Yazdır

Devrin Çehresini Değiştirmek İçin...

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2011 Kürsüleri

Oy:  / 6
En KötüEn İyi 

Her Müslüman'ın -derecesine göre- ilim öğrenmesinde zaruret vardır. Ancak bu ilimler arasında farz-ı ayn olarak tek tek her ferde düşenler olduğu gibi, farz-ı kifâye olarak bazı kimselerin yapmasıyla diğer kimselerin üzerinden düşen ilimler de vardır. Mesela kişinin dini hayatını, Efendimiz'in getirdiği çerçeve içinde muhafaza edecek kadar dini ilimleri öğrenmesi farz-ı ayndır. İman nasıl olur ve nasıl kök salar? İman edilmesi gereken esaslar nelerden ibarettir? Namaz, Oruç, Hac, Zekât vs. gibi ibadetler nelerden ibarettir ve bunların eda şekilleri nasıldır? Evet, her müminin bunları bilip hudû ve huşû içinde ibadet ü taatini yapması farzdır. Ancak bazı müminlerin tıp ilmi okumaları, bazılarının askerlik sanatına vâkıf bulunmaları, bazılarının hendese ve diğer fünun-u müsbeteyi tahsil etmeleri, en azından maslahat-ı mürsele ve istihsan açısından zaruridir.

Müslümanların, onur ve izzetleriyle pâyidâr olabilmeleri ve ayakta durabilmeleri için fünun-u müsbete ile mücehhez olmaları şarttır. Öyleyse neslimiz ve devrimizin insanı, bir büyüğümüzün ifadesiyle: kafasını devrin fünun-u müsbetesiyle, kalbini de ulûm-u imaniye ve Kur'aniye ile tenvir etmelidir. Kalb ve kafa izdivacı yapıldığı takdirde nesebi sahih terkipler, devrini anlama, irşad, halka nüfuz etme ve insanların gönlüne taht kurup oturma imkânı doğacaktır. Bu sebeple bir mümin, her iki alanla alakalı hususları çok iyi bilmelidir. Bu aynı zamanda irşad, tebliğ ve kendi milletimiz içinde, hayat-ı içtimaiyemizde olması gereken hayatî bir mevzudur. Her müminin, kendi vatanında ve kendi milleti namına mevcudiyetini gösterebilmesi, dahası huzursuzluklar karşısında muvazene unsuru olabilmesi için kendi devrini bilen biri olarak yetişmesi, hem fünun-u müsbete, hem de ulum-u diniye ile mücehhez olmasını gerektirir.

İhmal Edilen Müesseselerimiz

Belli bir dönemde medresemiz bunu ihmal ettiği, tekke ve zaviyeler sadece dervişlere tesbih verir hale geldiği için geri kaldığımız söylenebilir. Geçmişte Ekberî tarikatının kurucusu Muhyiddin İbn Arabî, kendi devrindeki insanlara yedi asır evvel ilmin, fünun-u müsbetenin en ince esrarından bahsetmişti. Elektrik akımlarını ampulün içine sokarak bu potansiyeli verimli hale getiren azmin timsali büyük deha Edison, ampulle alakalı yazdığı bir yazıda "Üstadım Muhyiddin İbn Arabi'yi hayırla yâd ederim ve hayırla yâd edilmesini isterim." demişti. Çünkü Ekberî tarikatının şeyhi Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, asırlar önce kendine has üslûbuyla elektrik enerjisinden bahsederek Edison'a ilham kaynağı olmuştu. Ayrıca ben, Fütuhat-ı Mekkiye'nin dördüncü cildinde anlatılan ifadelerden paratöneri de çıkarıyorum. Orada, havada zâit-nâkıs yüklü bulutlar üst üste geldiği zaman bazı binaların yıkılacağı, İbn Arabî'nin bu işi bakır ve çinkoyla nasıl önlediği işaret edilmektedir ki, bütün bunlar o hazretin, kendi devrine ait fünûnunun çok ötesini bildiğini göstermektedir.

Evet, tekke ve zaviyeler sadece tesbih verme ile yetinen kitap okumazların mahalli haline gelince, medreseler Aristo mantığını tekrar edip duran mukallitler yuvası olunca İslam da nazariyeler mecmuası şeklinde algılanmaya başlamıştı. Bunlar, işin bize ait yönüydü. İşin doğrusu, böyle davranmakla biz, İslam'a ihanet etmiştik. Meşhur İngiliz şarkiyatçısı Gibb, İmam Gazali'yi anlatırken, "Ben hayatımda kendi devrini aşarak, üç-dört asır sonrasına hükmünü kabul ettirecek böyle bir insan görmedim. Onun, devrinde bilmediği fünun yoktu" demektedir. O İmam Gazali ki, ahlaka dair en büyük kitabı "İhya-u Ulûmiddin" eserini yazarak ümmet-i Muhammed'e hediye etmiştir. Aynı İmam Gazali, devrinde zirveye çıkan felsefeyle ve onun temsilcisi filozoflarla boy ölçüşecek seviyede felsefeye de vâkıf bir insandı. İmam Rabbani Hazretleri kendi devriyle ele alınacak olursa o da yed-i tûla sahibi bir âlimdi. Ancak biz, daha ziyade menkıbe edalı yerlere dalar ve yüce bir kamet olan o Hazreti ceviz kabuğunun içine koyup öyle görmeye çalışırız.

Bir dönemde topun plan ve hesabı medreselerde yazılıp çiziliyor; caminin içinde sinüs-kosinüs hesapları yapılıyor ve mabed, bir mektep ve medrese gibi hizmet veriyor ve ulûm-u diniye, fünûn-u medeniye ile atbaşı gidiyordu. Evet, Selçuki devrinde, mescidde gökyüzünde yıldızlar rasat ediliyor; Ayın menzilleri Manisa'daki Hatuniye Camii'nin deliklerinden görülüyor ve seyrediliyordu. Selçuki döneminde ve Osmanlı'nın bidayetinde biz, fen ve teknikte Avrupalıdan çok ilerdeydik. Bu itibarla da biz bugün çok müstahkem bir kale iken yıkılıp harabe haline gelmiş bir kalenin tamiriyle meşgul bir kısım adanmış fertler olarak hem Batı'nın fünûn-u müsbetesini, bir kısım fersûde fikirlerden sıyrılarak öğrenecek, hem ulûm-u İslamiyeyi talim edecek, hem de laf-ı güzafı bırakıp İslam'ın ruhî hayatına dönerek kalbî ve ruhî hayat yörüngesindeki yolculuğumuza devam edeceğiz.

Hâsılı, işte bu türlü insanları yetiştirdiğimiz zaman devrimizin çehresi değişecektir. Bu sayede tesbih verenler değil ruh verenler, verdiği tesbih sayısıyla müridinden tesbih isteyenler değil birini bin yapıp mamur gönülle mürşidin huzuruna gelen büyük insanlar yetişecektir. Vâkıa o devre bugün bitip kapanmış görünse de bir kere daha gerçekleşmesine hiçbir mani yoktur. Aslında bugün öyle bir gelecek bütün ihtişamıyla hak erlerinin simasında görülmektedir.

Nebilerin Bile İmreneceği Topluluklar!..

Allah ne güzel!..

Onun karşısında bir başka güzellik de, insanın, kendini günde birkaç defa sıfırlayıp, mutlak kemâlin O'na ait olduğunu vurgulamasıdır. Evet, insan Allah'ın azameti karşısında 'ben... ben... ben...' diyeceğine, mârifet-i sâni adına açılan menfezlerden içeri girerek, asıl büyüklüğün O'na, küçüklüğün ise kendine ait olduğunu ilân etmelidir.

Yine insan, kendisine ihsan edilen maddî ve mânevî şeyler karşısında 'Ben kim, bu ihsanlara lâyık olmak kim? Şayet O'nun sonsuz lütfu olmasaydı, ben bunlara sahip olamazdım.' diye düşünmeli, hatta böyle düşünmeye kendini şartlandırmalıdır. Burada Üstad Hazretleri'nin 'Allah'ın en büyük ihsanı insana mazhar olduğu lütufları hissettirmemesidir.' sözünü hatırlamak yerinde olur zannediyorum. Evet, bu belki de en büyük bir mazhariyettir. Keşke insanlar bunun şuurunda olabilselerdi!..

Bazı hadislerde 'Ahirette bütün nebilerin gıpta ile bakacakları topluluklar'dan bahsedilir. İhtimal bu topluluklar, peygamberâne bir azim ve kararlılıkla hizmet eden ve yaptıkları hizmet karşılığında hiçbir beklentiye girmeyen kişilerdir. M.Âkif, Çanakkale şehitleri için 'Yine bir şey yaptım diyemem hatırana.' der. Aynen öyle de, din-i mübin-i İslâm için büyük büyük işler yapanlar 'Yine bir şey yapamadık Senin için.' demelidirler ki, hadiste bahsedilen topluluk içine girebilsinler.

Müslümanlıkta tevazu, mahviyet ve hacalet esastır. İslâm'a göre insan kendi acizliği ve fakirliğini anlayabildiği ölçüde seviye kazanır. Hemen her toplum içinde zenginlik, makam, ilim, güzellik, soy vb. şeyler büyüklük vesilesi olarak kabul edilen şeylerdendir. Tevazu ise bunlara rağmen insan hayatına hâkim olması gereken bir ahlâk-ı âliyedir. Yani yukarıda saydığımız şeylerle tevazu birbirine rağmen işleyen, biri diğerine engel olan iki unsurdur. Fakat Müslümanlık açısından önemli olan, insanın iradesi ile bunu aşmasıdır. Tıpkı Nebiler Sultanı Hz. Muhammed (sallahu aleyhi vesellem) gibi. O kovulmuş olduğu Mekke'ye seneler sonra muzaffer bir komutan olarak girerken, tevazuundan mübarek başları, binitinin eğerinin kaşına değecek kadar aşağılardaydı. Hatta denilebilir ki O, 23 yıllık insanı gurura, kibire, büyüklenmeye sevk edebilecek hâdiselerle dopdolu hayatında tevazu ve mahviyete ters bir davranışta bulunmadığı gibi, bunlar O'nun tevazu ve mahviyetinin artmasına sebep teşkil etmiştir. İşte bu bizim 'kendini sıfırlama' diye ifade ettiğimiz husustur. Zaten insan Allah'ın kulu değil midir? Allah'ın kulu olma lütfundan rahatsızlık duyma olur mu? Büyükler, Hakk'a kulluğu en büyük pâye saymışlardır. Allah Rasülü'nün 'kul peygamberliği' tercihi bizlere ne önemli bir örnek teşkil eder!

Hâsılı, kendini Allah'ın yüklediği misyonun dışında farklı farklı makamlarda gören insan, bana göre İslâmî esasları tam kavrayamamış, psikolojik açıdan da rahatsız biridir.

Haftanın Duası

Bizi sıyanet buyur ey biricik Koruyanımız.. dinimize ve dünyaya müteallik bütün işlerimizde insî ve cinnî şeytanların, durmadan kötülüğü emredip duran nefs-i emmarenin vereceği zararlardan, inanan kullarına karşı kalpleri kin ve nefret duygularıyla dopdolu düşmanların saldırgan davranışlarından bizi muhafaza et, ey her zaman inayetiyle bizimle beraber olan Rabb'imiz.. Efendiler Efendisi'ne, O'nun payeler üstü aile fertlerine, her biri nurefşan birer yıldız olan ashab-ı güzinine salât ü selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabbimiz!

Sözün Özü

Allah'ın bugüne kadar milletimize pek çok lütuf ve ihsanı olmuştur. Bunca handikap ve engellemelere rağmen, Cenâb-ı Hak insanımızı, çok kısa zamanda topyekün dünyada herkese duyurduğu bir ses ve soluk hâline getirmiştir. Bu bir nimettir ve bunu dile getirmek de bu nimete olan şükrün bir tür edâsıdır. Allah'ın nimetlerine karşı şükrün bir buudu olarak, o nimeti her yerde ve her fırsatta yâd etmek gerekir ki, bu, Cenâb-ı Hakk'ın bize bahşettiği nimetlerini duymamız, hissetmemiz, idrak etmemiz ve vicdanen ona mukabelede bulunmamız bakımından bir şükürdür.