiz bu millete güvenmemiz gerektiği kanaatindeyim. Elbette ki bu, Allah'a güvenme, Allah'a dayanma, Allah'a itimat etme manasında bir güvenme değildir. Peki, öyleyse milletimize niçin güvenmemiz gerekir? Çünkü bu aziz millet tarihte hiçbir zaman uzun boylu esaret altında kalmaya tahammül etmediği gibi bundan sonra da, sonsuza kadar bir dejenerasyona katlanamaz. Mesela Çanakkale'de kırılıp dökülmüş, cenazeleriyle düşmanın önüne atılmış, o ifritten kuvveti ölümüyle önlemiş ama asla teslim olmamıştır. Zira bir Batılının ifadesiyle, her milletin müdafaadan ümidi kesildiği anda bu milletin taarruzu başlamaktadır. Gerçekten de öyledir. Milletimiz, millî mücadeleyle işgal güçlerinin hakkından gelmiş ve ülkeyi düşmandan temizlemiştir. O, hiçbir zaman esarete tahammül etmemiş ve başkasının esareti altında yaşamaktansa "ya devlet başa ya kuzgun leşe" felsefesiyle hareket etmiştir. Bence işte bu karakterde olan bir millete güvenilmelidir.

Meselenin bir diğer yönü de şudur: İslâm dünyasında Türkiye'nin maruz kaldığı bombardımana başka bir ülke maruz kalmamıştır. Bomba burada patlamış ve onun "yakma, kurutma, arkadan hastalık bırakma" gibi en müthiş alfa tesirleri de burada kendini hissettirmiştir. Diğerleri beta veya gama şualarından ne kadar müteessir olmuşlarsa, işte o ölçüde tesir altında kalmışlardır. Evet, esas mağduriyeti bizim milletimiz yaşamış ama buna rağmen o asla öldürülememiştir. Bakın hâlâ milletimizin önünü kesmek istiyorlar, ama o başka türlü bir dirilme yolu buluyor ve yine diriliyor.

Şimdi topyekûn bir millet olarak böyle bir "ba'sü ba'del mevt" heyecanı, bir diriliş humması yaşıyor isek bence bu noktada kolektif şuur meselesi üzerinde hassasiyetle durmamız gerekir. Evet, bu süreçte millet fertleri olarak bizler, birbirimize karşı tam bir güven ve itimad içinde, "beraber olalım, beraber çalışalım, fikir üretelim, teati-i efkârla, beyin fırtınasıyla meselelerimizi çözelim" anlayışı içinde olmalıyız. Ama temelde o kolektif şuur meselesi bence bir iradenin ürünü olmalı, akla dayanmalı ve bu mevzudaki gayretle semere arasındaki münasebet de çok iyi kavranmalı ki o meselenin devam ve temadisi olsun. Mevzu böyle sağlam esaslar üzerine bina edilirse yanılma da olmaz. İnsan, akıl ve iradesiyle kolektif şuuru gerçekleştirebilirse, yani çağrısını akla, mantığa ve iradeye dayandırabilirse, o, bilgiye dayanmış olur ve kalıcılık vaad eder. Hâlbuki sadece görenek ve geleneklerle dem ve damarımıza işlemiş bir ahlâk ve kültür, ciddi bir saik karşısında dağılabilir. Ama akıl, mantık ve muhakeme ile işin mebde ve münteha arasındaki münasebeti nazar-ı itibara alınarak mesele değerlendirildiğinde atılan adımlar kalıcı olur.

Bana göre kolektif şuur da akıl, mantık, muhakeme ve insan iradesine dayandırılıp her alanda müşterek hareket sağlanmalıdır. Ayrıca ilim alanındaki keşif ve tespitler de kullanılarak Din-i mübin-i İslâm'ı i'lâ için yol-yöntem daha işlek, daha hızlı hâle getirilmelidir. İşte ancak böylesi bir kolektif şuurla yürüdüğümüz yollar şehrah hâline gelir ki, bu da tabiî oturup konuşmaya, meşverete ve beyin fırtınasına bağlıdır.

Sözün Özü

Günümüzde bazıları, bütün dinlerin ortak noktalarını ortaya koyup bundan bir din meydana getirelim ve insanları onun etrafında toplayalım düşünce ve çabası içindeler. İlim dünyasının, hiç de yabancı olmadığı bu düşünce ve faaliyetlere karşı uyanık olunması gerektiği kanaatindeyim. Zira bu sözde düşünce, en azından ateizm kadar, özellikle İslâm dinine zarar verebilecek mahiyettedir. Bana göre bir anlamda orijinalite yapma, popülarite kazanma gibi sâiklerle ortaya atılan bu düşüncelere isabetli cevap verebilme, İslâm'ın evrensel esaslarına göre hareket etmekle mümkündür.

Haftanın Duası

Varlığın hakikî sahibi, âlemlerde dilediği gibi tasarruf eden her şeye kadir Rabbimize, O'nun ilmi ve malumatı adedince hamd ü sena ederek el açıp boyun büküyoruz: Allahım! Bize, kadın-erkek kardeşlerimize, arkadaşlarımıza, dostlarımıza iman ve Kur'an yolunda hizmet etmeyi kolaylaştır, (kolaylaştır da Senin nâm-ı celîlinin ulaşmadığı hiç bir köşe-bucak kalmasın) ve bize istihkakımıza göre değil de engin merhametinin iktizasına göre muamelede bulun. Amin..