Yazdır

Biz O'na Çok Medyun, Çok Minnettarız

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2011 Kürsüleri

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) hayat-ı seniyyelerinde elbette ki hiçbir zaman yaptığı hizmetlerden dolayı herhangi bir ücret talebinde bulunmamış ve "Sizin için şunu yaptım, bunu ettim!" diyerek asla kimseyi minnet altında bırakmamıştır.

Ancak sayılabilecek kadar az vâkıa olsa da, değişik hikmet ve maslahatlara binaen, kendisinin muhatapları için nasıl büyük bir nimet olduğunu hatırlattığı durumlar da söz konusudur. Mesela Huneyn Harbi sonrası gelişen hâdiseler buna bir misal olarak zikredilebilir. Hatırlanacağı üzere Huneyn Harbi'nde elde edilen ganimetleri Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha ziyade gönüllerini İslâm'a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Şu an biz belli ölçüde bunları düşünüp idrak edebiliyoruz ancak o günkü şartlarda Ensar'dan üç-beş genç bunları düşünememişti. Düşünememiş ve "Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor!" demişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)Ensar'ın, aralarına başka kimse almadan, hemen bir çadırın altında toplanmasını emretmiş ve onlara minnet ifadeleri olarak telakki edilebilecek şu sözleri söylemişti:

"Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr ü zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?" Elbette orada bulunanların çoğu zaten O'na (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok iyi inanmış kimselerdi. Efendimiz (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), her cümle ve soruyu bitirdikçe onlar topluca: "Evet, evet, minnet Allah'a ve Resûlü'ne aittir!" diye gürlemişlerdi. (Buhârî, menâkıbü'l-ensâr 1-2; megâzî 56) Görüldüğü üzere burada -hâşâ- nimetlerin onların başına kakılması, yüzüne vurulması mevzubahis değil; aksine muhatapları içine düşebilecekleri bir vartadan kurtarma, fitnenin önünü alma ve ortaya çıkmış problemi çözmeye matuf bir gaye söz konusudur.

Tabiî bu hitab-ı nebevîde aynı zamanda bizim için de alınması gereken dersler var. Bu beyanla, Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah nezdindeki yeri ve bizim başımız üstünde bulunan o muallâ konumu hatırlatılmış oluyor. Evet, biz O'na karşı çok medyun, çok minnettarız. Zira O olmasaydı cihanın olmasının da bir manası yoktu. İmana, iz'ana erdiysek O'nun sayesinde erdik. Varlığı doğru okuyabildiysek O'nun sayesinde okuduk. Bugün hidayet yolunda bulunuyor, ebedî mutluluk yurdunun rüyalarını görüyor, Allah'ın hoşnutluğuna ermeyi hedefliyorsak, bütün bunlar O'nun rehberliği, yol göstericiliği vesilesiyle, yollarımıza nurlar serpip aydınlatması sayesindedir. Bu açıdan minnet etme O'nun hakkı, bunu itiraf da bizim vazifemizdir.

Bir Arpa Boyu Yol Alamayan Tali'sizler

Şimdi mevzuun bize bakan yönüne gelecek olursak, elbette ki gaye ölçüsünde vesile olan Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) konumu farklı, bizim konumuz ise tamamen farklıdır. O sebeple ister insanları yedirme, içirme, bakım ve görümünü yapma tarzında olsun; isterse onların ilim ve irfanına hizmet etme, böylece onları doğru yola sevk ederek rehberlikte bulunma şeklinde olsun.. hâsılı hangi yolla olursa olsun, bu yaptığımız iyiliklerin hiçbirini minnet ima edecek ölçüde dahi olsa dile getirmemiz doğru değildir. Bu konuda bize düşen şöyle düşünmektir: Allah'a binlerce hamd ve sena olsun ki, bizi sizinle beraber böyle güzel bir yola hidayet eyledi; eyledi de iman ve İslâm hayatımız, gönül ve ruh dünyamız itibarıyla henüz gerçek bayrama eremesek de Rabb'imiz bize el ele, omuz omuza âdeta bir bayram sevinci yaşattı.

Evet, yaptığımız hizmet, ettiğimiz iyilikler karşısında kardeşlerimize minnet edip onları incitmemeli, üzmemeliyiz. Bazen anlaşılmama, hissedilmeme gibi durumlar karşısında insan olmamız münasebetiyle gönül kırgınlığı yaşayabiliriz. Ancak bu durumda içteki duygularımızı ifadeye dökmez ve bastırabilirsek -inşallah- mahzurlu bir tavır ve davranış içine düşmemiş oluruz. Hele hele "Ben olmasaydım nereden bu yolu bulacak ve doğruyu nasıl bilecektiniz?" şeklinde beyanlarda bulunarak vesile olduğu hizmetleri gurur vasıtası yapıp başa kakmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. İstanbul gibi beldeleri fethedebilir, Belgrad'lara gidebilir, Viyana'lara yönelebilir, kıtalara nam-ı celil-i Muhammedî'yi duyurabilirsiniz. Ve bütün bunlar insanlar tarafından sanki sizin dehanızdan fışkırmış gibi görülüp öyle de algılanabilir. Ancak bu yaptıklarınızı, arkanızda sizinle beraber koşan o insanların başına kakar, minnet mevzuu hâline getirirseniz, bu durum, o büyük işlerin hepsini iptal eder, sevabını alır götürür ve ahirette o işlerden sizin hesabınıza hiçbir şey kalmaz. Bunca iş yapmış olmanıza rağmen bir arpa boyu yol almamış/alamamış olduğunuzu öte tarafta acı acı müşahede edersiniz.

  • Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve selem) bizlere, Allah için yapılan işlerin karşılığında insanlardan hiçbir ücret talep etmemeyi gerek yaşantısı ve gerekse ifadeleriyle ortaya koymuştur.
  • Allah için yapılan hizmetleri birer gurur vasıtası yapıp insanların başına kakmaya hakkımız yoktur. Zira, Allah'ın havl ve kuvveti olmadan meydana gelebilecek hiçbir şey yoktur.
  • Yapılan hizmetleri başa kakma -hafizanallah- o büyük işlerin hepsini iptal ederek sevabını alıp götürebilir. Dolayısıyla ahirette o işlerden insanın hesabına bir şey kalmaz.

Bir Hatıra ve Düşündürdükleri...

El ele, omuz omuza sa'y ü gayrette bulunan bir heyetin samimi gayretleri neticesinde, Cenâb-ı Hakk'ın ilim-irfan hayatımıza lütfettiği bir müessesenin açılış merasimine davet edilmiştim.

Tören esnasında konuşma yapanlardan birisi, yapılan hizmetlerden bahsederken; "Bugüne kadar bu işleri, bu hizmetleri "bizdeniz" ettik, eyledik, ulaştırdık..." gibi sözler söyledi. Hem ifade hem de muhteva yanlışlığının iç içe girdiği böyle nahoş bir durumdan şahsen çok utanmıştım. Evvela bildiğiniz üzere "bendeniz", lisanımızda kendinden bahsetme mecburiyetinde kalındığında başvurulan, mahviyet ve mahcubiyet edalı bir sözdür ve "kul, köle" manasına gelen "bende" kelimesinden türetilmiştir. Yani "bendeniz" derken "kulunuz, köleniz" kastedilmektedir. Böyle olunca "bizdeniz"in kelime ve ifade açısından bir manasının olmadığı, yanlış bir kullanım olduğu açıktır. Konuşma esnasında iddialı tavır ve üslûptan kaçınılabilseydi, yanlış kullanım da olsa mahviyet ve tevazuu çağrıştıran "bizdeniz" kelimesi belki o ölçüde sevimsiz düşmeyecekti. Fakat âdeta denizin dalgalanmasını hatırlatırcasına bir üslûpla -hafizanallah- oradaki insanlara karşı bir iddia, bir başa kakma tavrı vardı ki, doğrusu o tablo gönlümde sevimsiz ve yaralayıcı bir iz bırakmıştı. Hâlbuki biliyoruz ki Allah dilerse o işi bir başkasına yaptırırdı. Eğer O, bu şerefi bir kuluna lütfetmişse, kanaatimce, Alvar İmamı'nın dediği gibi "Değildir bu bana layık bu bende/Bana bu lütf ile ihsan nedendir?" denmeli ve "Nasıl oluyor da Allah bizim gibi kırık dökük insanlara böyle sağlam işleri gördürüyor." anlayışı içinde hamd ü sena duyguları dile getirilmeliydi. Neredeyse üzerinden kırk sene geçmiş olmasına rağmen bir manada çiğ sayılabilecek, yaralayıcı, insanın içini kanatan ve yanlış bir ifadeyle ortaya çıkmış bu yanlış ifadeyi maalesef unutabilmiş değilim. Unutamadım ve mevzuun ehemmiyetini anlatabilmek için böyle bir hatırayı sizinle paylaşmış oldum. Böyle yapmakla hata ve günaha girdiysem rahmeti sonsuz Rabb'imden beni bağışlamasını dilerim.

Şimdi bu hatıra perspektifinden bakacak olursak, diyebiliriz ki muhatabı minnet altında bırakacak iddia, tavır ve beklentilerden mümkün olduğunca sakınmamız gerekir. En azından bu tür menfî duyguları, içimizde kontrol altında tutacak ölçüde irademizin hakkını vermeli, bize lütfedilen o iradenin varlığını ortaya koyabilmeliyiz. Bu yapılamadığı takdirde mesele daha tehlikeli bir yöne doğru kayıp gidiyor demektir. Evet, insan elden geldiğince bu tür duyguları daha baştan kendi içinde hapsetmeli, ufaltmalı ve eritip ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.

Haftanın Duası

Allah'ım! Biz, Senin Müslüman kulların, mahzun ve kederli olarak huzuruna geldik. Senden sıkıntılarımızı gidermeni, gam ve hüznümüzü de izale buyurmanı dileniyoruz.. dileniyoruz zira Sen kapına koşanları hiçbir zaman eli boş geri çevirmezsin. Gelip başımıza çöreklenen her türlü üzüntü, tasa, keder, sıkışıklık hallerinden kurtulmamız için bize nezdinden bir fereç ve mahreç, bir çıkış yolu gönder. Amin..

Sözün Özü

Üstad Hazretleri'nin "Kardeşlerinizin meziyetleri ile iftihar ediniz." şeklindeki tavsiyesi, tamamen inanca bağlı bir olaydır. İnancı kuvvetli olmayan insanların, bu hakikati tam yaşayabileceklerine ihtimal verilemez. Evet, konuşan bir kardeşinizin sürç-ü lisanları sizi rahatsız etmiyorsa veya onun dinleyenlerin gönlünde inşirah hâsıl eden konuşması sizi sevindirmiyorsa, siz "kardeş" makamını ihraz edememişsiniz demektir.