Yazdır

Bayram düşünceleri

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori 2012 Kürsüleri

Oy:  / 9
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Kürsü: Bayram düşünceleri

Kurban Bayramı, Hazreti İbrahim ve İsmail’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedakârlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurban Bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir musiki ve şiir hem de muharebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri iç içedir.

Kurban Bayramı’nda evler, sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir inler. Minarelerden yükselen temcidler en bayıltıcı nağmelerle, dalga dalga ta evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, şehir-kasaba, ova-oba koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mîna yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Kâbe, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. Ve bütün bu sesler, soluklar Hakk karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu eda ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. Ve bütün mahrem hislerimiz bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hak katına yükselen bu sihirli sesleri duyup gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.

Özetle
  • Kurban Bayramı, Hazreti İbrahim ve İsmail’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedakârlık, bir hasbîlik ve teslimiyet sembolü olagelmiştir.
  • Hac esnasında, hemen her yerin umumi lisanı olan “tekbir”ler ve “telbiye”lerle en gizli düşüncelerimizi ilân ederek âdeta bir mahşer provası yaparız.
  • Bayramlar, semavî ihsanların kullar üzerine sağanak halinde boşaldığı, Allah’ın, insanları affetme adına onlara lütfettiği kıymetli zaman dilimleridir..

İmana mazhariyetin, Hakk’a kulluğun, kullukta şuurun gönüllerimizi yükseltmiş bulunduğu zirvelerden yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur “İşte kitap bu!” der ve talihimize tebessümler yağdırırız. Bu mazhariyet ve mevhibelerin tadı, lezzeti ruhlarımızı o kadar yumuşakça sarar ki, gözlerimiz şükranla açılır-kapanır, duygularımız baharlar gibi yeşerir.. Derken ruhlarımıza gelip vasıl olan ilham ve ruhlarımızdan ötelere yükselen inayet kanatlı dualar, münacatlar, sızlanışlar, adeta tabiatlarımızı aşan semavi bir mana, bir hâl ve bir te’sire ulaşır. Öyle ki, her yeni saat, her yeni dakika, her yeni iş, her yeni imkân daha derince yaşanmaya, daha şuurluca değerlendirilmeye layık birer kıymet alır; alır da, rûhânî zevklerle coşmuş vicdanlar “lütfunu artır Allah’ım!” der, daha da mest olmak isterler.

Bayram günleri, din ve meşru âdetlerin ferah-fezâ ikliminde ibadetlerle hazza ve ruhani hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi, ebedîleştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekanlar kadar genişlediğini ve şuurlarımızın ilâhî varidatla aydınlandığını daha açık-seçik duyar.. ve maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen manevîleştiğimizi sanırız.. Sanırız da, hep imanın gönüllerimize saldığı ezelî vaadlere doğru akarız.

Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa havada uçuyor veya neşeli, ahenkli ve pürüzsüz bir yolla ruh iklimine doğru kayıyor gibi oluruz. Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa-sola süzülen kuşlar gibi, bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dallar gibi, bazen de rüzgârların dokunmasıyla yatıp kalkan, yatıp kalktıkça da, çevreye kokular salan çiçekler gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz.

Bazen bütün bütün rikkate gömülür ve duyduğumuz her tekbir, her tehlil, her uhrevî ses ve sözle kendimizi öyle bir ağlamaya salarız ki, tepeden tırnağa sırılsıklam oluruz. Bazen pür-neşe kesilir ve kendimizi havâî fişeklere binmiş ışık ışık gökyüzünde dolaşıyor sanırız.. Bazen de sihirli bir seccade üzerinde yıldızlar arası seyahat ediyor gibi oluruz. Bazen koyun-kuzu meleyişiyle rikkate gelir, duygulanır ve bir kısım tuhaf hislerin te’siriyle içten içe mumlar gibi eririz.. Bazen de bunları o kadar tabiî, yerli yerinde ve baş döndürücü bir ahenk içinde görürüz ki, “böylesinden daha mükemmeli olamaz” der kaderin sırlı nakışları karşısında büyüleniriz.

Bazen minarelerden yükselen temcidler, ezanlar, camilerden taşıp dört bir yanda yankılanan tekbirler, Kur’an’lar ve bunların vicdanlarda meydana getirdiği aks-i sadâlar öyle şiirleşir, öyle insanların içine akar ve onları büyüler ki; zannediyorum gönül dünyamızda hiçbir zevk ne bu derinliğe ulaşabilir ne de bu müessiriyete. Hele bu ses ve bu sözlere bir fon müziği gibi seher yeli de karışıp esince heyecanlarımız tarif edilmez bir noktaya ulaşır, hislerimiz de bir tufan halini alır.

Hususiyle hac esnasında hemen her yerin umumi lisanı ve umumi şîvesi olan “tekbir”ler ve “telbiye”lerle en gizli düşüncelerimizi, en muhterem kanaatlerimizi en yüksek bir âvâz ile ilân ederek ve en mahrem hislerimizi en yakıcı nağmelerle dile getirerek âdeta bir mahşer provası yaparız. Bu çok mûnis ve o kadar da ürperten tablolar karşısında, bu alabildiğine derin ve o kadar da fıtrî sözlerle hep ayrı ayrı yerlerde dolaşır, ayrı ayrı vazifeler yaparız ama her zaman arkamız cehennemlere dönük, gözlerimiz cennetlerin tüllenen şafaklarıyla mest, kalplerimiz de ilâhî rıdvân avında olarak...

İşte bu duygularla bütün bütün hudutlarımızı aşarak, bitevî hodgâmlıklarımızdan sıyrılarak, tahtlarımızı kalb ve ruhun ufkuna kurar; dünyaya bakan yönleriyle beden ve cismâniyetin küllerini sağa-sola savurur; vicdanın bir köşesinde muhafaza ettiğimiz cennetten getirilmiş kıvılcımları bir kere daha tutuşturur.. Ve o alev, o hararet, o ışık altında bu yeni varlığımızı yürekten selamlar, bahtımıza tebessümler yağdırırız.

Zikir ve şükür zemini bayramlar

Bayramlar, semavî lütuf ve ihsanların kullar üzerine sağanak sağanak boşaldığı büyülü bir zaman dilimidir. Bu ilahî lütuf ve hediyeler karşısında yapılması gereken ise hamd ü sena ve şevk ü şükür duygularıyla dolup dolup boşalmaktır. Yoksa bayram günlerini, sadece eğlenilen, hoplanıp zıplanılan günler olarak telakki etmek doğru değildir. Evet, bayram günleri, Cenâb-ı Hakk’ın insanları affetme adına onlara lütfettiği birer mağfiret referansıdır. O halde insanın, elden geldiğince bu kutlu zaman dilimlerini kalb ve his uyanıklığı içinde, uhrevî derinlik ve metafizik enginliğiyle yaşayarak geçirmesi gerekir. Hz. Pîr-i Mugan da bir yerde bu hususa şu ifadeleriyle dikkat çekmiştir: “Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip gayr-i meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde, zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki, bayramlarda o sevinç ve sürûr nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır.”

Elekten Geçmiş Gelenekler

Aslında ne devr-i risalet-penahide ne de ondan sonraki nur asırlarında bu mübarek bayram günleriyle alakalı kütüb-i fıkhiyede ifade edilen hususların dışında günümüzdekine benzer faaliyet ve aktivitelerde bulunulmamıştır. Yani İslam’ın ilk asırlarında bayram günlerinde seyahatler tertip etme, şölenler yapma, maytaplar altında günü geçirme, ev ev dolaşıp el öpme, çocuklar için arafalık toplama gibi bir kısım uygulamalara rastlamıyoruz. Fakat Türkler İslam’a girerken kendilerine ait âdetlerini dinin muhkemâtıyla test etmiş ve sonra şer’î delillerin filtresinden geçen bazı âdetleriyle beraber Müslüman olmuşlardır. İşte milletimiz, bayramlarda el öpme, akrabaları ziyaret etme, insanları neşe ve tebessümle karşılama gibi bir kısım âdetlerin devam etmesinde dinin temel disiplinleri açısından bir mahzur görmemiş ve böylece bunlar, gelenek ve âdet şeklinde dünden bugüne devam edegelmiştir.

Bayram günleri, yapılan amellerin katbekat karşılığının verildiği mübarek ve feyizli bir zaman dilimi olduğundan, onun bu fevkalade bereketinden istifade için her anının sevgi, dostluk, kardeşlik ve hayr u hasenat adına dolu dolu geçirilmesi gerekir. Mesela bayramların herkesi kucaklayan, herkese açık o yumuşak ve müsamahalı atmosferi içinde küskünlükler giderilebilir, insanlar arasında kaynaşma sağlayacak faaliyetlerde bulunulabilir, gerçekleştirilen ziyaretlerle büyüklerin gönülleri alınabilir, iltifat ve hediyelerle küçüklerin gönülleri sevinçlere gark edilebilir.

Haftanın duası

Ey merhameti sonsuz Yüce Allah’ımız! Biz âciz ve pürkusur kullarını Senin sevmediğin ve hoşnut olmadığın vadilerde dolaşmaktan muhafaza buyur.. Senin yüce nezdinde mâlâyaniyat sayılan ne kadar meşguliyet varsa bizi onlardan uzak tut.. ne şekilde ârız olursa olsun, bütün bulanık düşüncelerden ve kirli hayallerden de zihnimizi ve kalbimizi koru.. enbiyâ ve mürselîn efendilerimizi donattığın gibi, bu muhtaç bendelerini de sürpriz mevhibelerinle donat!..

Sözün özü

“O dilerse sizi alır götürür ve yerinize cedit bir halk getirir.” (İbrâhim, 14/19) ayetiyle, dini her zaman terütaze ruhunda duyabilecek insanlara dikkat çekilmiştir. Bu sebepledir ki bayramın değerini kavrama ve onu hakkıyla değerlendirebilme öncelikle güçlü bir imana ve inancında sürekli kendini yenilemeye bağlıdır. Ülfete yenilmiş insanların, sadece atalarından gördüğü şekliyle dinini yaşayan kültür Müslümanlarının, bayramları terütaze duymaları oldukça zordur.