Yazdır

Kur’an’da resmedilen insan tipleri

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2012 Kürsüleri

Oy:  / 8
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Kürsü: Kur’an’da resmedilen insan tipleri

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hâdiseleri tahlil ederken hedefte hususî bir şahıs olmaz.

Fakat şu ayetler her insan için ya da belli tipler için, hemen her zaman söz konusu olabilecek davranış, inanış ve aldanış biçimlerini sergiler:

“İnsan bir sıkıntıya maruz kalınca gerek yan yatarken, gerek otururken veya ayakta iken, Bize yalvarıp yakarır. Ancak Biz onun sıkıntısını giderince de, sanki uğradığı dertten dolayı Bize yalvaran kendisi değilmiş gibi çeker kendi yoluna gider. İşte (hayat sermayelerini boşuna harcayıp) haddini aşanlara yaptıkları işler böyle süslü gösterilmiştir.” (Yûnus, 10/12)

Dikkat edilirse ayet şu ya da bu kimseye değil, mutlak manada insana ait bir hususiyeti tespit eder ve bu konumda bulunan insanın hâlet-i ruhiyesini enfes bir üslûpla dile getirir.

Evet, insan, kendisine herhangi bir zarar isabet ettiği; meselâ oğlu-kızı veya hanımı vefat ettiği; bağına-bahçesine bir zarar geldiği, işleri tamamen tersine dönüp ticaretinde iflasa gittiği zaman durup dinlenmeden Rabb’ine dua eder.

Sonra Allah, onun başına gelen musibeti ve zararı kaldırdığı, işlerini yeniden denge ve düzene soktuğu zaman aynı insan öyle bir tavır takınır ki, sanki hiç o musibetlere maruz kalmamış, hiç el açıp Allah’a yalvarmamış ve yana yakıla Mevlâ’ya teveccüh etmemiş biri gibi oluverir.

Nimetlerin Şımarttığı Karakterler

Bu çizgide bir başka ruh hâleti münasebetiyle de Kur’ân şöyle der:

“İnsana ne zaman bir nimet versek hemen Allah’tan yüz çevirir ve yan çiziverir…” (İsrâ, 17/83)

Kur’ân’ın, karakterini tasvir ettiği bu tip, Allah’ın kendisine ihsanda bulunmasına, nimetleriyle serfiraz kılmasına karşılık sanki elde ettiği bu nimetleri sebepler vermiş veya onları kendisi yaratmış gibi bir tavra girer.

Özetle
  • Kur’an, tahlilde bulunurken belli bir şahsı hedef almaz. O, belli tipler için, hemen her zaman mümkün olan davranış biçimlerini sergiler.
  • “Bunlar benim ilmim ve marifetimle elde ettiğim şeylerdir” sözü, her asırda karşımıza çıkan ve çıkabilecek olan bir karakteri simgeler.
  • Kur’ân’ın, ipliklerini pazara çıkardığı bir diğer zümre ise, yapıp-ettiklerine sevinen, yapmadıkları şeylerle övülmeye bayılan kimselerdir.

Aslında Kur’ân’ın çok veciz olarak ifade buyurduğu bu insan tipi, her asırda karşımıza çıkan ve çıkabilecek olan bir karakteri simgeler. Evet, mazhar olduğu nimetleri ifade ederken;

“Bunlar benim ilmim ve mârifetimle elde ettiğim şeylerdir.” (Kasas, 28/78)

diyen insanların sayısı hiç de az değildir.

Kur’ân, o nurlu ifadeleriyle ayrı bir tipi de şöyle anlatır:

“…Ona bir zarar dokununca hemen umutsuzluğa düşer.” (İsrâ, 17/83)

Aslında bu da bir kâfir karakteridir. Çünkü ümitsizlik kâfirin şiarı ve onun ayrılmaz vasfıdır. Evet, küçük bir zarara maruz kaldığında hemen ümit dünyası yıkılıp altüst olan, elbette sağlam bir mü’min olamaz.

Bazen de Kur’ân, değişik karakterleri resmederken karşımıza gösteriş ve çalım budalası bir karakteri çıkarır:

“Onları gördüğün zaman kalıpları göz doldurur (ve dikkatini çeker), konuştuklarında durur sözlerini dinlersin, (sözlerini allayıp pullayarak konuşurlar, dinletirler ama) aslında onlar elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her bağırtıyı kendi aleyhlerinde sanırlar…” (Münâfikûn, 63/4)

Burada Kur’ân, dönek bir karaktere ait bulanık bir tip resmetmektedir. Bu, sokakta, evde bir türlü; insanlar içinde bir başka türlü görünen zıp orada zıp burada bir tiptir. Böyle bir karaktere sahip kişiler her sayhayı kendi aleyhlerine zannederler. O kadar korkaktırlar ki, çevrelerinde hafif bir ses, bir sayha duyuluverse ya da gök gürleyip şimşek çaksa ödleri kopuverecek gibi olur. Zayıf ve yüreksiz olduklarını gizleyemez ve hemen kendilerini ele verirler.

Yapmadıkları Şeylerle Övünenler

Şimdi bir de Kur’ân’ın, ipliklerini birer birer pazara çıkardığı şu durumlarına bakın:

“O ettiklerine sevinen, yapmadıkları şeylerle övülmeye bayılan kimselerin, azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân, 3/188)

Ayetten de anlaşıldığı üzere insanlar içinde, yaptıkları şeylerle methedilmeyi isteyenler onlar olduğu gibi, yapmadıkları şeylerin kendilerine mâl edilmesini isteyenler de yine onlardır. Bunların hayır adına yaptıkları işlerden tek maksatları, dertleri, davaları halk arasında medh u senaya mazhar olmaktır.

Bir de, Kur’ân’ın nazara verdiği şu ikiyüzlü tipe bakın:

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları hâlde ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ derler.” (Bakara, 2/8)

Kur’ân’ın resmettiği bu tipe uyan insanlar, inanıyor gibi gözükürler, ama kendi yandaşları ile baş başa kaldıkları vakit tamamen değişik bir ifade sergilerler. Bunlar, “Allah’a ve ahirete inandık.” derler, fakat aslında onlar Allah’a da, ahirete de inanmış değillerdir. Nitekim kimi insanlar: “Ben de Allah’a inanıyorum, babam hocaydı, dedem hafızdı, ninem günde beş vakit namaz kılardı…” gibi laflar ederler. Oysa önemli olan dedenin, ninenin edip eylediklerinden daha ziyade kişinin kendi durumudur ve asıl olan da odur.. Evet, önemli olan, kişinin babasının hoca oluşu değil, gönlünde İslâm adına ne kadar heyecanının olduğudur.

Bu tiplerin sabit bir yönleri, düşünceleri yoktur. Bir ağaç gibi yere kök atmış, semaya ser çekmiş, dal budak salmış hâlleri olmadığı için de hiçbir zaman meyve veremezler. Bunlar, menfaatlerine göre bazen orada, bazen burada; bazen mü’minler arasında, bazen de kâfirler arasındadırlar.

Mütefekkir insanlar

Kur’ân’ın övgüye lâyık gördüğü tipler arasında ‘mütefekkir’ tiplerin ayrı bir yeri vardır. Bunlar, hayatlarının her dakikasını, en engin duygu ve düşüncelerle âdeta bir kanaviçe gibi işler, zamanın hiçbir parçasının boş geçmesine müsaade etmez ve onu dolu dolu yaşarlar.

“Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabb’imiz! (derler), bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru!’” (Âl-i İmrân, 3/191)

Evet, hayatlarını tefekkürle süsleyen bu insanlar; yatarken, kalkarken, yerken, içerken mütemadiyen düşünür; sebep-netice, eser-müessir, Hâlık-mahlûk arasındaki münasebetleri derinlemesine inceler ve mârifetullah adına her zaman sonsuza yelken açar; göklerin ve yerin yaratılışına, onlardaki o şiirimsi âhenge, mükemmel nizama hep ibretle bakar ve bu tefekkür sayesinde hiçbir şeyin sahipsiz ve gayesiz olamayacağı neticesine ulaşırlar.

Değişik semavî sistem ve galaksilerin baş döndürücü keyfiyetlerinden, arzdaki her şeyin hikmet, maslahat ve faydalarına kadar harikulâdeliklerle dolu varlık karşısında hayretten hayrete girer ve: “Ey Rabb’imiz! Bütün bunları Sen boşuna yaratmadın. Her şeyde Hakk’a götüren bir yol ve her şeyde Hak isminin bir tecellîsi var” derler. Sonra da:

“Allah’ım! Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederiz. Bizi Cehennem azabından muhafaza eyle!” (Âl-i İmrân, 3/191)

niyazıyla hep O’na yönelirler.

Kur’ân bunları anlatırken, üzerimizden geçen zamanın her parçasına Mevlâ’nın adını yazan bir tip canlanır onların gözlerinde. Hiçbir anını boş geçirmeyen, yaşadığı her ana kendi şuurundan bir ruh katan ve böylece her zaman canlı ve hareketli geçen bir hayata sahip olan bu tip, tam bir mütefekkir tipidir. Cansız ve vücutsuz zaman şeridi, her parçasına Allah’a ait manaları işleyebilen mü’minler sayesinde, hayat kazanır ve onun imanı ve ameli sayesinde de, âlem-i bekâya ait ebedî birer manzaraya dönüşür.

Haftanın duası

Ey her şeye gücü yeten ve kullarına, onların şah damarından daha yakın olan Rabb’imiz! Gidecek başka hiçbir kapısı olmayan ve işlerini yoluna koyabilecek yegâne güç ve kuvvet sahibi olarak sadece Seni bilip Seni tanıyan bir düzine çaresiz yine kapına geldik ve yine bize yardımcı olmanı diliyoruz. Ne olur, bizi göz açıp-kapayıncaya kadar, hatta daha az bir zamanda bile nefsimizle baş başa bırakma..

Sözün özü

Herhangi bir mevzuda, geniş, derin ve sistemli düşünme manalarına gelen tefekkür; erbâbınca, kalbin çırası, rûhun gıdası, bilginin rûhu ve İslâmî hayatın da kanı, canı ve ziyâsıdır. Tefekkür, kalbde öyle bir nurdur ki, hayır ile şer, fayda ile zarar, güzel ile çirkin onunla görülür ve sezilir.. Kâinat onun sayesinde okunan bir kitap hâline gelir ve Kur’ân’ın âyetleri onunla ayrı bir derinliğe ulaşır.