Yazdır

Manevî şirketler kurun

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2012 Kürsüleri

Oy:  / 6
En KötüEn İyi 

Evrâd ü ezkârla meşgul olma, insanın günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İnsan, kendisini zorlamalı ve gününün iki-üç saatini evrâd ü ezkârla donatmalı ve zenginleştirmelidir.

Bunu yaparken de "Allah'ım! Ben daha fazlasını yapardım ama yaptığım bunca iş arasında daha fazlasını da yapamıyorum. Beni mazur gör..." demelidir. Yani meselâ günde yüz "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh", yüz defa "Sübhânallâhi vebihamdihi sübhanallahilazîm", yüz defa "Estağfirullah" diyen bir insan şöyle düşünmelidir: "Rabb'im! Bunca nimetine mazhar olmuş bir insan için okuduğum bu evrâd çok azdır ama ben Senin engin inayetine sığınıyor ve "Mahlukatın sayısınca, Arş'ının ağırlığınca ve kelimâtının mürekkebi kadar..." sonsuzluk ifade eden rakamları zikrederek, o rakamlar sayısınca söylemiş kabul edilmemi bekliyorum. Sen benim bu az amelimi çok kabul eyle."

Evrâd ü ezkârın dağıtılarak okunması "iştirak-i a'mal-i uhreviye" açısından çok bereketli bir davranış olsa gerek. Esasen bu şekilde verilen bir evrâd ü ezkârı okumak, nezir ölçüsünde bir taahhüt olduğundan dolayı gereklidir de. Onu terk etmek uygun olmaz. Böyle bir organize içine dâhil olan herkes, bu umum yekûna hissedar olabilmek için iştirak-i a'mal-i uhreviye vadisinde nasiplerini tastamam alacaklardır.

Her bir mü'min, hayat-ı içtimaiyede konumu itibarıyla durumu neye tekabül ediyorsa, temsil seviyesine göre evrâd ü ezkâr okumalıdır. Meselâ hayatın herhangi bir basamağında sorumluluk yüklenen biri temsil ve idare alanının genişliğine göre Rabb'ine karşı şükür ve zikirde de daha hassas olmalı, en az beş-on insanın okuyabileceği kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.. evet bazılarımız, kaderin bir cilvesi olarak liyakati olmadığı hâlde böyle bir konuma getirilmiş ise, en az on insan kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.

Ayrıca din ve diyanet öyle hassasiyetle yaşanmalıdır ki, münafıkça düşünen ve fitne-fesat peşinde olanlar o ortamda yaşayamaz hâle gelmelidir. Hem evrâd okunmalı, hem temkinli namaz kılınmalı, hem de zikr ü fikr edilerek hiçbir boşluğa meydan verilmemelidir. Yani atmosfer sürekli meleklerin Sidretü'l-Müntehâ'ya evrâd ü ezkâr taşıdığı bir yer ve "O'na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i salih ulaştırır." (Fâtır, 35/10) hakikatinin helezonuyla semalara taşındığı bir nokta olmalıdır.

Bunun için zaman çok iyi değerlendirilmeli ve günlük evrâd gün içine yayılarak, her fırsatta mutlaka bir şeyler okunmalıdır. Meselâ, günlük işlerinin arasında kafası yorulan bir mü'min, fırsat bulduğu zaman odasının içinde dinlenmek için bir fasıl evrâdla meşgul olmalı veya iman ve düşünce ufkunu açacak şeyler okumalıdır. Böyle davranmak mü'min için bir sur, bir sera ve bir koruyucu sütre olarak Allah'a sığınmanın, emniyet içinde olmanın en isabetli ve garantili yollarından biridir.

Hayırda ısrar gerekir

Hayatı bu şekilde standardize etmek biraz ısrarcı olmaya ve biraz da egzersiz yapmaya bağlıdır. Meselâ Dua Mecmuası'ndan okunacak yerler, günde bir kez okunduğu takdirde bir senede ezberlenir, zevk verir ve kitap taşıma külfetinden de kurtulmuş olunur. Zamanla böyle birinin hayatında evrâd ü ezkâr okuma da, tıpkı yeme-içme gibi hayatın vazgeçilmezleri arasına girecektir. Ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın bize bağışlamış olduğu bunca lütufları karşısında Allah Resûlü'nün ifadeleriyle, devamlı şükreden bir kul olmak da, kulluk şuuru adına çok önemli bir husustur.

İnsan, tembelliğe karşı devamlı savaş hâlinde ve gerilim içinde olmalı, tembelliğin yol bulup onun ruhunu felç etmesine fırsat vermemeli ve bunun için devamlı arayış içinde olmalıdır. Meselâ ben bir dönemde her gece teheccüde kalkmanın yolunu şöyle buldum ve uyguladım: Yatsı namazından sonra vitr-i vacibi kılmadan yattım. Vitri kılmadığım için gece uyanmak benim için bir mecburiyet hâline geldi. Ben de mecburen gece kalktım ve bu arada teheccüt namazı da kıldım.

Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi temrinat yapa yapa diller ve gönüller mutlaka evrâd ü ezkâra, ibadet ü taate alıştırılmalıdır. Bununla alâkalı bir misal arz etmek istiyorum: Meselâ askere giden bir insan, rütbece kendinden yüksek olan insanlara "komutanım" diye diye dili ona alıştığı için sivil hayata döndüğünde de uzun süre önüne gelen herkese "komutanım" der durur. Evet, nasıl ki, insanın dili devamlı söyleye söyleye bazı şeylere alışıyor, öyle de kalbi ve letâifi de alışır ve egzersiz yapa yapa zorluk gibi engebeleri aşarak maksadına ulaşır.

Burada şunu ifade etmekte de fayda var: İstiğfar, sadece tevbe ve istiğfar kalıpları içindeki şekliyle değil, Rabb'e her türlü teveccüh şekliyle de olabilir. İnsan, günlük hayatta bazen bir sürü mâsiyet içinde bocalar durur. Bazen Hak yolunda tam olamayabilir, bazen de niyetinin hâlisliğini her zaman koruyamadığından keyif ve arzularına göre yaşayabilir. Dolayısıyla böyle birinin bu kirli atmosferde duyguları ve havası kirlenebilir. Şimdi bu şekilde kirlenen ve bu kirlerle sarsılan, çizgisini kaybeden bir insanın Cenâb-ı Hakk'a istiğfarla çok teveccüh etmesi lâzımdır ki, böyle bir kirlenme ile meyelan-ı şer gelişmesin. Çünkü Kader Risalesi'nde bu mesele anlatılırken Hz. Üstad, "Dua ve tevekkül meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar." demektedir. İnsanın hem hayra hem de şerre karşı bir yönüyle istidat ve temayülü vardır. İnsan, kalbinin sesini dinleyip hayra teveccüh etmeli ve evrâd ü ezkârla sürekli kalbinin derinliklerine doğru yelken açmalıdır.

  • Evrâd ü ezkârla meşgul olma, insanın günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İnsan, gününün en az iki-üç saatini evrâd ü ezkârla donatmalı ve zenginleştirmelidir.
  • Hayatın herhangi bir basamağında sorumluluk yüklenen biri, temsil ve idare alanının genişliğine göre, en az beş-on insanın okuyabileceği kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.
  • İnsanın dili nasıl ki devamlı söyleye söyleye bazı şeylere alışıyorsa, kalbi ve latifeleri de alışır ve egzersiz yapa yapa zor görünen engebeleri aşarak maksadına ulaşır.

Salavât en makbul duadır

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) pek çok hadislerinde, dua ederken kendilerine salavât getirilmesini istemiş ve bunu duanın kabulü için bir vesile olarak zikretmişlerdir. Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadiste de Peygamberimiz:

"Beni hayvanına binen yolcunun maşrapası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun." buyurmuşlardır. Bir başka defasında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), huzuruna gelen bir sahabi kendisine çok salavât getirdiğini söyleyince, o şahsa, güzel bir şey yaptığını ve bunu daha fazla yapmasını söyledi. O artırdıkça Resûlullah da onu daha fazla salavât getirmeye teşvik etti.

Bizler de bu emrin gereği olarak, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî yâd edilince salât ü selâmlardan birisiyle O'nu anmalı ve O'nu hep böyle bir tazimle yâd etmeliyiz. Eskiler, salât ü selâmı teşvik eden âyet ve hadislerden hareketle birbirinden güzel salavât örnekleri ortaya koymuşlardır. Ve pek çok insan da bugüne dek salât ü selâmlarla alâkalı hem salât ü selâm derlemiş hem de salât ü selâmın faziletlerine dair pek çok eser ortaya koymuştur.

Duanın başı ve sonu

Salât kelimesi dua manasına gelmektedir ve Allah Resûlü'ne getirilen salât aynı zamanda ona yapılmış bir duadır. Bir Arap şairinin ifade ettiği gibi "Her dua, kabulü için kanat nevinden salât ü selâma muhtaçtır. Sana salâta (duaya) gelince o, kanada ihtiyacı olmadan makbuldür." Bu mülâhazadan hareketle ulemâ: "Duanın başında ve sonunda getirilen salavât, iki makbul dua olması itibarıyla orada yapılacak duanın kabul olması için önemli bir sebeptir." demişlerdir.

Dua, bir sırr-ı ubûdiyettir. Esasen duada insan, aklını, gücünü ve iradesini aşan şeyleri Allah'tan ister. Yani biz çok defa dualarımızda Cennet'i, Cennet'te ebediyeti, cemalullahı müşâhedeyi, Rabb'in bize teveccühünü, maiyyetini, bizi yalnız bırakmamasını, bize küsmemesini yani sevdiği insanlara yaptığı muamele ile muamele etmesini isteriz ve bu istekleri de salât ü selâmla destekleriz.

Anlaşılan o ki, O'na getirilen salavât, biz onun gerçek sırrını tam bilemesek de çok önemli.. Her şeyden önce, şayet O'na getirilen salavât, Allah Resûlü'nün şefaat-ı uzmâsına insanı çekip götüren birer vesileyse, insan bu konuda ne kadar hassas olsa değer. Zira "Ona yaklaşmaya vesile arayın." (Mâide, 5/35) âyeti, Allah'a yaklaşmak için vesileleri kullanmamızı emretmektedir. Allah Resûlü'ne salât ü selâm bu mevzuda önemli bir vesile ise, insan onu hiç dilden düşürmemelidir. Allah Resûlü'yle münasebetin hemen her çeşidi Cenâb-ı Hakk'ın bize ayrı bir lütfudur. Bu da çok önemli bir husus olsa gerek.

Haftanın duası

Ey Rabbimiz ve ey yegâne İlahımız! Zihinlerin, idrakinden aciz olduğu yücelerden yüce Zâtın, ulvî sıfatların, birbirinden güzel isimlerin hakkı için ve Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem) hürmetine sinelerimizi tertemiz hale getirerek pürnur eyle.. her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağı olan muhabbetine mazhar kıl ve ‘mustafeyne'l-ahyar' diye tavsif buyurduğun seçkinlerden seçkin kullarının evsafıyla bizleri de donat..

Sözün özü

Rica ederim; eğer bizler, aynı topraklar üzerinde birlikte yaşadığımız ve sayıları binleri yüz binleri geçen, asgarî müştereklerde birleştiğimiz kardeşlerimizle geçinemezsek, ayrı dil, ayrı kültür, ayrı mizaç, ayrı anlayışa sahip başka milletlerle nasıl anlaşacak, nasıl geçineceğiz? Allah aşkına, aynı kaynaktan beslenen, aynı terbiyeden geçmiş insanlar eğer uzlaşamıyorsa, koskoca bir dünyaya İslâm'ın birlik mesajını sunan insanlar, bu mevzuda nasıl başarılı olacaklar ki!