Yazdır

Hak Davada Bâtıl Yollar Kullanılmaz

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2011 Kürsüleri

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğu esas alındığı sürece, ister kendimize isterse başkalarına ait bir meselede hakkı ikame etmeye, hakkı tutup kaldırmaya matuf gayret ve çabalar içinde bulunma, ibadet sayılır. Hatta hakkı ikame etme mevzuunda ortaya konulan stratejiler, planlar, meşveretler, yol ve yöntem belirleme istikametindeki fikir cehdleri de ibadet kategorisi içinde mütalâa edilebilir. Diyelim ki siz bir meselede hakkı bulmak için on defa oturup meşverette bulundunuz ve belki bunların birisinde hakka ulaştınız. Bilmelisiniz ki, bunların hepsi hakkı ikame etmeye matuf olduğu için siz meşveretin on katı sevap kazanırsınız. Çünkü kişiyi neticede bir hayra ulaştırmaya matuf vesileler de hayırdır. Eğer ulaşılmak istenen maksat bir farz ise, farza ulaşmak için kullanılan yol ve yöntemler de kişiye farz sevabı kazandırır. Nitekim bilindiği gibi, namaz için abdest farzdır; bu sebeple namaz yolunda alınan abdest de insana farz sevabı kazandırmaktadır.

Evet, hakkı tutup kaldırma Allah'a yakın olma yollarındandır ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken çok önemli bir husustur; ancak bu mevzuda öncelikli olarak yapılması gereken hakkın sınırlarının tespiti ve çerçevesinin ortaya konulmasıdır. Yani hak duygusunun doğru olarak algılanıp doğru olarak yorumlanmasıdır. Çünkü şayet o, temel kaynaklara dayalı olarak doğru okunup doğru yorumlanmazsa herkes kendine göre bir hak telakkisiyle ortaya çıkar, kendine göre bir ikame-i hak talebinde bulunup baş kaldırır. Böylece her tarafta bir isyan, bir başkaldırma ahlâkı boy göstermeye başlar.

Bu açıdan hakkı ikame etme yolunda bulunurken kullanılan yöntem ve esasların da hak olması gerekir. Hâlbuki vakıada, Hazreti Pir'in de ifade ettiği gibi, her hakkın her vesilesi hak olmayabiliyor. Bazen pragmatist bir düşünceyle yola çıkıp bâtıl vesileleri kullanmak suretiyle hakka yürümek isteyenler çıkabiliyor. Mesela Makyavelist bir anlayışta olanlar, bir amaca ulaşmak için her vesileyi meşru sayarlar. Ancak bir Müslüman böyle davranamaz. O, bir hakka ulaşmak istiyorsa, o hakka ulaşma istikametinde kullanacağı argümanların üzerinde mutlaka "caizdir" veya "meşrudur" mührünün bulunması gerekir. Yoksa "Nasıl olsa benim ikame etmeye çalıştığım bir hak abidesidir, bu mevzuda bazı bâtıl yolları da kullanabilirim." düşüncesine Kur'ân ve Sünnet asla cevaz vermez. Evet, bu, Cenâb-ı Hakk'ın razı olacağı bir düşünce tarzı değildir. Dolayısıyla denilebilir ki, eğer Müslümanlar bugün bir kısım mağlubiyetler yaşıyorlarsa, bunun arka planında, hakkı doğru anlayıp doğru temsil edip-edemediklerinin muhasebesinin yapılması gerekir.

Kaos ve Kargaşaya Sebebiyet Verilmemeli

Diğer yandan her bâtılın, her vesilesi de bâtıl değildir. Bazen de bâtıla ulaşma istikametinde kullanılan vesileler hak olabilir. Kâinatı, fizikî dünyayı incelerken, bir kısım natüralist veya pozitivist neticelere ulaşma istikametinde kullanılan tetkik, tahkik ve araştırma metodları; ilim ve hakikat aşkı gibi faktörleri bu duruma misal olarak verebiliriz. Bu açıdan, "bâtılı temsil edenlerin hakkı temsil edenlere galebe çalmasının asıl sebebi kullandıkları argümanların hak olmasıdır. Dolayısıyla esasında kazanan bâtılın mümessilleri değil, yine haktır." denilebilir. Hâsılı, çok önemli olan hak duygusunu ikame ederken mutlaka doğru vesileler kullanılıp doğru yollardan ona yürünmelidir.

Mesela bir fert ortaya çıkıp diyebilir ki, "Ben insanları huzura kavuşturacak, onları rahata erdirecek bir hayat telakkisi, bir dünya görüşü projesine sahip bulunuyorum. Öyle ki, bu proje uygulandığı takdirde insanlar ütopyaların da ötesinde hep huzur soluklayacak, huzurla yatıp, huzurla kalkacaklardır." Ancak bu şahsa göre, bu dünya görüşünün tesisi için insanların onda birinin bu uğurda heder edilmesine ihtiyaç vardır. Şimdi burada kurgulanan, hayali kurulan sistem teorik planda hakikaten güzel olabilir ve bu proje sahibi gerçekten samimi bir insan da olabilir; ancak böyle bir projeyi hayata geçirme adına kullanılacak vesilelerin yine hak vesileler olması zaruridir. Hak aranıp onun bulunması ve hakla o hedefe doğru yürünmesi elzem bir husustur. Yoksa hedeflenen böyle bir hülyaya insanları heder etme gibi bâtıl bir vesileyle yüründüğü zaman, Allah (celle celaluhu) o işi hezimetle sonuçlandırır ve asla neticeye ulaştırmaz.

Aynen bunun gibi, bizim de doğru olduğuna inandığımız duygu ve düşüncelerimizi ruhlara duyurma, insanların vicdanlarını hak duygusuna uyarma, bu istikamette heyecanları tetikleme gibi davranışlar sonuç itibarıyla hakkı ikameye vâbestedir. Fakat bu mevzuda kat'iyen herhangi bir bâtıl vesileyi değerlendiremeyiz. Yürüdüğümüz istikamette kullandığımız vesilelerin hak olmasına mutlaka dikkat etmeli, hareket tarzımızı ve üslûbumuzu belirlerken bizim için sabit kurallar diyebileceğimiz disiplin ve dinamiklere daima bağlı kalmalıyız.

Yoksa herkes kendine göre bir hak mülâhazasıyla hareket ederek hakkı ikame etme seferberliğine girişirse ortaya çıkan netice sadece kaos ve kargaşa olur. Günümüzde olduğu gibi canlı bombalar halinde, bir yerleri yakıp yıkarak bâtıl yollarla hakkın peşinde olduğunu iddia eden kimseler etrafta boy gösterir. Hatta "İnsanları sindirelim, baskı altına alalım, asit kuyularına atalım, üzerlerine korku salıp kendimizi onlara kabul ettirelim." şeklinde mülâhazalarla hareket edilip fasit bir dairenin içine girilebilir. Böyle olunca da bir daha belinizi doğrultamaz ve asla hakkı ikame edemezsiniz. Bırakın hakkı tutup kaldırmayı, hakkı ikame adına attığınız her adım, yaptığınız her teşebbüs bâtıl hesabına geçer.

Özetle

  • Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğu esas alındığı sürece, ister kendimize isterse başkalarına ait bir meselede hakkı tutup kaldırma gayret ve çabası içinde bulunma, ibadet sayılır.
  • Hakkı tutup kaldırmaya çalışmadan önce yapılması gereken, hakkın sınırlarının tespit edilmesi, neyin hak neyin bâtıl olduğunun iyi belirlenmesidir.
  • Hakkı ikame etme yolunda bulunurken kullanılan yöntem ve esasların da hak olması gerekir. Batıl yollarla hakka ulaşılmaz.

Hukuk, Huzurun Kaynağıdır

İnsanların hak ve hukuklarının gözetildiği, hukuk sisteminin çok rahat işlediği bir ülke hukuk devletidir. Ancak öncelikle hakların iyi tespit edilmesi gerekir. Hakkın, hakikaten hak olması çok önemli bir meseledir. Bu noktada bütün hakların kaynağı ve her türlü hakkın önünde bulunan "Allah hakkı" ihmal edilmemesi gereken önemli bir husustur. Aynı zamanda insanın uhrevî yanlarının, ebedî arzularının, ibadet ve Allah'la münasebet haklarının gözetilmesi ve onun ruh ve beden gibi iki ayrı yanıyla alâkalı büyük-küçük bütün haklarına riayet edilmesi de hukuk devletinin bir diğer hususiyetidir. Yani hukuk devletinde, insanların maddî ve dünyevî yanlarının yanı sıra onların metafizik yanları ve uhrevî ihtiyaçları da nazar-ı itibara alınmalıdır. Ayrıca hukukun sadece kuvvetlilere has bir imtiyaz hâline getirilmemesi, cezaî müeyyidelerin sırf zayıflara karşı kullanılmaması, hâsılı insanlar arasında hukuk noktasında müsavatın gözetilmesi de meselenin çok önemli bir diğer buududur.

İşte bütün bu yönleriyle hak ve hukuk mefhumlarının Hulefa-i Râşidin döneminde yerli yerine konduğunu görüyoruz. Evet, o dönemde çok rahat bir şekilde halife ile halktan bir fert aynı mahkemede hâkim karşısına çıkabiliyordu. Mesela Hz. Ömer'in "mevali"den bir insanla beraber hâkim karşısına çıkıp muhakeme olması ve hatta hâkimin kendisine karşı temayül gösterdiğini görünce onu tedip etmesi hepimizin bildiği o döneme ait tarihî hâdiselerden biridir.

Esasında Osmanlı Devleti'nde de durum bundan farklı değildir. Mesela Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri'ne dair anlatılan bir menkıbeyi burada hatırlayabiliriz. Anlatılanlara göre, Fatih Camii'nin inşaını gayrimüslim bir zat üstlenmiştir. Bu zat, idare tarafından kendisine söylenen şekilde değil de, kendi bildiği tarzda camiin mimarisinde tercihte bulunur. Bu durum karşısında, Fatih cennetmekân da, elinin kesilmesi suretiyle onun cezalandırılmasını emreder. Bunun üzerine o şahıs, Hazreti Fatih'i şikâyet etmek üzere mahkemeye başvurur. Başvuruda bulunulan mahkemenin kadısı Hızır Çelebi'dir. Hazreti Fatih, hâkimin huzuruna gelince, Hızır Çelebi, ona karşı asla bir imtiyazda bulunmaz, her iki tarafı dinler ve sonra Sultan Fatih'i suçlu bularak elinin kesilmesine hükmeder. Verilen bu karar karşısında şaşkına dönen davacı İslam'ın adalet anlayışına hayran kalıp Müslüman olur ve Hazreti Fatih'i affeder.

Mahkeme sonunda yaşananlar oldukça dikkat çekicidir. Sultan Fatih koltuğunun altında tuttuğu çivili topuzu çıkararak Hızır Çelebi'ye gösterir ve "Allah'ın emrettiği gibi hükmetmeseydin başını bununla paramparça edecektim." der. Bunun üzerine Hızır Çelebi de belinden çıkardığı kamasını gösterir ve "Hünkârım! Eğer benim verdiğim hükme razı olmasaydın ben de bununla seni delik deşik edecektim." der.

Şimdi eğer bugün bizler de melekleri imrendirecek bir huzur toplumuna ulaşmayı arzuluyorsak hakka hürmet ve hukuka saygı anlayışını zihinlerimize kazıyıp kalplerimize nakşetmeliyiz. İşte o zaman bir baştan bir başa bütün dünyanın hukuk temelleri üzerinde huzurun soluklandığı bir yeryüzü cenneti hâline geleceğini ümit edebiliriz.

Haftanın Duası

Merhameti sonsuz ve gücü her şeye yeten Allah'ım, Sen bize yetersin; Sen her ihtiyacımıza kâfî ve vâfîsin. Kapına yönelenlerin teveccühlerinden haberdar bulunduğun gibi bizim dualarımızı da mutlaka duyarsın. Bütün işlerimizi en güzel neticelerle neticelendir.. bu muhtaç bendelerini sürpriz ve fevkalâdeden lütuflarınla sevindir.. Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin muktezasını yerine getir de, ikramlarınla şâd olalım, ey rahmet ve şefkatiyle kâinatı okşayıp duran Raûf ve Rahîm!

Sözün Özü

Hakikî Müslüman yeryüzünün hakikî mirasçısıdır. Bu, inanç, düşünce, müessiriyet ve yönlendirme plânında bir verasettir. Zaten Allah mü'minlerin başka milletlerin sultası altına girmesine de kat'iyen razı değildir. Allah'ın razı olmadığı şey, şayet tahakkuk etmişse, mü'minler fert, aile, cemiyet ve millet olarak topyekün hepsi günahkârdır. Bu mesele Müslüman milletlerin mahkûmiyetleri açısından da değerlendirilebilir.