Yazdır

Kabiliyetlerinin hakkını ver

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2012 Kürsüleri

Oy:  / 5
En KötüEn İyi 

Cenâb-ı Hakk'ın her lütfu, kendi cinsinden bir vazife adına insana verilmiş bir imkândır. Meselâ, sıhhat Allah tarafından bahşedilmiş büyük bir nimettir. İnsan, bu sıhhat nimetini hem oruç tutarak, hem namaz kılarak hem de cihad ederek Allah yolunda kullanmalıdır ki, o sıhhat lütfuna karşı şükrünü eda edebilmiş olsun.

İnsan, böyle bir şükrü eda ederse, Cenâb-ı Hak da o bedeni ahirette, arızasız hem de bâki bir surette ve bütün duyguları inkişaf etmiş olarak yeniden ona iade eder.

İnsanın aklı da Allah'ın önemli bir nimeti ve lütfudur. Eğer o aklın ufku vahyin ışıklarıyla aydınlanmış ve o sayede isabetsiz kararlardan uzaklaşmış ve her kararı sırat-ı müstakîm çizgisinde verebiliyorsa; artık bu akıl bir manada ilham kaynağı demektir. Yani insan, akıl nimetini yerinde kullanıyor ve onunla hak adına, batıla saplanmış kimseleri ikna edip Hakk'ı tanıttırıyorsa o, aklın hakkını veriyor demektir. Aksine aklı sadece, akl-ı meaş olarak yalnızca dünyevî işlerde kullanıyor, onun hakkını vermiyorsa, o nimete karşı nankörlük yapıyor demektir.

Allah'a muhatap kılan özellik: Beyan

Cenâb-ı Hakk'ın insanlara verdiği en büyük lütuflardan biri de beyan kuvvetidir. Öyle ki bunun anlatıldığı sûre Rahmân ismiyle başlamaktadır. Rahmân'ın, İsm-i A'zam'dan olduğuna dair kuvvetli rivayetler var. Cenâb-ı Hakk'ın Rahmâniyetinin, yani çok geniş dairede rızık vermesinin, varlığı lütuflarıyla perverde etmesinin tezahürlerinden biri de insana beyan kuvveti lütfetmesidir.

İnsan, ancak beyan sayesinde içinde tecellî eden şeyleri ifade edebilir ve beyan sayesinde Cenâb-ı Hakk'a muhatap olur; olur da Allah'ın sözünü anlar ve aynı zamanda kendi maksadını O'na açabilir. Allah (celle celâluhu) da ona; "Gel, Benim için namaz kıl, huzurumda eğil." der, o da gider kemerbeste-i ubûdiyet içinde "Elhamdülillah" deyip O'nun huzurunda durur. Bu, bir manada Allah'ı anlama ve O'nunla konuşmadır. Tâbiînden bir zat diyor ki: "Kur'ân okuyan bir kimse, ben Allah ile konuştum derse, yalan söylemiş olmaz." Bu açıdan "Elhamdülillah" diyen Allah ile konuşmuş sayılır ki, böyle bir konuşma da ancak beyan nimetiyle gerçekleşmektedir.

İnsan namazda, "Sen Rahmân u Rahîmsin; bana evvelâ idrak sonra da bu idraki hiç olmazsa beyanla ortaya koymak için kabiliyet ve istidat verdin. Bu, Senin Rahmâniyetinin tecellîsidir. Sen kıyamet gününün Sahibisin; ben de Senin emirlerin çerçevesinde şimdiden o güne göre hazırlanıyorum." dedikten sonra doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ı muhatap alıyor ve "Kulluğumu yalnız Sana yapıyorum ve bu kulluk yükünün altında ezilmemek için de yardımı sadece Senden istiyorum." diyerek konuşmasına devam ediyor.

Böyle diyen bir insan, çok şerefli bir pâye ve makama yükselmiş sayılır; ne var ki, çoğu insan, ihtimal bunu hiç düşünmüyor. Bir insan gidip bir devlet başkanına muhatap olsa ve onunla bir iki laf etse her yerde bu konuşmayı anlatır; her ortamda bir girizgâh bulup o konuşmadan söz eder. Bir devlet başkanıyla bile konuşma bu kadar önemli görülüp anlatılıyorsa, Allah'ın huzurunda O'na muhatap olma imtiyazının ne demek olduğu derin derin düşünülmelidir.

Binaenaleyh beyan, Allah'ın insana çok büyük lütuflarındandır ve mutlaka hakkı eda edilmelidir. Beyanın en önemli hakkı, insanı beyanla şereflendiren Allah'ı anlatmaktır.. Evet insan, kendisine beyan kabiliyetini veren Rabb'ini tıpkı bir dellal gibi gezdiği her yerde anlatmak zorundadır. Bir dellala üç-beş kuruş verirler, o da pazarın her yerinde sabahtan akşama kadar dolaşır durur ve ona söylenen beş kuruşluk malı anlatır. Pazarlamacılar da aynı şeyi yaparlar; evlere gider, insanlara yüzsuyu döker ve mallarını pazarlamak isterler. Sonuçta satacakları iki tencere ve birkaç tabaktır. Aynı şekilde bizler de, bize, çok kolaylıkla yapılan işlere karşılık Cennetini verecek, Cemalini görmeye lâyık hâle getirecek ve gösterecek olan bir Sultanı, bize lütfettiği beyanın hakkını eda ederek anlatma konumundayız. Eğer bir gün yeryüzünde anlatılacak kimse kalmazsa, göklere merdiven dayayarak oradaki cinlere ve ifritlere de O'nu anlatma heyecanını yaşama sorumluluğu altında bulunmaktayız. Bir hak dostunun dediği gibi, zindanlara hapsetseler, orada kimse bulunmasa; onu ifritlere, zebanîlere anlatmaya çalışacak ve vefa borcumuzu eda edeceğiz.

Evet, ancak bu şekilde mukabelede bulunulursa o lütfun şükrü eda edilmiş olur. Cenâb-ı Hak da o lütfunu burada ve öteki âlemde devam ettirir. Aksine, Allah'ın kendisine mal verdiği insan sadece o malın hakkını verse de, aklın, beyanın ve sıhhatinin hakkını vermediği takdirde, nankörlük yapmış olur. Eğer bir insan konuşamıyorsa, kalemi vardır. Böyle biri de kaleminin hakkını vermese; bir diğeri iyi düşünür ve fevkalâde fikrî kabiliyeti vardır, o da bunun hakkını vermezse, bu kimseler haksızlık yapmış ve Allah'a karşı nankörlük etmiş olurlar. Herkes, Cenâb-ı Hak, kendisine ne vermişse, o nispette bunlarla O'nun yolunda olmalı ve O'nu anlatmalıdır.

Sıfatlar çok mühimdir; insanlar Allah'ın kendilerine lütfettiği sıfatların hakkını mutlaka eda etmelidirler. Şöyle ki: İşler hep Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarına göre ayarlanmalı, dünya işleri de unutulup ihmale uğramamalı; mü'minler kendi memleketlerinde ticarî ve iktisadî hayatta kâfirlerin esiri ve zebunu olmamalıdırlar. Bu, İslâm'ın haysiyeti adına, önemli bir tavırdır. Kur'ân'dan anladığımıza göre Allah, kâfirlerin, mü'minler üzerinde sulta kurmasından hoşlanmaz.

Elhâsıl, mü'min, Allah'ın kendisine bahşettiği bütün kabiliyetleri O'nun yolunda kullanmalıdır; kullanmalıdır ki, bu kabiliyet ve nimetlerin hakkını eda etmiş olsun.

  • Mü'min, Allah'ın kendisine bahşettiği bütün kabiliyetleri O'nun yolunda kullanmalıdır; kullanmalıdır ki, bu kabiliyet ve nimetlerin hakkını eda etmiş olsun.
  • Konuşma kabiliyeti, Allah'ın insana çok büyük lütuflarındandır ve mutlaka hakkı eda edilmelidir. Bu hakkı eda edebilmek ise Cenab-ı Hakk'ı anlatmakla olur.
  • Herkesin kabiliyeti farklı farklıdır. Kiminin kalemi vardır, kimi iyi bir düşünürdür, kiminin maddi durumu iyidir. Herkes kabiliyetine göre nimetin hakkını eda etmelidir.

Bedeni dinlendirirken ruhu ihmal etmeyin

Hayır dairesi içinde bile olsa yapılan işlere bazen renklilik kazandırılmazsa monotonluktan ötürü bıkkınlık olabilir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), seâmet (bıkkınlık) hâsıl edecek şekilde kendilerini ibadete verenlere mâni olmuştur.

Zeynep binti Cahş Validemiz, ezvâc ı tâhirât içinde ibadet ü taate düşkünlüğü ve cömertliği ile meşhur bir kadındı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ne yaparsa o da onu yapardı. O, ibadet ü taate o kadar düşkün idi ki, yorulduğu zaman düşmemek için tutunmak maksadıyla mescitteki iki direk arasına bir ip germişti ve ona dayanıyordu. Bu ipi gören Allah Resûlü ikaz sadedinde şöyle buyurmuşlardı:

"Çözün o ipi, yorulunca istirahat etsin ve dinlendikten sonra ibadet yapsın. Siz bıkkınlık göstermedikten sonra -müteşabih bir ifade- Allah bıkkınlık göstermez ve istediğinizi verir." Başka bir defasında ise O, "Uyku ile kılacağınız namazda, lehinizde yapacağınız duayı aleyhinizde de yapma ihtimali var." buyurarak istirahat ettikten sonra ibadet etmeyi tavsiye buyurmuştu.

Evet, devamlı aynı çizgide yapılan işlerin zamanla bıkkınlık vereceği muhakkaktır. Buna meydan vermemek için imkânlar nispetinde başka bir mekâna gitmekte, başka işlerle meşguliyette fayda var. Bu arada, aşk ve şevkin kamçılanması, metafizik gerilimin artırılması niyetiyle aynı duygu ve düşüncenin paylaşıldığı kişilerle görüşülmede de yarar olabilir. Hatta böyle bir yerde misafir olarak da kalınabilir. Bu arada ecdat yadigârı tarihî eserler ve hizmet amacıyla kurulan müesseseler ziyaret edilebilir. Bu şekilde insan hem dinlenmiş, hem de canlılığını korumuş olabilir.

Bunun aksine gaflet ve hevesatı kalınlaştırıcı yerlerde dinlenmeyi düşünmek, ruhun değil, belki bedenin dinlenmesini sağlar. Aslında bedenin tam dinlenmesi de zinde bir ruha bağlıdır. Bedenle beraber ruh da dinlendirilmek isteniyorsa, ibadet ü taat, güzel ahlâk ve yaşayışlarıyla örnek olabilecek güzel insanlar ziyaret edilmelidir. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu uğurda kullanılan benzin ve diğer masraflar sadaka hükmüne geçer. Bu şekilde ailelerimize karşı da en güzel sadakayı vererek onları tenezzüh ettirmiş oluruz. Tabiî biz de meşru dairede dinlenir ve kendimizi buluruz. Bunun dışındaki bir maksatla yapılan tatiller, bedeni dinlendirse de gafletin temadisini sağlar ve belki de bir kısım letâif öldürülmüş olur.

Hâsılı, inanmış sinelerin, kendilerini ve ailelerini dinlendirmek maksadıyla tatile çıkmaları, imkânları nispetinde ayda veya senede bir belli günlerde bir yerlere gidip tenezzüh etmeyi ihmal etmemeleri, canlılıklarını devam ettirmeleri adına çok önemlidir.

Haftanın duası

Varlığını bize duyur ve marifet-i tâmme ile öyle bir doyur ki, Seni daha iyi tanımaya vesile olabilecek ne kadar malumat varsa hepsinin inceliklerine ve derinliklerine biz de muttali olabilelim. Ya Rab! Sen, cömertliğine hudut olmayan yegâne Cevâd-ı Kerîm ve rahmetinin sınırları hayal bile edilemeyen biricik Rabb-i Rahîmsin! Ne olur, ihsanlarından bu kapı kullarını da mahrum etme ve nimetlerinle bizi de şâd ve mesrur eyle! Amin.

Sözün özü

Kur'ân'ın her bir ayetine 'necm' denir. Yani her bir ayet, kendi başına bir yıldız gibidir. Ancak bu yıldızlar arasında öyle kopmaz bağlar vardır ki, Kur'ân, onlarla âdeta bölünmez bir bütün haline gelir. Onun bir cümlesini tam manasıyla anlamak için, Kur'ân bütünüyle zihinlerde hazır olmalıdır. Kur'ân'ı ve Sünnet-i Seniyye'yi bütünüyle bir arada düşünemediğiniz ve zihninizde tutamadığınız takdirde, hakkında hüküm vereceğiniz meselelerde çok defa yanılırsınız.